İmam-ı Rabbani Hazretleri, 33. Mektup: Alimlerin Dünya’ya Olan Düşkünlükleri.. Sesli Okuma

Reklamlar

Kundaktan Bugüne Efendi Hazretleriyle Birlikte Olan Ahmet Ustaosmanoğlu Hoca


 
“EFENDİ HAZRETLERİ 10 YAŞINDAYKEN MÜRŞİD ARIYORDU!”
– Hocam, dilerseniz sohbetimize Efendi Hazretleriyle olan yakınlığınızı anlatarak başlayalım. 
– Efendi ile yakınlığım, annelerimiz de kardeş babalarımız da. Bir evde doğduk, bir evde büyüdük. 
Babam askerdeydi. 
Asker dönüşü köyde 3 tane erkek evlat doğdu. Birisi Mahmud Efendi, benden 40 gün büyük. İkincisi Mustafa hoca, 
üçüncüsü de ben… 1930 doğumluyuz. Ama Efendi’nin annesi O’nu 1931 doğumlu yazdırdı; asker geç gitsin, okusun diye.
– Babanızın ismi?
– Babamın ismi Osman Ustaosmanoğlu.
– Efendi’nin babasının ismi?
– Efendi’nin babasının ismi Ali Ustaosmanoğlu. Babalarımız kardeş. Ufak kardeşlerinin ismi de Hüseyin Ustaosmanoğlu. 4 kardeştiler, biri askerde kaybolmuş.


İlk Tahsil

– İlk ilim tahsiline nasıl başladınız?
– Babam bizleri okutmaya karar vermiş. O zaman okutma diye ortada hiçbir şey yok. O günün şartlarına göre ilim okuma ve okutmak yasak idi, çok baskı vardı. Kâğıtlara Elifba’ları yazmak gibi İslâm’ı hatırlatan şeylerin ortada görünmemesi gerekiyordu. Hatta köyde çocuklara kulübelerde Kur’ân öğretilirken köyün giriş taraflarına nöbetçiler konulurdu; 
jandarmaya karşı… 
O günleri hatırladıkça insanın ağlayası geliyor…
– Allah demenin yasak olduğu bir dönemde babanız size İslâm’ı nasıl öğretti?
– Babam çok zeki adamdı, tahtadan üç tane kürek yaptı. Elifba’yı o küreklere yazdı. Derse giderken o kürekleri ters çevirip omzumuza alırdık, böylece Elifba gözükmez idi. Uzaktan gelen arkadaşlara da 50 cm. uzunluğunda 10 cm. genişliğinde tahtalar hazırladı. Bu tahtalara da Elifba’yı yazdı. Gelip giderlerken tahtayı sırtlarına koyarlardı. İş bu kadar feciydi!
– Hep babanız mı okuttu?
– Babamda hafızlığı yaptık. Hafızlık bittikten sonra köyümüzün dışında bulunan Mehmet Aşık Kutlu’ya tâlime gittik. 1,5 saatlik yolu, bir müddet yürüyerek gittik geldik. 1 ayda bir Sübhâneke’yi geçemedik, o kadar sıkıydı. Orada tâlimi bitirdik, tabiî çeşitli zorluklar altında. Yemek yok, sırtımızda peynir getirirdik. Gidip gelmek zor olunca orada kalmaya başladık. Annelerimiz çok gayretliydi, her gün yemekleri oraya getirirlerdi.

Hacı Dursun Efendiyle Tanışma
– Hacı Dursun Efendiyle tanışmanız nasıl oldu? 
– Mehmet Aşık Kutlu’da tâlimi bitirdikten sonra köye geldik. Arapça okutacak kimse yok. Az da olsa Arapça bilenler var ama okutamıyorlar. Bu esnada Hacı Dursun Efendi diye bir isim duyuyorduk; büyük âlim, Fatih medreselerinde okudu, dersiâm. Kültürlü bir âlim. Ulûm-ı akliye ve ulûm- nakliyeye vakıf birisi. Ama ismi var kendi yok.
Tanışmamışız… 
– Efsane gibi…
– Efsane gibi! Hanımı vefat etmiş. Hanımı vefat edince Of’un köylerinden asil bir sülale arıyor. O sülaleden bir kızla evleneyim diye. Bizim sülaleyi tavsiye ediyorlar. Hacı Dursun Efendi evlilik için talip olunca, babamın kayınvalidesi takvalı bir insandı, o bu evlilikle ilgili bir istihare yaptı. İstiharede, hocamız Hacı Dursun Efendi’nin köyü olan Çalek’de bir elektrik santrali kurulmuş, o santral orada çalışıyor lambaları bizim köyde yanıyor! O güne kadar da köyümüzde o kadar hafız yetişti ki, her evde hafız… İş o hale geldi ki, hafız olmayana kız verilmiyordu. Köyü dolaştığın zaman, sanki arı kovanı gibi her evden Kur’ân okuyanların sesleri gelirdi. Hep Arapça okumayı bekliyoruz… Babam kızı Dursun Efendi’ye verdi…
– Hacı Dursun Efendi ders veriyor muydu?
– Dursun Efendi’nin tek bir talebesi vardı; Vardalı Osman isminde. Başka bir talebesi yok. Kalabalık bir talebe grubuyla Çalek’e gittik; Dursun Efendi’nin köyüne. Bizleri görünce O’na da okutmak gayreti geldi. Okutmaya başlayınca herkes oraya hücum etti. Rize, Erzurum, Gümüşhane, Samsun, Bayburt… Yavaş yavaş tüm Türkiye’den ilim okumak isteyenler Çalek’e geldi. Çünkü başka ilim okutan yok!
– Hacı Dursun Efendi, İslâm’ın öğretilmesinin yasak olmasına rağmen nasıl eğitim verebiliyordu? 
– Dursun Efendi bütün ağaları elinde tutardı. Bütün ağalar ona yardımcı olurdu. Tellioğlu, Çakıroğlu, Nuhoğlu gibi ne kadar ağalar varsa ona bağlıdılar. Ağalar kursun güvenliği ve ihtiyaçlarını sağlarlardı. Ağaların bu işte büyük emekleri oldu.
Ve Dursun Efendi, ağaların bu gayretine karşılık onlara minnet duymaz, o ağalara en ağır lafları da söylerdi…


Efendi Hazretleri Vuruldu!

– Hacı Dursun Efendi’nin yanında eğitimi tamamladıktan sonra ne yaptınız?
– Çalek’te okumayı bitirip icazet aldıktan sonra memleketten ayrıldık. 
İlk evvel Efendi ayrıldı. Of’un Yaranöz köyünde imamlık yaptı ve icazet verdi. 
Bazı yerlerde imamlık yaptı ve gittiği yerlerde halk tarafından tutuldu. O zaman da sofiydi.
Bir gün Efendi Hazretleriyle birlikte düğüne gittik. Düğünde çıkan bir tartışma sırasında yere düşen silahtan çıkan kurşunla Efendi Hazretleri vuruldu. Ayağından… 
Babam, çarşıda doktor olmadığı için O’nu Sürmene’ye götürdü. Sürmene’de O’nu tedavi eden doktor, bunu babamdan dinledim, dedi ki, “Bu çocuğu altınla satsalar onu alırım”. Sebeb neydi? Hani kurşun baldıra girdi çıktı ya, o zaman uyuşturucu-narkoz yok, çocuk hiç ağlamıyor. 
Ortalığı velveleye vermiyor. Doktor, “Bu çocukta bir hikmet var.” demiş. Babam, “Nerden anladın” diye sorunca, “Baksana demiri kurşunun girdiği yere sokup çıkarıyorum ama hiç ses yok” demiş.

Küçük Yaşta Mürşid Arayışı

– Çocukluğunuz nasıl geçti.
– 7-8 yaşlarında meraya inekleri yayardık. Akşam eve gelirdik, yarın daha isteki olalım diye annelerimiz bize süt verirdi, O sütten içmezdi. Annesi, “Oğlum niye içmiyorsun” diye sorduğu zaman “Köyün ortak malından otlanmıştır, içilmez; belki başkaların hakkı vardır.” derdi. Namahremden oldukça kaçardı. 
Daha sabî… Namahrem gördüğü zaman yüzünü kapatırdı. Kadınlar, “Oğlum daha akil baliğ olmadın” dediklerinde “Sen oldun ya” derdi. 
10-12 yaşlarındayken bana “Şeyh arayalım” dedi. Şeyh aramaya gittik. 
Rize’dekileri beğenmedi. Of’takileri beğenmedi. Çaykara’ya gittik beğenmedi… “Beğenmedim” demiyor ama talip de olmadı… Daha çocuğuz…

Sonra asker oldu. Askere giderken, bunu da annesinden duydum, “Ya Rabbi! Bana bir mürşid nasib et!” diye dua etmiş.
– Efendi Hazretleri’nin ailesini anlatır mısınız?
– Babası da sofiyindendi. Üzerinden kaza namazı geçmemiştir. Büyük bir tarlası vardı. Tarlanın bir ucundan diğer ucuna, bayır tarafa toprak taşırdı. Bir gün “Amca, bu senin toprak taşımanla burası dolmaz” dediğimde, “Ben de biliyorum ama burada yapacağım iki iş var. Ya tarlada çalışacağım ya da kahveye gidip dedikodu yapacağım. Hem toprak taşırken bir seferde 3 bin La ilahe illallah çekiyorum. Kahvede oturmak mı kârlı, yoksa bu mu” deyince “Bu daha kârlı” dedim.
Efendinin annesi “köyün babası” sayılırdı. Kırıkları tedavi eder, nerde bir icazet veya topluluk olursa “Oğlum hayırlı olsun” diye dua ettirirdi. Biri hacca gitse ona kağıt verir ve hacda “oğlu hayırlı olması için dua ettirirdi. Bu işe çok ehemmiyet verirdi. O zamanlar açlık zamanları. Annesi, 60 kg. kirazı sepete doldurup, sırtında Çaykaraya götürürdü. Evde gaz yok, tuz yok… o günlerde durum buydu.
Efendi’nin babasının Hac’da şu duayı yaptığını duydum: “Ya Rabbel âlemin. Benim oğlumu Hazreti Resûllah’ın sünnetine bağlı ve onu yayan insanlardan yap!”

Aranan Bulundu!

– Efendi Baba Ali Haydar Efendi ile tanışmayı anlatır mısınız?
– Askere Bandırma’ya gitti. Bandırma’da Cuma günleri, birlikten izin almak suretiyle cumaya gidiyorlar. Kıldıkları camide de, Ali Haydar Efendi’nin şeyhi Ali Rıza Efendi yatar. Ali Haydar Efendi imamın arkasında. Efendi de gerilerde. İçinden “Şu Hocaefendiyle bir tanışsam” diye geçiriyor. Ali Haydar Efendi yanındaki arkadaşına, bunu kendisi söylerdi, “Şu arkada direkten bu yana 3. askeri al getir bana…” der!

(Devam Edecek)  Furkan Dergisi, s. 5, Temmuz 2006



İslam Mütefekkiri Mirzabeyoğlu’nun Muhterem Vâlidesi Vefat Etti!

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi Raciûn

İslam Davasının Savunucusu Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun muhterem vâlideleri Sabriye Erdiş Hanımefendi (22.01.2012) vefat etmiştir. Cenâb-ı Hak’tan merhumeye rahmet, başta İslam Mütefekkiri Mirzabeyoğlu olmak üzere sevenlerine sabr-ı cemil niyaz ederiz!

Mirzabeyoğlu’nun kendi kaleminden;

Baba evinde her zaman, kitab mühim bir unsur olmuş ve Şerif Muammer (Muhammed), şahsiyet sahibi olma, kafa yapısı ve fikir meselesini her zaman maddi üstünlük ve ehemmiyetlerin önünde görmüştür… Anneciğim, 1964’de doğum günümde, babamın hediye ettiği kitaptan ayrı olarak bana, Eflâtun’un «Devlet» isimli eserini hediye etmiş ve şöyle yazmıştı:

– «Oğlum!.. Doğru ve akıllı adam, muvaffak olacak adamdır. İyi seneler.»

Benim not alarak okuduğum ilk eser de, 1967’de bu eserdir!.. Şiddetli toplayıcı karakterimin ve koku alma melekemin bariz olarak görülmesine vesile eser!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c. 1, s.375)


AYDINLAR OCAĞI BAŞKANI DİYOR Kİ

AYDINLAR OCAĞI BAŞKANI DİYOR Kİ

Daha doğrusu bir şey diyemiyor. Demek istiyor, ama bu toprakları ve bu topraklar üzerinde yaşamış olan insanların derinlemesine ne tarihini ne kültürünü ne de dilini biliyor. Bu zafiyetin kendisini savurduğu vadilerde boş sözler ederek zevahiri kurtarıyor… Bize öyle geldi.

Baran Dergisi’nin 262. sayısına konuşmuş Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Mustafa Erkal. Okuduklarımızdan anladığımızı anlatmaya  çalışarak tahlil edelim meseleyi.

Söyleşiyi yapan Kazım Albayrak. Suriye meselesiyle başlamış sorulara. Uzatmadan; tek cümle  ile ifade edilecek şekilde cevab şu: “Suriye’ye ikinci İsrail Devleti’ni kurmak için saldırıyorlar!” Eh, herkesin bir fikri olacak haliyle. Fikir özgürlüğü(!) de olduğuna göre, isteyen istediğini söyler.

Biz asıl, hazırlanmakta olan yeni anayasa ile ilgili bölüme dikkat çekmek istiyoruz. Dış politika da zemin biraz daha geniş olduğu için ve de zemin çok kaypak olduğundan yanlışların kısmen izalesi mümkün ve söyleyenin fikir kimliğini her zaman ortaya koyucu değil. Ama iç politikaya sıra gelince herkesin eteklerindeki taşların dökülüşü ayan beyan görülüyor.

Bir zamanların kudretli teşkilatı  Aydınlar Ocağı. Rahmetli Üstad Necib Fazıl’ında hatırası olduğu bir ocak. Belki de  bu niyetle gitti Albayrak söyleşiye, bilemiyoruz.

Neyse.

Gelelim mevzuya. Aydınlar Ocağı Başkanı hangi vadilerin derinliğinde yaşadığını ifade eden şeyler söylemiş. Albayrak soruyor:

 “-Biraz da Anayasa çalışmalarından bahseder misiniz?              

-Türkiye’de yeni bir Anayasa ihtiyac bence yok.”

Haydaa…

Aydınlar Ocağı muhafazakâr bir ocak. Bu ülkede muhafazakâr bilinenlerin neler çektiği de ortada. Neden böyle diyor acaba? Belki de onların muhafaza ettikleriyle bizimkiler farklı da bizler sadece kelime benzerliğine aldanarak onları kendimiz gibi görüyoruz; olabilir mi? Mümkün.

 “-Niye yasa değişikliğine ihtiyaç yok’ diyorsunuz” diye soruyor Albayrak. Cevab şöyle:

 “Mutlaka Anayasada değişiklik yapmaya gerek yok, bütün yasalarda değişiklikler yapabilirsiniz. Anayasa da yapılmak istenen değişiklik Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğan değişiklik değil.”

Enteresan… Yani bu millet 12 Eylül ihtilalcilerinin yaptığı Anayasadan memnun, değiştirilmesine gerek yok, demek istiyor ki, nev-i şahsına münhasır bir düşünce. Yoksa, toplumun sağı, solu, altı, üstü, ortası vs. herkes yeni anayasadan yana. Erkal, niye böyle diyor olabilir ki?

Devam edelim:

“Anayasa değişikliği Türkiye’ye verilmek istenen biçim dolayısıyla yapılmak istenen değişikliktir.” diyor Erkal ve niçin’ini şöyle izah ediyor:

“Tamamen Amerika’nın Ortadoğu planlamasına uygun bir devlet yapısına Türkiye’yi götürebilmek için anayasa merdiven olarak kullanılmaktadır.”

Anlaşıldı… ‘Antiemperyalist’ refleks, yani Ulusalcı tavır!

“Bu açıdan mı karşısınız” sorusuna verdiği cevab:

“Evet, bazı değişiklikler yapılabilir bu ayrı konu. 18 kere değişiklik yapılmış, yine de yapılabilir, ama konu başka. 12 Eylül anayasa halk oylamasında, çok yanlış bilmeden, anlamadan, anayasa değişikliğinin ne anlama geldiğini fark etmeden, vatandaş ezbere rey kullandı. % 60’la geçti. Hukuk devleti parti devletine dönüşüyor.”

Tuhaf… Muhafazakâr bir Ocak, muhafazakârlığı dolayısıyla, laiklerin, ulusalcıların, Kemalistlerin hışmına uğrayan bir partiyi devletleşmekle suçluyor… Şunu anlıyoruz; son zamanlarda liberal solun da katılımıyla bu düşünceyi dillendirenlerin etkisi olmuş demek. Erkal’ın ölçüsü de enteresan; “Hukuk devleti parti devletine dönüşüyor”… Böyle bir şey yok ama (doğrusu, olsun isteriz) katı Kemalist kaidelerin halkı cendereye aldığı böyle bir devleti, böyle bir bürokrasiyi hangi akılla parti devletine tercih ediyor. Anlayamadık.

İleride mevzu biraz daha açılıyor. Geleceğiz.

Albayrak diyor ki:

“Biz de referandum da ‘AKP ye hayır, referanduma evet” dedik.

Cevab:

 “Orada AKP’ye ve yanlışlarına evet anlamı da çıktı.”

Yani, AKP’ya çalıştın diyor… İslâmî ölçülerde pragmatizmin nasılına dair bir şeyler söyleyebilirdi Albayrak ama gerek duymamış. Fakat şöyle güzel bir soru sormuş:

 “CHP ve diğer statükocular bunun karşısında durdu. Burada bizim ‘hayır’ diyeceğimiz ne vardı?”

Cevab:

 “Hayır diyeceğimiz Amerika’nın Ortadoğu planlamasına yönelik yapılacak değişikliktir. O bir basamaktı.”

Evet, Albayrak da böylece ABD saflarına dahil edilmiş oluyor. “Şuurlu veya şuursuz ahmaklık ettin” demek istiyor herhal.

Albayrak esas meseleye gelebilmek için fırsat kolluyor anlaşılan ve bir yerden sahaya iniyor:

“Dışarıdan güdümlü anayasa değişikliğine, sosyal, hukukî değişikliğe bizde karşıyız. Kendi millî ve mânevî değerlerimizle anayasa yapmalıyız. Bu toprak Necib Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu gibi mütefekkirler de yetiştirmiştir, fikriyat örgülemiştir, dışarıdan alacağımız bir şey yoktur. Türk hükümetleri de Büyük Ortadoğu Projesine de Amerika’nın istediği şekilde yer almamıştır veya alamamıştır. BOP tutmamıştır.”

Cevab:

“Ama süreç devam ediyor. Tutmadı demek zordur.”

İnsanın aklı hakikaten almıyor bu tür şeyleri. ABD’nin, AB’nin, İsrail’in hâl-i pür melâli ortada. Bunlar her geçen gün kan mı kazanıyorlar, kan mı kaybediyorlar. Hâlâ kan döküyor olduklarına bakıp kan kazanıyorlar demenin tutarlı bir tarafı olabilir mi?..

Adamlar nerelerden nerelere düştüler. Ortak menfaatler ayağına her zaman emreden ABD ve AB şimdi senin de hakkını vermek zorunda kalıyor. Yani çatır çatır alıyorsun. Bütün bunlar olmuyormuş gibi yaparak, efendim BOP, HOP, KOP deyip zıplamanın bir âlemi var mı? Şu veya bu arazlarla da olsa TREN KALKTI. Bundan sonrasını doğru hesablayarak enerji kaybını önlemeye çalışmalıyız. Ama, sanki hiç böyle bir durum yokmuş gibi eski teraneler… Hakikaten tuhaf. Aydınların başkanı!

Albayrak asıl meselenin özünü gösterebilmek için sondaja devam ediyor:

 “Evet başka bir şekilde devam ediyor. Burada BOP tutmadı, egemen güç tabiî Ortadoğu’yu bırakmak istemeyecektir, sömürmek isteyecektir. Biz buna karşı neler getiriyoruz, ne gibi bir örgütlenme getiriyoruz, ne gibi bir fikriyat getiriyoruz, ne gibi bir duruşumuz olacak.? Yetmiş yıllık rejimin gidişatıyla bunun olmayacağı belli. Bunun olmayacağını Amerika da gördü, bugün Ergenekoncular, Ulusalcılar da gördü. Burada yeni bir dizayn çabası var. Biz bu yeni dizayn etme çabasına karşı yeni fikirler ve ulus kavramını aşıcı ve yeni bir idealle; ‘Necib Fazıl’ın Büyük Doğu ideolojisiyle ortaya çıkalım’ diyoruz. Bu söylediklerim hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Yani, bu rejim yıkılıyor, bunu görmeyen de yok. Biz Başyücelik Devleti İdealiyle geliyoruz, senin bu konudaki dünya görüşün ne, demek istiyor Albayrak. Ama aldığı cevab bize şunu hatırlattı. Hani doktor hastasının akıllanıp akıllanmadığı sınamak için soruyor; bir gemi kalkıyor limandan, gemidekiler ve limandakiler mendil sallıyor falan… Bu sana neyi hatırlatıyor?

Hasret, ayrılık, özlem gibi şeyleri söylemesini bekliyor hâliyle. Fakat adamımız başka âlemde; doktor, bugün sana anlattıklarımı iyi kavrayabildin değil mi, deyiveriyor.

İşte Erkal’ın cevabı:

 “O ideallerle ortaya çıkabilmemiz için bizim biz olarak kalmamız lazım. Türkiye yeni anayasayla bizim biz olmaktan uzaklaştırıldığımız bir sürece sokulmak isteniyor. Anayasanın ik üç maddesi, beş ve altıncı maddesi, onuncu maddesi, 66. Maddesi değiştirilmek isteniyor.

– Maddelere takılıp kalmayalım isterseniz…

– Maddelerin içeriği bizim için önemli.”

Anayasanın ilk üç maddesi malum. Herkesin fikri, bu maddeler değişmeli ki, anayasanın bütünü bir mânâ kazansın şeklinde. Ulusalcılar, laikler, Kemalistler değişmesin diye direniyor. Görüyoruz ki aydınlarımız(!) da direniyor… Geçelim.

Son soru ve son cevabın kısa bir tahlilini yaparak nakledelim.

Sondaj devam ediyor. Aydınımız ıslık çalarak gökyüzünü temaşada. Anlaşılır gibi değil.

Soru:

 “Mevcut statükoyla da Türkiye bunu yerine getiremez. Yapılan Kemalist devrimler de batıcı devrimlerdir ve bunlarla biz milli kimliğimizden zaten uzaklaştık. Bunlarla dar bir kalıptayız, aşamayız. Böyle giderse yine emperyalizmin dayattıklarına uyacağız. Bizim milli kültürümüz, ideolojimiz nerede? Bunlar üzerinde durmamız lazım. Yani batı perspektifinden kurtulmamız lazım; Ama nasıl?”

Hani bir “özlem” desin “hasret” desin “mendil sallamak”tan bahsetsin istiyor Albayrak çırpınırcasına… Cevab çok hoş(!) ve de gökyüzünü seyretme rahatlığı içinde şöyle:

“Anayasa konusunda da Aydınlar Ocağı on sayfalık bir ilkeler bütünü hazırladı. Özet olarak ne yapılması lazım, ne gibi bir değişiklikler yapılması lazım, hangi ilkelerin konulması lazım… Mesela anayasanın 6. Maddesiyle 90. Maddesi birbiriyle çelişkili, bunlar düzeltilebilir, ülke ihtiyaçlarına göre; ama niyet farklı. Türkiye’de Anayasa değişikliğinin gündeme getirilmesi Türkiye’nin ihtiyaçlarından değil, bunu yakalamak lazım. İşin özü bu. Amerikalılar nasıl bir anayasa hazırlansın diye bizimkilere rapor üzerine rapor veriyor.”

Söyleyecek bir şey yok; Benim oğlum binâ okur, döner döner yine okur.

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/1417-basindan-notlar-v

Basından Notlar XXIV

          

ERGENEKON TUTUKLUSU ÖZDEN ÖRNEK’TEN ATATÜRK DERSİ 

Özden Örnek, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı… Bizdeki hatırası şöyle; Kuzey Saha Deniz Komutanlığı döneminde yüz’e yakın subayı yedeğine alarak Furkan Dergisi’ne milyarlık tazminat davası açmıştı. Meğerse o dönemde “Balyoz” hadisesinin alt yapısını hazırlayanlar arasındaymış. Hatta uzun süre şu soru kafamızı kurcalamıştı; mevzu (Ergenekon) Örnek’in Günlükleri vesilesiyle patlamış olmasına rağmen herkes içeri alınırken Örnek neden dışarıda?.. Sırası geç gelmiş demek ki; şimdi içerde.

 

Tabiî meselemiz bu değil. Yani onun içerde olmasına seviniyor değiliz; bu mevzuya temas niyetiyle yazmadık bu satırları…

 

Hatta, tam tersi olarak Örnek’in örnek düşüncelerine temas etmek istiyoruz. Söylediklerinden anlaşılıyor ki, bütün hatalarına rağmen sağlam bir mantalitesi sözkonusu. Çocukça merasimlerin maskaralaştırdığı koca adamlara tahammül edemediği anlaşılıyor yazdıklarından. Şöyle diyor Taraf Gazetesi yazarı Alper Görmüş 17 Ocak 2012 tarihli yazısında:

“KUZEY KORE İLE PİŞTİ OLMAKTAN BİLE RAHATSIZLIK DUYMUYORLAR           

 Bu yeni kampanya ise sahici bir kampanya… Çünkü katılımcılar 19 Mayıs törenlerinin bu hizacı-istikametçi halinde hakikaten hiçbir sorun görmüyorlar; Türkiye’nin bu ‘oyun’da Kuzey Kore’yle ‘pişti’ olmasından bir rahatsızlık duymuyorlar… Dahası, törenleri bir dinin ritüelleri gibi algılıyorlar ve kaldırılması girişimini ‘inanca saygısızlık’ gibi algılıyorlar.                       

 

 ‘Sivil’ toplumdan gelen bu tepkilerle, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde bu türden törenlere ilişkin yazdıklarını karşılaştırmanın anlamlı olduğunu düşündüm ve günlükleri bu gözle bir daha taradım..:

 

ATATÜRK’Ü BİR İDOL HALİNE GETİRMİŞİZ

 

’30 Ağustos 2004… Meslek hayatımda son kez üniforma ile katılacağım 30 Ağustos törenlerine iştirak ettim. Sabah 08:00’den gece yarısına kadar dur dinlenmesi olmayan bir tören zinciri. Yapımızda ve anlayışımızda düzeltmemiz gereken çok konu var. En başta Atatürk’ü bir idol haline getirmişiz. Kendisi bile ‘beni görmek önemli değil benim fikirlerimi anlamak önemlidir’ demişken, biz her yerde Atatürk’ü heykel, resim, poster olarak anmayı sanki onu anlamak ile eş tutuyoruz. Bu böyle devam edemez. Bir taraftan İslamiyetin günün şartlarını karşılamadığını ve reform geçirmesi gerektiğinden bahsederken, sanki Atatürkçülük ilelebed yaşayacakmış gibi davranıp ilkelerini tartışmaya dahi açmıyoruz. Tabii o zaman bu ilkeler bir yol gösterici olmaktan öteye, dogma haline geliyor. Sağ olsaydı herhalde en fazla kendisi bu durumu tenkit ederdi.’

 

‘Onuncu yıl için planlanandan farklı değil!’

 

’29 Ekim 2004… Bugünkü törenleri, şöyle sabahtan akşama kadar yaşadım. Hepsi onuncu yıl için olanlardan farklı değildi. O zaman devletin gücünün mesajını her köşeye dağıtmak ve birlik beraberlik gösterisi yapmak birinci amaçtı. Aradan seneler geçti. Amaç belki aynı ama yapılış şeklinin çok farklı olması gerekir, diye düşündüm. Bir tribünde saatlerce oturarak geçenleri seyretmek pek bir fikir vermiyor. Üstelik de bir başı bozukluğa şahit oluyorsunuz. Bir sürü şımarık ve umursamaz genç önünüzden geçiyor. Ne kadar ve nasıl bir mesaj verildiği şüpheli. Bu konuda biraz çalışmamız gerekli. Saatlerce konuşmalar, koca koca adamların sıraya girip el sıkmaları, artık modası geçmiş kutlamalar.

 

ATATÜRK’ÜN İKİDE BİR RAHATSIZ EDİLMESİNİN NE ANLAMI VAR

 

2 Ağustos 2000… Yüksek Askerî Şûra toplantısına ikinci defa giriyordum ama bu toplantı terfilerin konuşulacağı ilk toplantım idi.(…) Son gündem maddesini takiben sabah oturumuna son verilerek, Anıtkabir’i ziyaret’e gittik. Bu ziyaretin nedenini anlamak oldukça zor. Sorsanız size muhakkak bir Atatürkçülük dersi vereceklerdir ama ziyaretin anlamını izah edemeyeceklerdir. Atatürk’ün ikide bir rahatsız edilmesindeki sebepleri anlamak pek kolay değildir.”

 

Anlaşılıyor herhâlde!..

 

İlk ve Son din olan İslâm’a muarız olanların yobazlıklarının gereğindendir bu davranışlar… Allah Resulü’ne mukavemet ve muhalefet eden müşriklerin hâllerine kıyas ediniz yeter.

 

Özden Örnek’in bu dinozorlar panayırından kendini biraz olsun kurtarabilmiş olmasını da takdirle karşılıyoruz. İnşallah suçsuz bulunur da, yoluna bu istikamette devam eder. Muhalifimiz de olsa, takdir edilecek yönünü görmemezlikten gelemezdik.

 

PERİNÇEKGİLLER FAMİLYASINDAN BİR ZÂT-I MUHTEREM

Doğu Perinçek mâlum; Ergenekon Terör Örgütü elemanı iddiasıyla 4 senedir Silivri Cezaevinde; Allah ıslâh etsin ve kurtarsın!

 

Şimdi biliyorsunuz, Perinçekgillerin bir gazetesi var, Aydınlık. Acâyib ışık saçar! Bu sebeble zaman zaman müstefid olmaya çalışırım ve de, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” buyuran Hazret-i Ali’nin (Kerremallahu Vech) bu hikmetli sözüne binaen kendilerine memnûniyetimi bildiririm. Öyle ya, bir harf değil binlerce hakikat(!) öğretiyorlar bize.

 

Size Perinçekgillerin son hakikat incilerinden birini takdim etmek istiyorum. İstifade edeceğinizden şübheniz olmasın. Ve de, unutmayın ki, bu kâbilden hakikat incilerini ancak ve ancak Aydınlık’ta bulabilirsiniz.

 

Osman Şahin, birazda şahinleşerek yazmış bu satırları, biraz da coşarak. Öyle ya bilinmedik hakikatler ifşa edilirken insan heyecanlanır, cûş-u hurûş’a gelir. Şahin de bu duygulara kapılarak yazmış.

 

Şöyle diyor:

 

“Yobazlar yıllardan beri sahnede.

 

Yine bakanlığın, ilköğretimi 4+4+4 üzerinden 12 yıla çıkarma girişimi, özünde eğitimi imam hatipleştirme, mollalaştırma, hızla din temeline kaydırma, sonunda da cemaatlere teslim etme programıdır. Atatürk’e ihanetin kağıda yazılmış şeklidir. Osmanlı’nın ‘Necip Millet’ diye yere göğe sığdıramadığı, altınlara, bol hediyelere boğduğu Mekke-Medine eşrafı, 1. Dünya Savaşı’nda haçlı casus Lawrens’in kıçına takılarak, ‘Osmanlı askerleri midelerinde Anadolu’ya altın kaçırıyorlar. Öldürün, altınlar sizin olsun!’ yalanlarına kanarak, cembiye bıçakları ile gördükleri askerlerin karınlarını deşenlerin toprakları ne zamandan beri ‘kutsal topraklar’ oluyor? Kutsal toprak, anayurdum Anadolu’dur.           

 

Eğitim Bakanlığı  ile Diyanet İşleri, milyonlarca öğrenciyi ‘Umre’ ziyareti’ bahanesiyle işte bu gerici ülkeye çağırıyorlar. Kimler zengin edilecektir? Yüreğinizdeki yönetim orada olduğu için mi?”(19 Ocak 2012) 

 

Yâ sayın okuyucular, gördünüz mü? Hayatınız da hiç bu kadar hakikatli satırlara denk geldiniz mi? Ne hikmetler var ki, onların âyân olması için “Aydınlık”lara ihtiyaç var. Kıymet bilin!

 

İşin esprisi bir yana, bu adamlardan Müslüman olarak antiemperyalist tavır umanlar var ve de bunlara “Mücahid” diyenler…

 

Ne kadar garib değil mi? Her şey ne kadar alt-üst olmuş!

 

Hakikat şu ki, biz bu familyayı okurken keyif alıyoruz. Mâlum, Nasreddin Hoca Hazretlerimiz’in fıkraları anlatıla anlatıla tükendi. Vesileyle Aydınlık’çılardan istifade ediyoruz… Şaka yapmıyoruz, gerçek!

 

PERİNÇEK’İ İBDA-C ÇARPTI

Dedik ya, her şey ne kadar tuhaflaştı. Hani at izi-it izi meselesi.

 

Perinçek’e mücahid diyen bir grup genç ne hikmettir ki, İbda-c üyeliğinden yargılanmışlardı, kimi ceza aldı, kimi almadı, diye biliyoruz…

 

İbda’da kahir ekseriyet Perinçek’i ululamasa da, hadisenin piyasaya yayılış şekli böyle oldu; yani, İbda, Perinçek’i ululuyor…

 

Tabiî yok böyle bir şey.

 

İşin garibi şu, Perincek’in Aydınlık’ı her Allah’ın günü İbda’ya sataşa sataşa bir hâl oldu. Anayasa Mahkemesi Başkan’ı Haşim Kılıç’ın bir zamanlar Salih Mirzabeyoğlu’nun (İbda-c Lideri diye tutuklanıp idama mahkûm edildi) çıkardığı Gölge isimli derginin Ankara temsilciliğini yapmış olması iddiası üzerinden habire, “Terör Örgütü İbda-c’nin Lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun Gölge Dergisi”deyip duruyor.

 

Kendisi Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla yargılandığına bakmadan söylenip duruyor Perinçek. Ve şimdilerde yargılandığı mahkemelerde kendisi için karar veren hâkimlerin aynı kanun maddelerine dayanarak Salih Mirzabeyoğlu’na idam verdiğini unutarak, hâkimleri, mahkemeleri suçluyor. Madem suçlular, aynı şekilde Mirzabeyoğlu’na karşı da suç işlemişler, yok yere kendisini İbda-c terör örgütü lideri olarak cezalandırmışlardı; öyleyse ikide bir, “Salih Mirzabeyoğlu’nun Gölge Dergisi” deyip çırpınmanın âlemi ne?

 

Daha da hoş olan şu; Mirzabeyoğlu’na ceza veren zamanın DGM hâkimi Metin Çetinbaş Yeni Akit Gazetesi’ne bu davada yanlışlık yapmış olacağını da itiraf ediyor. Ve de bu Çetinbaş şimdilerde Ergenekon Terör Örgütü mensublarının avukatlığını yapıyor… İyi mi?

 

Gelelim mevzuya.

 

Gün aşırı, vakitli vakitsiz “İbda-c” diye sayıklayan Perincek’i İbda-c çarptı! Hani tasavvufta şöyle bir hakikat vardır; gafletle yapılan zikir kalbi karartır. Perinçek de böyle; şuurunda olmadan çektiği “İbda Zikri” kendisini çarpıverdi. Haberi 18 Ocak tarihli kendi gazetelerinden okuyalım:

 

“Haşim Kılıç’ın İBDA-C ilişkisini açıkladı, ceza aldı. Mahkeme, Perinçek’in ‘Anayasa Mahkemesi Başkanı söylemez çünkü İBDA-C’nin dergisinde Ankara temsilciği yaptı Haşim Kılıç’ sözlerine hakaret iddiasıyla 1 yıl 9 ay hapis cezası verdi.”

 

Birde işin şu tarafı var, Perinçek’in girip çıkmadığı örgüt yok. Apo’yla yanyana resimlerine bakarak hâkimler şöyle demeliydi aslında; bu adam terör örgütü lideriyle yan yana poz vermiş, dağlarda beraber volta atmış, bu sebeble parti kurması yasaktır, İP’in derhal kapatılmasına…

 

Öyle ya, madem Haşim Kılıç Salih Mirzabeyoğlu’nun Gölge Dergisi’nin Ankara temsilciliğini yaptığı için Anayasa Mahkemesine başkan olamaz, o hâlde Perinçek de parti kuramaz…

 

Demek hâkimler her şeye rağmen yine de Perinçek’e torpil geçiyorlar. Kıymet bilip nankörlük etmemeli; değil mi?

 

Bir de şu:

 

2007 yılında Furkan Dergisi’nin eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’yla yaptığı bir röportajı var. Bir soruyu cevablarken Orakoğlu şöyle diyor:

 

“Perinçek’i çözmek, Türkiye’nin siyasi Tarihini çözmekle eşdeğer. Perinçek, 1970’li yıllarda TSK içine sızdı. En yakın arkadaşı Gün Zileli bunları anlattı. Perinçek’in TSK’daki hem Şafak grubu, hem Kara Kuvvetlerindeki grubu ortaya çıkartıldı. Perinçek bunlarla ilgili olarak yargılandı. Ona bağlı subaylar işten el çektirildiler. Yalnız, Perinçek grubuna dahil olup hâlen göreve devam eden, bilhassa 28 Şubat sürecinde bir iki kişi var. Perinçek hâlen, ‘ben TSK istihbaratından bilgi alıyorum’ diyebiliyor.”

 

Dahası:

 

Perinçek, iddianamelerdeki tapelere geçen konuşmalara göre (Doç. Ümit Sayın’la Perinçek’in en yakın adamının konuşmaları) İngiliz Mason locasına bağlı üst düzey bir mason’dur… Ee, bu işler böyle yürür… Sen, Perincek’i kullanırım diyerek elini uzatırsan kolun gider, onu “Mücahid” mertebesine çıkarırsın.

 

O da, had-hudut bilmeden ikide bir İrfan Sultanı Salih Mirzabeyoğlu’na saldırırsa çarpılır.

 

Üst düzey masonlardan bir müddet daha fıkra dinlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor… Hayırlısı.

 

Samimi duygularımızı öğrenmek ister misiniz? Kâinatın Efendisi’ne salt akılla (kuru akıl) bakarak, “Büyük Devrimci M……” diyen Perinçek’in, İslâm’ı Zâhir ve Bâtın yönüyle inceleyip Hakk’a teslim olmasını arzu ederiz. Aksi, dünyada yorulmak, Ahirette …

 

Hayata gelişin gayesi sadece vicdanla açıklanmaya kalkılırsa boş emek… Nisbet Allah’a ve Resulü’ne olursa hayat mânâ kazanır, çekilen emekler asla boşa gitmez… Perinçek ölecek, inancına göre cennet yok cehennem yok, dolayısıyla Ergenekon’dan kendisini yargılayanlardan hesab soramayacak. Öldü, ne yapabilir? Kabir’de onlardan hesab soracak Münker-Nekir de yok! Demek ki, zulmedenler (etmişlerse) kârda. Böyle mantık olur mu?

 

Hazret-i Ömer’in dediği gibi; Cennet Cehennem yoksa ben bir şey kaybetmem; ya varsa senin hâlin ne olur?..

Dileğimizdir; Perinçek ve âvânesi hizaya (iman) gelsinler. Çakal Carlos da kendileri gibi Marksistti. Şimdiki halini temaşa ederek yön bulsunlar, doğru yolu tayin etsinler.

Samimi duygularımız bunlardır.

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/1415-basindan-notlar-xxiv

Sadettin Ustaosmanoğlu: Cinayetlerin Temelinde Çeteler ve Patrikhane Var!

Furkan Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sadeddin Ustaosmanoğlu, İsmailağa Camii içerisinde işlenen Hızır ali Muradoğlu ve Bayram Ali Öztürk Hocaların öldürülmelerinin temelinde “patrikhane ve onlara hizmet eden gizli servisler”in olduğunu 2006 yılında kamuoyuna duyurmuştu..

ERGENEKON’DA İSMAİLAĞA SORULARI

ERGENEKON’DA İSMAİLAĞA SORULARI

‘Ergenekon’un tutuklu sanığı Kahraman Şahin, hakkındaki suçlamalarla ilgili savunma yaptı. Şahin, dinlemeye takılan İsmailağa Cemaati’ne sızılmasına yönelik ifadelerine ilişkin şöyle dedi:

ASKERİ SIFATLAR-

Şahin, sanıklardan Erol Ölmez ile yaptığı telefon konuşmalarında askeri sıfatlar kullanmasına ilişkin ”Ölmez matraktır. Konuştuğu zaman adamı güldürür. Boş boğazlık etmişsek bunu kabul ediyorum” şeklinde konuştu.

Yine Ölmez ile yaptığı telefon görüşmesinde Çarşamba’da İsmailağa Cemaati’ne sızılmasına yönelik ifadelerine ilişkin Şahin, ”Bu telefon görüşmesinin başı da var. İddia makamı sadece bir kısmını almış. Bir adama seni gülmekten öldüreceğim dediğiniz zaman, sadece öldüreceğim kısmını alırsanız çok farklı bir anlam çıkar. Edirne F Tipi Cezaevi’nde kalırken İsmailağa Cemaati bize Furkan diye bir dergi gönderdi. Tehdit ediyorlardı güya. Onlardan korkumuz yok. Bu konuşmalar basının çarpıtmalarıdır” dedi.

Şahin, söz konusu telefon konuşmalarının palavra olduğunu savundu.

Şahin, Hüseyin Görüm’ün tavsiyesi üzerine üniversite sınavına girerek kazandığını, cezaevinden çıkınca da okuluna devam edeceğini belirtti.

EVLİLİK İÇİN BIRAKILAN SAKAL-

Savcı Nihat Taşkın, ”Erol Ölmez’le yaptıkları telefon konuşmasında, Ölmez’in sakal bırakarak Fatih’in Çarşamba semtine gittiğini söylediğini” hatırlattı.

Şahin de Ölmez’in zeytinci arkadaşının Fatih’te oturduğunu ifade ederek, ”Ölmez temiz, kapalı biriyle evlenmek istediğini söylüyordu. Fatih’te münasip birini arıyordu. Evlenmek için arkadaşının yanına takılıyordu” diye konuştu.


 dergisi Yorum:

Bu Ergenekoncular alem adamlar… Arkalarında güç’ün olduğu dönemlerde ortalıkta cirit atarken gizlenme ihtiyacı bile duymuyorlardı… Mesele tersine dönünce miyavlamaya başladılar…

Kahraman Şahin yine ucuz kahramanlığa soyunmuş, mahkemede Furkan Dergisi’nin kendisini İsmailağa Cemaati adına tehdit ettiğini söylüyor… Ve; onlardan korkmuyorum, diyor… Psikolojiden biraz anlayanlar bilir ki, durup dururken alâkasız bir mevzudan başka bir mevzuya atlayarak “Korkmuyorum” kelimesini kullanan adamın şuur altında korku var demektir.

Kaldı ki, Ergenekon tutuklusu Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Sevgi Erenerol’un avukatı da Furkan dergisi’ni arayıp; müvekkilime niçin dergi gönderdiniz, şimdi de bu taraftan bir saldırımı hazırlanıyor, diye korktuğunu bildirmişti. Korku tabiidir, insan korkabilir. Ama Şahin’in soyadı Kahraman(!)ya o korkmuyor(!)… Korkmana da gerek yok zaten, biz sana okuyasın diye dergi gönderdik sadece… Fikri karadağ ve Muzaffer Tekin’e de göndermiştik, biz bu dergiyi kabul etmiyoruz diye geri gönderdiler; olabilir… Normal…

Erol Ölmez de İsmailağaya kapalı kız bulmaya gelmiş… Vay uyanık vay… İstihbarat çalışması gereği telefon konuşmalarında hiç de böyle bir lakırdı yok… Aptalmısınız ki, basit bir mesele için istihbarat yaparken riskli sözler sarfediyorsunuz?.. Kuvvayi Milliye vatan kurtarmaya soyunmuş, sen de o teşkilata mensubsun, konuşmaların daima ideolojik yönde seyrediyor, görev icabı İsmailağa cemaatini izlemekle görevlendirilmişsin, karakolda doğru söylerken mahkemede şaşıp; kapalı kız meselesi canım büyütmeye gerek yok uyanıklığına soyunuyorsun… Millet de yedi…

Furkan’dan değil Allah’tan korkun… Allah’tan korkmuyorsanız, Allah’tan korkan Furkan’dan korkmak zorundasınız… Hadi şimdi bu cümleyi de tehdit diye anlatmak için hakime koş… Koş koş…

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/533-ergenekoncu-sahin-ismailaga-bizi-tehdit-etti

Basından Notlar xxııı

DENKTAŞ ÖLDÜ TOPRAĞI BOL OLSUN

Kıbrısı kumarhane cennetine çeviren Mason Denktaş âhir ömründe Kelime-i Şehâdet yerine “Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar” şarkısıyla karısına serânâd yaparak, dar-ı bekâ’ya intikâl etti. Toprağı bol olsun!

Özellikleri; iyi bir Mason, iyi bir Kur’an Kursu ve İmam Hatib Mektebleri düşmanı. İyi bir Kıbrıs halkını dinsizleştirme Koç’u, iyi bir toprak müzakerecisi (yani, vatan’ın inancın yaşandığı yer olduğunu bilmeme şaşkınlığı demektir), iyi bir Demirel dostu, sıkı bir Türk Militaristleri dostu (yani kamuflajlı, zaman zaman kamuflajsız Ergenekoncu)… Yani, yani, yani…

Herkes bilmeli ki, bir gün bu yâniler biter, “Küllü Nefsin Zaikatül Mevt” hikmetince açılan KABİR kapısından yeni bir dünyaya girilir. Orada sorulur:

– Bay Denktaş, Allah’ın Kitabı için ne yaptın?

– Yâ Rabbi ben Kıbrıs Türkünü ve Kıbrıs toprağını kurtarmak için ömrümü verdim!

– Ey kulum, kimden kurtardın?

– Gavurlardan Yâ Rabbi!

– Gavurlar senin halkına ne yapmak istiyorlardı?

– Öldürmek veya köle etmek Yâ Rabbi!

– Ey kulum, görmüyor musun ki, bu işleri sen kendi halkına yapmışsın; ruhlarını öldürmüş onları benim dinime yaklaşmaktan menetmişsin, dolayısıyla da, Bana köle olmamanın gerektirdiği köleliğe düşürmüşsün onları!.. Ne diyorsun?

– Yâ Rabbî!.. Yâ Rabbî!.. Yâ Rabbî!..

 

HADİ ŞİMDİ DE GÜL PALYAÇO!!!

 

Bu sözü kim kime söylüyor dersiniz?.. Anlatalım. Palyaço Fransa cumhurbaşkanı oluyor, onu palyaçoluğa terfi ettirenlerse İtalyanlar. Bir süre önce Sarkozy şöyle bir laf etmişti, “Fransa’nın kredi notu asla düşmeyecek, düşerse ben ölürüm”… Daha sonra da Almanya (23 Ekim 2011) başbakanı Merkel’in, “Berlusconi’nin İtalyası için ne düşünüyorsunuz?” sorusuna Sarkozy, Merkel’e bakıp sadece gülmüştü.

Bu durumun kızdırdığı İtalyanlar şimdi bir fırsat yakalamış, Sarkozy’yi palyaçolaştırmaya çalışıyorlar. Fırsatta şu; uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors 9 Avrupa birliği ülkesinin kredi notuyla birlikte Fransa’nın notunu da düşürmüş… Tabiî İtalyanlar harekete geçip intikam alıyorlar…

Ee, bize ne bundan, diyebilirsiniz!

Yâni, basit bir itiş kakış muamelesi, bahse değer mi, diye düşünebilirsiniz. Fakat, mesele hiç de öyle değil. Şayet bu tür dalaşmalar AB sürecinin sağlam bağlarla bağlandığı zannedilen dönemlerde olsaydı, haklısınız. Oysa, şimdi AB’nin her yönünü bir telâş almış, neredeyse eski defterler açılmak üzere. Dolayısıyla, böyle bir zamanda, böylesine bir durum hiç de hayra alâmet değil.

“Ne gibi” derseniz, anlatalım. Efendim, biz Doğulular arasında bir asırlık bir husûmet vardır. Bu husûmet tabiî değil, Batılılar’ın kotardıkları sûni bir husûmettir. Dolayısıyla husûmet sayılmaz, izâlesi kolaydır. Ve, şimdilerde yaşanan süreç de, bu sûni sürecin izâlesi sürecidir.

Batı’nın ki öyle mi ya!

Onların durumu bizdekinin tam tersi. Yâni düşmanlıkları doğal, dostlukları sûni’dir. Böyle olunca, Sarkozy’nin İtalyanları küçümsemesindeki mânânın farklılığı anlaşılır, İtalyanların Sarkozy’ye diş bilemelerinin hakikati de idrak edilir. Yüzyıllar boyu birbirini boğazlamış Batılılar, son iki-üç yüzyılda toparlanıp büsbütün doğuluların üzerine çullanmanın fırsatını yakalamışlar ve doğrusu bu işin zevkini de iyi çukarmışlar… Ama buraya kadarmış.
Şimdi hırlamalar yeniden başladı. Neden? Öküz öldü de ondan!

Yani, Batı ekonomisi tatlı hayat standartlarından uzaklaşaya başlayınca, rûhen mefluç bedeni fiziken de yere çakıldı. Anlayacağınız öküz öldü ortaklık bozuldu. Öküz: Hazza dayalı Batılı yaşam… Ortaklık: Doğuyu sömürerek elde edilen emtîa üzerine.
Öküz öldüğüne, ortaklıkta bozulduğuna göre, sırtlan dişlerini birbirlerine göstermemeleri için bir sebeb kalmadı demektir. Bundan böyle, aralarındaki şakalaşmalara bile dikkat etmek gerekir, zira kalblerine evham düşen bu canavarlar şimdi birbirlerinin arkalarını kolluyorlar. Hiç şübheniz olmasın; hiç. Yapmadıkları, yaşamadıkları şey değil bu durum, yüzyıllarca birbirlerinin kanlarını emdiler. Yeniden hazırlanıyorlar hatıralarını tazelemeye. Ne gam, diyeceğiz ama içlerindeki masumlara yazık!

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/1412-basindan-notlar-xxiii

Hanefî Fıkhı’nın Esasları ve Muhammed Zahid El-Kevseri Hz.

HANEFÎ FIKHININ ESASLARI

(Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum)

Muhammed Zahid El-Kevserî

Çevirenler:
Doç. Dr. Abdulkadir Şener
Dr. M. Cemal Sofuoğlu

1982


ÇEVİRENLERİN ÖNSÖZÜ

Bu eserin yazarı merhum Muhammed Zahid el-Kevserî, Türk-İslam kültür çevresinin yetiştirdiği değerli ilim adamlarından, şair, edib, yazar ve güçlü bir eleştirici idi. Arap dili ve edebiyatı, fıkıh, hadîs, İslam tarihi ve Kur’an-ı Kerîm ilimlerinde derin ve köklü bilgi sahibi olduğu kadar dindar, mütevazi, medenî cesarete sahip ve aynı zamanda çok nazik bir insandı.. Ancak ilmî konularda muarızlarını tenkid ederken oldukça sert bir dil kullanırdı. 

Yazarımız, 1296/1879 yılında Düzce’nin Hacı Hasan Efendi köyünde [1] doğmuş, ilk öğrenimini Düzce’de yaptıktan sonra 1311/1893 senesinde İstanbul’a gelip Kazasker Hasan Efendi (Ö. 1044/1634) Daru’l-Hadis’ine yerleşmiştir.

Fatih Camiinde Eğinli İbrahim Hakkı’nın (Ö. 1318/1900) derslerine devam etmiş, adı geçenin ölümünden sonra Alasonyalı Ali Zeyne’l-Abidîn Efendi’nin (Ö. 1336/1917) derslerini takip ederek yüksek öğrenimini bitirmiş ve 1322/1904 yılında icazet almıştır. 1325/1907 yılında da, Ders Vekili [2] Ahmed Asım (Ö. 1329/1911) başkanlığında, daha sonra Şeyhulislam olan Ahiskalı Mehmed Es’ad (Ö. 1334/1918), Dağıstanlı Mustafa b. Azm (Ö. 1336/1917) ve Tosyalı İsmail Zühdî (Ö. 1337/1918)’den oluşan bir heyet huzurunda dersiamlık imtihanını vermiştir. 

1325/1907 tarihinden birinci dünya savaşının başlarına kadar Fatih Camiinde müderrislik yapan M. Zahid el-Kevserî, Darulfünunda fıkıh ve fıkıh tarihi derslerini okutmak için açılan imtihanı birincilikle kazanmış ise de, bu göreve mevcut öğretim üyelerinden birisi vekaleten getirildiğinden, tayini gerçekleşmemiştir. 

el-Kevserî, Ürgüplü Mehmed Hayri Efendi’nin şeyhulislamlığı sırasında ıslah edilen medreselerde belagat, aruz ve ilmi vaz’ derslerini okutmakta iken, Kastamonu’da açılan yeni bir medreseyi faaliyete geçirmekle görevlendirilmiş ve burada üç yıl kadar kaldıktan sonra, 1327/1909 senesinde istifa ederek, İstanbul’a dönmüştür. 

el-Kevserî, İstanbul’a gelir gelmez Darüşşafaka’ya, bir ay sonra da Medresetü’l-Mütehassisîn’e müderris olarak tayin edilmiştir. Ders vekaleti meclisine üye olarak seçilip bir süre sonra da 75 Osmanlı lirası (altın) aylıkla Ders Vekilliğine tayin edilinceye kadar bu görevlere devam eden el-Kevserî, İttihat ve Terakkîcilerle anlaşamadığı için Ders Vekilliğinden azledilmiştir. Ancak Ders Vekaleti Meclisi üyeliği ile müderrislik görevini, 13 Rebiu’l-Ahir 1341 (3 Kasım 1922) tarihinde Mısır’a gitmek üzere Türkiye’den ayrılıncaya kadar sürdürmüştür. 

M. Zahid el-Kevseri, bir kaç ay Kahire’de kaldıktan sonra Şam’a gelip bir yıl burada oturmuş, sönra tekrar Kahire’ye dönerek, Camiu’l-Ezher’de okuyan Türk öğrencilerinin kaldığı Ebu’z-Zeheb Muhammed bey (Ö. 1189/1775) Tekkesine yerleşmiştir. 1347/1928 yılmda geri Şam’a gitmiş ve bir yıl kaldıktan sonra tekrar Kahireye dönüp Mısır Devlet Arşivinde (Daru’l-Mahfüzati’l-Mısriyye) bulunan bir kısım Türkçe belgeleri Arapçaya çevirme gibi mütevazî bir işte çalışarak geçimini sağlayan el-Kevserî, bundan sonra eşi ve çocuklarını da yanına getirmiştir. [3]

Son yıllarda şeker hastalığı ve tansiyonundan şikayet eden el-Kevserî geride yalnız eşini bırakarak, 71 yaşında iken 1371/1952 yılında vefat etmiş; Camiu’l-Ezher’de kılınan cenaze namazından sonra [4] Şafiî mezarlığında, dostu İbrahim Selim’e ait bölmede medfun bulunan kızlarının yanında toprağa verilmiştir. [5]

Tefsir, hadis ve fıkıh alanlarında çok geniş bilgi sahibi olan M. Zahid el-Kevserî’nin ilmî faaliyet ve eserlerini iki kısımda ele alabiliriz: 

1-Türkiye’de iken çeşitli konularda yirmiden fazla eser yazmış ise de, sadece dördü basılabilmiştir. Bunların birisi Farsça, birisi Türkçe, öteki ikisi Arapçadır. Kendisi, Türkiye’de yazdığı eserler arasında tefsire dair iki ciltlik basılmamış eserinin çok önemli olduğunu söylerdi. 

2-Mısır ve Şam’da iken yazdığı eserlerin sayısı otuzu geçmektedir. Arapça olarak kaleme aldığı bu eserlerin çoğu basılmıştır. Hadis, fıkıh, fıkıh usülü ve İslam bilginlerinin biyografileriyle ilgili elliden fazla esere uzun önsözler, notlar ve açıklamalar yazmıştır. Mecelletü’l-İslam gibi dinî ve ilmî dergilerde çıkan yüzden fazla makalesi öğrencileri tarafından derlenmiş ve «Makalatu’l-Kevserî» adiyle yayınlanmıştır. [6]

İşte bu Makalatu’l-Kevserî’nin baştarafında, yazarın hayatı ve eserleri hakkında Ahmed Hayri’nin kaleme aldığı 80 sahifeyi bulan bir mukaddime yer almaktadır. Biz bu önsözümüzü daha çok Ahmed Hayri’nin söz konusu mukaddimesi ile, yazarın «et-Tahrîru’l-Veciz» [7] adlı eserinden yararlanarak yazdık.

En çok hadisle uğraşan el-Kevserî, Hanefî imamları Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi Ebu Hanîfe’nin öğrencilerinin biyografileri, görüş ve ictihadları üzerinde durmuştur. el-Kevserî’nin, el-Hatîbu’l-Bağdadî’ye karşı Ebû Hanîfe’yi savunmak gayesi ile yazdığı 200 sahifeyi aşan «Te’nîbu’l-Hatib» adlı eserini [8] burada özelilkle zikretmek isteriz.

Tercümesini sunduğumuz kitaba gelince bu eser, merhum el-Kevserî tarafından ünlü Hanefî hukukçusu Zeyla’î’nin «Nasbu’r-Raye li-Ahadisi’l-Hidâye» adlı kitabına [9] mukaddime olarak yazılmış olup ilk önce sözkonusu kitabın birinci cildinin baştarafında yayınlanmıştır. Nasbu’r-Raye’nin baskısı yapılırken Muhammed Yûsuf el-Benûrî, bu mukaddimeye bazı notlar ilave etmiştir. Biz bu notlardan lüzumlu olanları da tercüme ettik. Daha sonra da değerli muhakkik Abdu’l-Fettah Ebû Gudde tarafından, bir kısım ilavelerle dip notlar eklenerek ayrı bir eser halinde «Fıkhu Ehli’l-Irak ve Hadisuhum» (Iraklıların Fıkıh ve Hadisleri) adıyla bastırılmıştır [10] Biz, genellikle A. F. Ebû Gudde’nin bu ilave ve dipnotlarını da tercüme ettik. 

Burada yazarımız M. Zahid el-Kevserî’ye Allahtan rahmet diler, bu kıymetli eserini doğup büyüdüğü ve yetişdiği toprağın insanlarına sunmakla mutluluk duyduğumuzu belirtmek isteriz.

Ayrıca bu eserin tercüme ve neşri hususunda Sayın Prof. Dr. Mehmed Hatiboğlu aracılığı ile kendisinden müsaade istediğimiz muhterem ilim adamı ve Zahid el-Kevserî’nin değerli ve vefakar talebesi Abdu’l-Fettah Ebu Gudde, tercümemiz için bir takdim yazısı ile eserin Arapça ikinci baskısı sırasında «Ebu Hanîfe’nin Arkadaşlarından ve Hanefî mezhebinden Bazı Büyük Hafız ve Hadisçiler» ve «Ek Bölüm» kısımlarına yapmak istediği bazı ilaveleri bize göndermek lütfunda bulunmuştur. 

Kendilerine bu samimî ilgi ve zahmetlerinden dolayı ne kadar teşekkür etsek azdır.

15.4.1981, Ankara
Çevirenler

DİPNOTLAR:

[1] Bu köy, adını 1280/1863 yılında Kafkasya’dan muhacir olarak gelen yazarın babası Müderris Hasan el-Kevserî’den (Ö. 1345/1926) almıştır. Şimdiki adı ise «Çalıcuma»dır. O bölge halkının rivayetine göre bu ad oraya, Selçuklular zamanında askerler çalılar arasında Cuma namazı kıldıkları için verilmiştir. 

[2] Bu ünvan, ilmiye ve medrese işleriyle uğraşan şeyhulislam yardımcısına verilirdi.

[3] Bir oğlu, üç kızı vardı. Oğlu ile kızının biri İstanbul’da, öteki iki kızı da babaları hayatta iken Kahire’de ölmüştür 

[4] Merhumun cenaze namazında bulunmak, mütercimlerden Abdulkadir Şener’e de nasip olmuştur.

[5] Eşini kaybettikten bir süre sonra ayağına sıcak su dökülüp rahatsızlanan karısı, Türkiye’ye dönmüş ve 1957 yılında Düzce’de hayata gözlerini yummuştur 

[6] Kahire, 1372

[7] 1360/1941 yılında Kahire’de basılan bu eser, yazar tarafından talebelerine verilmek üzere icazetname olarak hazırlanmış olup merhumun kendisi ve hocaları hakkında değerli bilgileri içine almaktadır. Biz, bu icazetnameden Hüseyin Atay adına düzenlenen nushayı kullandık. 

[8] Kahire, 1361

[9] Kahire, 1938

[10] Kahire, 1970 

HANEFİ FIKHI’NIN ESASLARI

https://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/

 REY VE İÇTİHAD

https://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/rey-ve-ictihad/

 İSTİHSAN

https://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/hanefi-fikhinin-esaslari-istihsan/

 HABERİN KABUL ŞARTLARI

https://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/hanefi-fikhinin-esaslari-haberlerin-kabul-sartlari/

  İÇTİHADİ İLİMLER AÇISINDAN KUFE

https://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/hanefi-fikhinin-esaslari-ictihadi-ilimler-acisindan-kufe/

EBU HANİFE HZ. FIKHİ METODU

http://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/hanefi-fikhinin-esaslari-ebu-hanifenin-fikhi-metodu/

EBU HANİFE HZ. ARKADAŞLARINDAN VE HADİSÇİLER

https://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/hanefi-fikhinin-esaslari-ebu-hanifenin-arkadaslarindan-ve-hadisciler/

EK BÖLÜM

https://ismailagacamii.wordpress.com/iktibas/hanefi-fikhinin-esaslari/hanefi-fikhinin-esaslari-ek-bolum/


Sri Lanka’lı Mütefekkir Din Muhammed Hoca İle Mülakattan

Sri Lanka’lı Mütefekkir Din Muhammed Hoca ile Rıhle dergisinin yapmış olduğu mülakatın tam metni ve mahiyetine dair anektod başlıklar:

 

-“Batı uygarlığı iflas etti”
-“Gerçek Mütefekkir kendine gündem dayatılamayan kişidir”
-“Dinlerarası diyalog saçmalığı”
-“Demokrasi ‘number game'(sayı oyunu)dur”
-“Ben kimim? Eşya ve hadiseye nasıl bakıyorum?”
-“Zühd, sürekli farkındalık hâli”
-“Ümmet, ben idrakine muhtaç”
-“Tasavvufta tevessüle mutlak iman vardır”
-“Rabıta üzere ‘Allah’ demek, zevken idrak durumu”


Sri Lanka’lı ilim adamı Din Muhammed hocayla…

 Sri Lanka’lı ilim adamı Dîn Muhammed hocayla İslâmî ilimleri, İslam dünyasında yaşanan ilim ve düşünce faaliyetlerini ve tasavvufun rolünü konuştuk. Hiç şüphesiz ufuk açıcı bir söyleşi oldu. Hoca bu günün dünyasına ve bu dünya içinde Müslümanların durumuna dair çok hayatî tesbitler yaptı. Keyifle okuyacağınızı umduğumuz bir söyleşi.

 Geçtiğimiz günlerde Din Muhammed hocanın bir kitabı Türkçeye çevrildi. “Aktüel Manası ve Hakikati Arasında İslam Düşüncesi” adlı eserinde Din Muhammed hoca İslam Düşüncesi kavramını, bu düşüncenin dayandığı kaynakları ve bir düşünceyi İslamî kılan şartlar ve çerçeveyi belirliyor. Kitapla ilgili geniş bilgiyi Dergimizin Kitâbiyât bölümünde okuyabilirsiniz.

Ömer Faruk Tokat: Hocam müsaadenizle bu sohbete öteden beri irtibat halinde olduğunuzu bildiğim iki ismi sorarak başlamak istiyorum. Seyyid Hüseyin Nasr ve Seyyid Muhammed Nakib el-Attâs…

Din Muhammed: Uygarlık iflas etti ama teknoloji ve mevcut bilimsel diktatörlük insanların bu iflası görmesini engelleyen birer perde. İşte bu modern Batı uygarlığı çöktükten sonra ancak anlayacak insanlar Nakib el-Attas’ın düşüncesini ve söylediklerini… el-Attâs ve öğrencileri, aynı şekilde S. Hüseyin Nasr ve öğrencileri… Bunlar küçük bir grup ama egemen Batılı paradigmayı ve Batı uygarlığını; usulü, epistemolojisi ve sonuçlarıyla çözmüş olan zihinler… Bu uygarlık iflas ettiğinde insanlar bunu farkedecek. Bu, şuan farkedilemiyor çünkü insanlık bir sekret hali yaşıyor… Efendimiz (s.a.v)’in buyurduğu gibi: “İnsanlar uykudadır; öldüklerinde uyanacaklar.” Batı uygarlığı çöktüğünde de insanlar uyanacak, farkedecek ve ayağa kalkacaklar.

Bana göre el-Attâs, S. Hüseyin Nasr’dan daha önemli; bize daha fazla şey söylüyor. Nasr, ilmî derinliği, şöhreti, yazdığı onca meseleye rağmen kendisinin Şii olması Sünnî dünyada daha az makes bulmasına sebep oluyor. Biz insanları doğruya yönlendirmekle mükellefiz… Dolayısıyla kalkıp bir Şii’yi Sünnî İslam dünyasına rehber göstermek doğru bir şey olmasa gerektir. Nakîb el-Attâs ise köklü bir sünnî… Ehl-i Sünnet. Kanaatimce İslam felsefesi alanında İngilizce olarak, Nakib el-Attas’ın yazdığı derinlikte, güçte ve ilmîlikte bir kitap yazılmadı. “Prolegomena to the Metaphysics of Islam: An Exposition of the Fundamental Elements of the Worldview of Islam/İslam Metafiziğine Mukaddime: İslam Dünyagörüşünün Temel Dinamiklerinin Anlatımı” adlı kitabından bahsediyorum. Bu kitabın içinde ed-Dîn ve manasıyla ilgili bir bölüm var ki muasır kitapların hiçbirinde bulamayacağınız derinlikte değerlendirme ve tesbitler ihtiva ediyor. el-Attas’ı önemli kılan onun epistemolojik faaliyet alanının merkezinde Kur’ân, Sünnet ve İslam düşünce terakümünün/birikiminin olmasıdır. O, çok temel bir kavramsallaştırma yaparak edep kavramını varoluşsal bir noktaya taşır. Ona göre medeniyetin başarısını ya da başarısızlığını belirleyen bir kavramdır edep… Senin az önce konuşurken değindiğin ilim-edep ilişkisiyle de doğrudan alakalı bir mesele… el-Attâs’a göre asrın sorunu edep kaybıdır. Günümüzde gözlemlenen, İslam ilim ve kültür birikimine karşı bu kalkışmanın, bu hoyrat yaklaşımların sebebi de edep eksikliğidir. İlmî ve kültürel birikimle beraber yürümek ve uzun asırlar boyunca birikmiş İslam düşünce ve medeniyet geleneğine saygı göstermek, edebin gereğidir. Bu, bence de ilmi, fikri ve nazariyeyi ahlakla ilişkilendiren hayatî bir kavramsallaştırmadır. “Prolegomena to the Metaphysics of Islam” kitabının ilk bölümünde ed-Dîn konusunu işlerken de çok önemli tesbitler yapar el-Attâs.

Soru: Bu kitap, “İslam ve Sekülerizm” kitabının daha geniş hali mi? Çünkü kitaptan yaptığınız nakillerden anladığımız kadarıyla “İslam ve Sekülerizm”de de benzer konular ele alınıyor.

Dîn Muhammed: Hayır, bu tamamıyla farklı bir kitap. Bakın, mütefekkir ya da misyon sahibi bir insan yüz tane de kitap yazsa her kitabında onun ana düşüncelerinin inikâsâtını bulursunuz. Bu da onun temel teorilerinin oturduğuna ve onlar üzerindeki ısrarına delalet eder.

Ömer Faruk Tokat: Sünnî dünyanın Nasr’a mesafeli durmasının farklı sebepleri olabilir. Şiiliğinin yanısıra, vahdet-i vücud felsefesinden hareketle “İbrahimî dinlerin” hatta bütün dinlerin ittihadından bahsediyor olması da birçok kesimi kendisine karşı mesafeli kılıyor.

Din Muhammed: Hayır, vahdet-i vücudla Seyyid Hüseyin Nasr’ın teorileri farklı şeyler.

Ömer Faruk Tokat: Ama Nasr’ın bu konudaki hareket noktalarından biri de vahdet-i vücud değil mi?

Din Muhammed: Hayır… Vahdet-i vücuddan, “dinlerin birliği” çıkmaz. Sorun, Perennialism (Philosophia Perennis/Hikmet-i Hâlide/Câvidân-ı Hıred) dedikleri felsefede. Bu felsefeden hareketle bütün dinlerin eşit olduğunu düşünüyorlar. İşte bu, benim Seyyid Hüseyin Nasr’la ayrıştığım tek nokta. Ben bu yaklaşımı bütünüyle reddediyorum. Bu yaklaşımı desteklemek için bazen bazı nassları tevilci ve tahrifçi bir okumaya tâbi tutuyorlar. Bu büyük bir yanlış… Bununla birlikte Nasr’ın bu tür düşüncelerini işin erbabı, ehl-i tahassus için yazdığını da gözardı etmemek gerekir. Fakat Nasr, bu saplantısının yanı sıra genel olarak İslam, İslam’ın bu günkü durumu, modern uygarlık, modern felsefe eleştirileri ve çağdaş düşünce akımlarına ilişkin yazdıkları ve tesbitleri kayıtsız kalınamayacak kadar mühim ve hayatîdir. Yazdıklarında, Şiiliğinin çok belirgin olmadığı görülür. Ben Nasr’ın 11 Eylül olaylarından sonra neşrettiği İslam’la ilgili küçük bir risalesini okudum. Zaten, 11 Eylül olaylarından sonra iki kitabı çıktı: The Heart of Islam ile Islam: Religion, History, and Civilization. Nasr, bu kitapta İmanı anlatıyor. Bildiğiniz üzere imamet ve cihad Şia’da imanın şartlarındandır. Nasr, İmanın şartlarındaki bu iki ilaveyi anlamsız bularak 6 şartın bunları zaten kapsadığını söyler. Normalde bir Şii’nin böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Bunun anlamı şu: İlmî itibarların yanısıra Nasr’ın ihsasının da kabul ettiği üzere İslam’dan bahsediliyorsa onu Şia’dan çok Ehl-i Sünnet temsil eder. Bu durum Nasr’ı akide ve şeriat konusunda cumhura tâbi olmaya sevk ediyor. Ancak daha önce de söylediğimiz üzere Nasr’ın en ciddî açmazı dinlere yaklaşımını belirleyen Perennialist saplantısıdır. Belki Batıda yaşıyor olup Batılılara hitap ediyor olması onu bu saplantıya itmiştir. Ancak ne olursa olsun bunun savunulabilir bir gerekçesi olamaz. Çünkü, Perennialist yaklaşım İslam’ın açıkça reddettiği bir şeydir.

Nakib el-Attâs’da ise bu tür arızalar yoktur. Nasr kadar telifi yoktur ama konferanslar konusunda çok faaldir. Geçen yıl Malezya’da bir konferansına katıldım. Yine 3 yıl önce Kuala Lumpur’daki evinde misafir olmuştum. Hayli yaşlanmıştı. Birçok işini yardımcısı vasıtasıyla yapabiliyordu. Yardımcısı da genç araştırmacılardan Dr. Adi Setia… Bilgi felsefesinde uzman ve hocası Nakib el-Attas’ın ilim yolunun takipçisi. el-Attas’ın evinde 3 saat kaldık. Çok verimli bir görüşmeydi. İlerlemiş yaşına rağmen Malezya’da konferanslarına devam ediyor. Her konferansı kitaplaştırılsaydı büyük bir külliyat oluşurdu. Cemaati ve hareketi olmayan İlim adamıyla aktivist arasında şöyle bir fark var. Mesela Seyyid Ebu’l-A’la el-Mevdûdî bir-iki saatlik Cuma hutbeleri irad ederdi. Etbaı olan gençler hemen o hutbeleri kitaplaştırıp çoğaltırlardı. Nitekim Mevdudî merhuma ait kitapların çoğu kitap olarak yazılmamıştır; çoğu, konferansların metinleştirilmesiyle oluşmuştur. el-Attas ise bir cemaat lideri değildir, çalışmalarını finanse eden kişi ya da kurumlar ve etrafında insanlar olmadığı için onun bu konferansları metinleştirilememiştir. Hâlbuki o, İslam toplumlarının kendisiyle iftihar etmesi gereken büyük bir mütefekkirdir. Doğrusu el-Attas’ın “Prolegomena to the Metaphysics of Islam” kitabının Türkçeye tercüme edilmesini çok isterim.

Ömer Faruk Tokat: Sizin de bildiğiniz üzere Türkiye’de tercüme çalışmaları hayli yoğun. Çok iyi eserlerin yanısıra çevrilmesi gerekmeyen kitaplar da tercüme edilebiliyor maalesef. Siz Attas ve Nasr haricinde kimin tercüme edilmesini tavsiye edersiniz?

Din Muhammed: Çok yeni olmamakla birlikte yeni sayılabilecek bir kitap var. Özelde Türkiyeli Müslümanlar için bu kitabın ufuk açıcı olacağını düşünüyorum. İçinde İbrahim Kalın’ın da bir makalesinin bulunduğu, Amerikalı bir Müslüman olan Joseph E. B. Lumbard’ın edite ettiği “Islam, Fundamentalism, and the Betrayal of Tradition” adlı kitaptan bahsediyorum. Doğrusu İbrahim Kalın’ı bu kitaptaki makalesiyle farkettim. İslam ile Batı arasındaki gergin ilişkileri konu edinen sıkı bir makaleydi. Bu kitabı Türkçeye çevirin. Bu kitapta Ulemanın modernizme karşı duruşunu inceleyen bir makale var. Makale yazarı, Eşref Ali Tehânevî’nin şahsiyeti üzerine yoğunlaşıyor ve oradan konuyla ilgili çözüm tesbitleri istihraç ediyor. Kitabı edite eden Joseph Lumbard ile Kahire’de karşılaştığımda ilaveli yeni baskı yapacağını söylemişti. Kendisi Müslüman ve sufî bir şahsiyet. Kahire’de bir sempozyumdaydık. İkinci gün kalktı ve “Kahire’deki bir Şazelî Tarikatı şeyhine gidiyorum istersen sen de gel” demişti.

Ben bu Perennialism felsefesini reddetmeden önce anlamaya çalıştım. Muğlak bir felsefe… Bunu savunanların dahi vâfî bir şerhi yok. Cenevre’de bir sempozyumda şu an Harward Üniversitesi’nde ilahiyat hocası olan Janet Smith adında bir kadınla tanıştım. Kadın, Seyyid Hüseyin Nasr hayranıydı. Nasr için kendi ifadesiyle “İslam düşünce devi” diyordu. Dedim ki “sana katılıyorum ama bu Perennialism mevzusu çok anlamsız.” “Hah işte, benim de problemim bu” dedi. “Ama” dedi, “biz Hıristiyanlar da dinin modernizme ve sekülerizme karşı koyuşu konusunda Nasr’ın yazdıklarından çok yararlanıyoruz.” Fakat bu Perennialism meselesi suyu bulandırıyor. Bence bu felsefenin revaç bulmasının bir sebebi de şu: Modernizm ve sekülerizm bütün imkânlarıyla dinin üzerine çullanıyor. Bunu yaparken dinleri birbirinden ayırmıyor… Dolayısıyla yekvücud bir din cephesi oluşturmak gerekiyor. Dinlerarası çatışma, düşman cephe olan modernizmi ve sekülerizmi güçlendiriyor. İşte bu konjonktür birçok insanı Perennialism felsefesi ya da dinelerarası diyalog gibi saçmalıklara itiyor. Yani stratejik bir konuşlanma olmakla birlikte yine de İslamî açıdan A’sından Z’sine merdud bir durum.

İngiliz Anglikan kilisesi, George Town Üniversitesiyle birlikte Nisan ayında Doha’da bir sempozyum düzenledi. Bu sempozyumu her yıl başka bir ülkede düzenliyorlar. Benden de bir tebliğ sunmamı istediler. Konu “Dinlerin Dua ve İbadet Anlayışları” idi. Müzakere sırasında dedim ki “bana göre İslam en sahih dindir. Bir Hristiyan da gerçek Hristiyan’sa kendi diniyle ilgili olarak aynı kanaatte olmalıdır. Çünkü bütün dinlerin eşit olduğuna inanırsam benim Müslümanlığımın ne anlamı kalır? Ben Müslümanım çünkü vahiy ve aklım bana bu dinin en son ve en kâmil din olduğunu söylüyor. Kur’ân, “Allah indinde tek din İslam’dır” diyor. Siz de Hristiyan olarak dininizin en sahih din olduğuna inanıyor olmalısınız. Bana göre yanlış inanıyor olabilirsiniz veya size göre ben hata içinde olabilirim ancak siz bu şekilde iman etmedikçe Hristiyan olamazsınız ve Hristiyanlığınızın bir anlamı olmaz. Aynı şekilde ben de İslam’ın en üstün din olduğunu kabul etmedikçe Müslümanlığımın anlamı kalmaz.

Dolayısıyla Karl Barth doğru bir yerde durmaktadır. Her dindar insanın duruşu o şekildedir. Çünkü “her dindar kendi dininin en üstün din olduğuna inanır/inanmalıdır” der. Çay arasında birçoğu yanıma gelip dedi ki “aslında hepimiz böyle düşünüyoruz ama bunu açıklayacak kadar cesur değiliz.”

Ömer Faruk Tokat: Muhterem hocam, Rıhle Dergisi bu sayısında İslâmî ilimler, müfredat, epistemoloji, İslamî bilgi usûlü, İlim-Ahlâk-Edep ilişkisi, Din-İlim ilişkisi-marifet, eğitim ve öğretim, edep ahlak, kafa eğitimi, kalp eğitimi, ruh eğitimi, ilim irfan anlayışımız vb. konuları ele alacak. Sizinle bu konular etrafında röportaj yapmak istiyoruz.

Din Muhammed: Özellikle Arap dünyasında ilmî seviyenin çok geri olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Bu gün din hakkında konuşan, alkışlanan, halkların kendilerine meyl ettiği, kendilerine âlim denen kişilere, davetçilere bakın… İlim diye ortaya koydukları hususlar bu dinin elif-bâ’sı… Namaz, oruç, hacc, uyandığınızda hangi duayı okuyacaksınız, cin ve şeytandan kendinizi nasıl korursunuz vb. başlangıç seviyesinde meseleleri gündem ediyorlar. Bu bölgede, Din ve dünya işlerine, akide konularına dair felesefî düşünce, ilmî ve fikrî analiz ararsanız neredeyse yok gibidir. Modern dünyayı anlama çabası, ciddî ilmî ve felsefî çözümlemeler üretmek gibi bir ihtiyacın hissedilmediğini mülahaza etmek çok kötü. Körfez ülkeleri zengin olduğu için Arap dünyası üzerinde ciddî bir etkisi var. Doğrusu Körfez toplumlarında dinî düşünce seviyesi mesuliyet düzeyinde değil. Dolayısıyla işimiz zor. Arap toplumlarında fikrî ve modern meselelere kafa yoran kimseler İslam düşüncesinin temel dinamiklerine vakıf olan kişiler değil. Hasan Hanefî, Muhammed Arkoun, Nasr Hâmid Ebu Zeyd, M. Âbid el-Câbirî gibi isimlerin ciddi bir etki alanı var.

Ömer Faruk Tokat: Bu ülkelerde egemen olan neo-Selefî anlayışa rağmen bu saydığınız isimler bir tesir alanı oluşturabilmişler mi?

Din Muhammed: Bildiğiniz üzere, Neo-Selefilik akla hitap etmez. Dolayısıyla akılla temas kurmak isteyen Arap entellektüeller sahaya indiklerinde az önce saydığımız isimleri karşılarında buluyorlar. Aklı devre dışı bırakmak ve yobazca bir kabalığa tutunmak, birçok insanı bu modernist akımların kucağına itiyor. Denge alanı oluşturabilecek, akla ve vicdana hitap eden, dini ve çağı idrak eden itidal ve istikamet ehli kimseler maalesef bu bölgede çok yok. Bu yüzden ben Arap dünyasıyla ilgili çok ümitvar değilim. Çünkü Arap dünyası özel bir durumu yaşıyor. İslam dünyasının bu bölgesinde bir ayetin ya da bir hadisin manasını anlamak istiyorsanız ya da bir konuyla ilgili fıkhî hükmü bilmek istiyorsanız aradığınızı bulabilirsiniz ama İslam toplumları ve yaşadığı sorunlar, modern uygarlık ve sorunları, etrafımızda cereyan eden hadiseler karşısında nasıl bir tavır takınacağımız vb. sorunlara cevap arıyorsanız sukut-i hayâle uğrarsınız.

Ömer Faruk Tokat: Hocam biraz fazla karamsar bir tablo çizmiyor musunuz? Mesela Arapların çok methettiği, hatta “fakihü’l-felsefe” gibi lakaplarla andığı Tâhâ Abdurrahman hoca var… Farklı ülkelerde fıkıh konseyleri, ulema birlikleri vb. çalışmalar var.

Din Muhammed: Bakın, karamsarlık İslam’ın ve Müslümanların hususiyetidir. Evet Müslüman daima iyimser olmalı çünkü sonuçta ümidini hiçbir zaman kaybetmeyecektir. Beyne’l-havf ve’r-racâ çizgisi yani. Korku, ümidin aracıdır. Kur’ân bize لا تيئسوا من رحمة الله der. لا تقنطوا من رحمة الله der. Benim söylediğim ise şu: Bu çağın sorunları çok fazla ve bunların üstesinden gelmek çok kolay değil. Öyle gözüküyor ki bu durumu bir dönem daha yaşayacağız. Çünkü her şeyin tersyüz olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Batı tarihinde kadim felsefe, aydınlanma dönemi felsefesi, modern felsefe gibi dönemlendirmeler var. Bizde böyle bir şey yok. Belki “Müslümanlar şu dönemde şu konuları tartışmışlar” diyebilirsiniz ama İslam felsefesi dediğiniz şey her zaman İslam felsefesidir. Hususiyetleri aynıdır. Aslî hususiyetlerinin değişmesi mümkün değildir; her dönemde aynıdır. Çünkü İslam, vahiy üzerine kurulu bir dindir. İctihadât alanında yapılan ictihaddır dönemden döneme değişiklik gösteren. Yoksa aslî hususiyetler sabit ve yerleşiktir, değişmezdir. Diğer düşünce sistemleri gibi değildir; Hint felsefeleri, Batı felsefeleri, Çin felsefeleri esas itibariyle de beşer ürünü olduğu için ve zamansal ve mekânsal durumlara göre değişiklik gösteren beşer unsuru, bu felsefelerin temel dinamiği olması sebebiyle, dolayısıyla da insanın ve çevresinin, zamansal ve mekânsal durumları değiştikçe düşünce üslupları da değişiklik gösteriyor kaçınılmaz olarak.

Mesela sizin soruda işaret ettiğiniz epistemoloji sorunu beşeri sistemlere ve düşüncelere özgüdür. Müslümanın epistemoloji sorunu olamaz. Çünkü Müslüman olarak senin sisteminde epistemoloji açık, mukarrar ve sabittir. İslamî olan her şeyin aslı vahiydir. Bu hususiyet mevcut modern epistemolojik teorilerde ve modern Batı düşüncesinde yoktur. Çünkü çağdaş Batı düşüncesi kendisini vahyi red üzerine kurgulamıştır; vahyin bilgi kaynaklarından bir kaynak olmadığı tezi üzerine konuşlandırmıştır. İslam’ın epistemolojisi Nesefî Akidesi’nde belirtildiği üzeredir. Kanaatimce Nesefî Akidesi ya da Şerhu’l-Akâid’in mukaddimesi İslam’da bilgi felsefesinin hülasası kabul edilmelidir. Hâlbuki çok basit ifadelerdir ama o ifadelerin ayrımına inerseniz üzerinde yüz sene konuşacağınız ve yüz cilt kitap yazacağınız malzeme bulursunuz fakat sonuçta yüz ciltte yazdığınız şeyin hülasası el-Akâidü’n-Nesefiyye’nin o ibarelerinden başka bir şey olmaz. O ibare şudur:

حقائق الأشياء ثابتة والعِلْمُ بـِـهـَا مُتَحقـِّـقٌ خلافاً للسوفسطائية. وأسْـبَابُ العِـلْـمِ للخَلْقِ ثَلاثَةٌ: الحَوَاسُّ السَّلِيمَةُ، وَالخَبَرُ الصَّادِقُ، وَالعَقْلُ.

Akâidü’n-Nesefiyye daha sonra ilham konusuna temas eder ve onu umumî değil, hususî/sınırlı bilgi kaynağı kabul eder. İslam’da herhangi bir ilmî husus mutlaka buradaki ilkeye/felsefeye bağlı kalmak durumundadır. Çünkü başka bir ilke yoktur. Kalkıp “biz yeni bir epistemoloji geliştiriyoruz” demek çok anlamsızdır. Bunu söyleyen Batılı biriyse itirazımız olmaz. Çünkü onlar sürekli deniyorlar. Her dönemde farklı bir epistemoloji deniyorlar. Birinde başarısız olunca ötekini deniyorlar. İslam ise böyle değil. Ama sorun şu: İslam’ın kavramları ve usulleri genişledi ve Müslümanlar epistemolojik çözümü egemen Batılı paradigma içinde aramaya kalkınca sıkıntıya düştü. İslam’ın belirlediği marife/bilgi kaynaklarını sağlıklı şekilde kullanamıyorlar. İslam’da akıl mutlak özgür değil; vahye tâbidir. Akıl, havâss/duyular aracılığıyla çalışır. Duyular tek başına bilgi üretmez. Batıda rasyonalizme karşı ortaya çıkan sentimentalist (duyucu) ve salt-deneyci deneyimler İslam düşünce sistemi içinde varlık gösteremez. Duyular olmadan akıl bilgiyi nasıl üretecek? Ya da akıl olmadan duyular bilgiyi nasıl üretecektir? Bu yüzden Müslümanlar deneyden, müstakil bir yöntem olarak bahsetmezler; aksine duyuların araçsal tarafına vurgu yaparak onlardan araçlar ya da sebepler olarak bahsederler. Bize göre akıl bile araçtır/sebeptir. Çünkü İslam bilgiyi Allah’a hasreder; Bilginin kaynağı da Allah’ın indindedir. Onu elde etmek ise ya vahiyle, ya akılla ya da akılla birlikte duyularla olur. Müslümanlar, akıldan uzak duyuyu ya da duyudan uzak aklı bilgi kaynağı olarak tasavvur etmez. Yani İslam bu yönüyle tamamıyla özgündür. Batılı zihnin üretip çözdüğü sorunlar, onlardan kiralanan kavramlar ve mefhumlar var ve sen kalkıp kendi sorunlarımızı bu kiralanan kavramlarla çözmeye kalkarsan boşuna uğraşırsın ve bu uğraşın bâtıl bir uğraşı olur. Dolayısıyla, Taha Abdurrahman’ın önerdiği “İslamî Modernizm” kavramı havada kalır. Ayrıca bizim İslam içinde böyle bir kavram inşa etmemize gerek yok. Çünkü İslam’da olan her şey mutlaka Kitap-Sünnet kaynaklı olmalıdır. Bu, her çağ ve zeminde uygulamaya kâbil olan İslam’ın hususiyetidir. Taha Abdurrahman’la görüştüm… Benim hocalık yaptığım Katar Üniversitesine gelmişti. Bence Taha Abdurrahman da modernist ancak o, dinle savaşmayan bir modernizmin peşinde. Ayrıca radikal modernistlerle Müslüman mütefekkirler arasında bir köprü inşa etmeye çalışıyor. Sanki, modernizmi dinî düzleme yaklaştırmak istiyor ki bu merdud bir iş. Evet güzel şeyler de söylüyor ama gerçek mütefekkir, kendisine gündem dayatılamayan kişidir. Egemen gündeme zihnini teslim edersen moderniteyi mutlaklaştırma yanlışlığına düşersin.

Ömer Faruk Tokat: Hocam siz İslam dünyasındaki fıkıh konseylerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Din Muhammed: Biz bir tek ümmetiz ve tek dinimiz var. Ben İslam dünyasındaki fıkıh konseylerini anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü biz sadece bir tane fıkıh konseyine muhtacız. Zira, mesela Cidde’deki Fıkıh konseyinin Suud kralının istemediği bir fıkhî karar alması mümkün değil. Mısır’daki fıkıh konseyi de aynı şekilde… Bulundukları ülkelerin yönetimlerinin istemediği fıkhî kararları çıkaramıyorlar.

Ömer Faruk Tokat: Hindistan Fıkıh konseyi?

Din Muhammed: Çünkü Hindistan Müslüman bir devlet değil ve bu yüzden Müslümanların bu tür işlerine pek karışmıyor. Bu yüzden Hindistan Fıkıh Konseyi’nin fetvaları kanaatimce diğerlerinden daha sağlıklı. Çünkü onların “sultanı/kıralı” hoşnut etme gibi bir dertleri yok. Ancak bu insanlar fakir olduğu için bazı çalışmalarını Suud ve Körfez ülkelerindeki kimi kurum ve kişilere finanse ettiriyorlar. Bu da onların bazı konularda ihtiyatlı davranmasını gerektiriyor. Yani “sana karşı konuşmuyorum en azından susuyorum” tavrı zaman zaman gözlemlenebiliyor.

Ömer Faruk Tokat: Hocam ayrıca “İslamî epistemoloji” kavramını da konuşalım isterseniz.

Din Muhammed: Bakın benim bu tür hususlarda şöyle bir temel yaklaşımımım var: aynı muhteva ile Kur’ân-ı Kerim’in diline çeviremediğimiz herhangi bir kavram İslamî bir kavram olamaz.

Ömer Faruk Tokat: “İslam düşüncesi/fikir” sizin bu ölçünüze uyuyor mu? Çünkü biz İslam İlim ve Kültür tarihinde fakih, mütekellim, filozof vb. nitelemelerle karşılaşıyoruz ama mütefekkir yok.

Din Muhammed: Çünkü o zaman mesela fakih, aynı zamanda mütefekkirdi. Fakih müctehiddir, mütefekkirdir. Fikr, Kur’ânî bir kavramdır. Yani Kur’ân bazı ayetlerinde, insanı fikrî ve zihnî faaliyete çağırır ama bunun usul çerçevesi içinde yani vahiy ve akıl dairesi içinde yapılmasını ister… Fakat şimdi çok yaygın, hatta tartışılmaz olarak görülen demokrasi kavramına bakın. Hâlbuki demokrasi bir saçmalıktır. Ben bunu 2009 yılında Amerika’da Wisconsin Üniversitesinde verdiğim “Demokrasi ve İslam” başlıklı konferansımda da söyledim. Dinleyenler üniversitenin öğrenci ve hocalarıydı. Demokrasi şirktir dedim. Birçok aydın ve entelektüel demokrasinin İslam’a uygun olduğunu söylemeye çalışır ve hatta şûrâ ilkesini demokrasiye indirgeme gayretkeşliği içine girer. Hâlbuki şûrâ ile demokrasi arasında hiçbir ilişki yoktur. Çünkü demokrasi bir kavram, bir anlayış ve bir felsefe olarak, İslam’la asla uyuşmaz. Demokrasi halka karar verme hakkı verir, İslam ise vermez. Mesele bu gün Türkiye’de halkın çoğunluğu içkinin caiz olmasını istese, bu talep demokrasiye göre meşrudur ama İslam’a göre asla. Nitekim bu gün bazı toplumlarda, demokrasi adına eşcinsellik meşru görülüyor ve eşcinsel evlilikler yapılıyor. İslam’ın böyle bir şeyi kabul etmesini tasavvur edebilir misiniz? Çünkü İslam’da yasama hakkı yalnızca Allah’a ve -mecazî anlamda- Allah Rasûlü’ne aittir ve parlamento dediğimiz kurum tartışmasız olan bu esas çerçevesinde hareket eder. Yani parlamentonun vazifesi bu esası uygulamak ve hakkında nass bulunmayan yeni meseleleri bu esas (Kur’ân ve Sünnet) çerçevesi içinde çözmektir. Yani parlamentonun hakiki anlamıyla yasama yetkisi yoktur. İctihad bile, bir meselede Allah’ın hükmünü anlama çabası demektir… Bir sorunla ilgili Kur’ân ve Sünnet’in tavrını gücümüz nisbetinde ve bize verilen kudretle tesbit etme çabasıdır. Yoksa asli anlamıyla bir yasama faaliyeti değildir. Hatta Rasûlullâh Efendimiz’in bile yasama hakkı hakiki anlamda değildir; Biricik yasama mercii Allah Sübhânehû’dür. Halkın %99’u dinde kesinlik ifade eden bir meseleye muhalefet etse ve sadece % bir o meseleyi desteklese biz sadece o %1’in hakk üzere olduğunu ikrar ederiz. Çünkü bu durumda sadece o %1 Kur’an ve Sünnet’in kesin ahkâmına uygun hareket etmiştir. Ama demokrasi böyle yapmaz. İnsan özgürlüklerine ve seçimlerine saygı duymak gibi şeylerden bahseder. Hâlbuki İslam’a göre insan kafasına göre bir hayat tarzı seçemez; seçtiği o tarzın Kur’ân ve Sünnet’e muhalif ya da muvafık olması belirleyicidir. Demokrasi ve İslam arasında bu ihtilaflar ve kabuller varken siz Arapça’da demokrasi kelimesini karşılayan bir kelime bulabilir misiniz? Arapçada da “demokrasi” deniyor. Şûrâ ise demokrasiyle ilgisi olmayan bir kavram. Şûrâ, ilim ve fikir erbabıyla, ehlü’l-halli ve’l-akd, ehlü’r-ra’yi ve’l-fıkh ile istişare etmek demektir. Demokrasi bu mudur? Demokrasi “number game (sayı oyunu)”dur. 51’in karşısında 49… Bunun İslam’la bir ilgisi olamaz.

Şöyle bir mesele var: Diktatör düzenlerle yönetilen birçok Müslüman toplumda, bu baskıcı ve zorba yönetimlerden kurtulmak için geçici bir çözüm olarak demokrasi bir ara çözüm olabilir. Bu başka bir mesele… Bunun böyle olması demokrasinin, İslam’a uygun olduğunu göstermez. Bu yüzden demokrasiyi Arapçaya çeviremiyorsunuz. Rasûlullah (s.a.v),

“Ben sizi, gecesi de gündüzü gibi aydınlık beyaz bir yol üzere bıraktım. Bu yoldan ancak helâk olanlar sapar.” Yani bizde muğlak hiçbir şey yoktur; her şey açık ve nettir. Aslında mesele kolay ama bizim dışımızdakiler zorlaştırdığı için biz de zorlaştırıyoruz. Yani kâfirleri taklit etme hastalığı bu… Onlar epistemoloji problemini konuşuyorlar… Doğru… Bu onlar için çok girift bir mesele ama kalkıp biz de epistemolojik krizden falan bahsediyoruz. Bu taklit ve teşebbüh hastalığı bizi öyle bir sarmalamış ki “epistemoloji” kavramını kullanmaktan zevk alıyoruz. Merdud bir kompleks hali yani. Marife, Masâdiru’l-marife, vesâilü’l-marife demekten imtina eder olduk… Nedense epistemoloji bize daha cazip geliyor. Bizi her tarafımızdan sarmalamış olan bu aşağılık kompleksinden kurtulmamız lazım. Yani İslam dünyasında her şey ters yüz olmuş durumda. Mesela şimdi bir sorun hakkında düşünülüp çözüm arama faaliyetine girişildiğinde ne yapılıyor? Bir çözüm buluyoruz ve sonra bulduğumuz bu çözümü Kur’ân ve Sünnet’e onaylatmaya götürüyoruz; Kur’ân ve Sünnet o çözümü onaylamazsa nassın tarihsel olduğu vb. tezler ileri sürerek onu değiştirme teşebbüsünde bulunuyoruz. Hâlbuki öncelikle Kur’ân ve Sünnet’ten hareket etmek gerekiyor. İslam ve onun peygamberi, nefislerimizi Kur’ân ve Sünnet’in kabullerine göre şekillendirmemiz için gönderildi. Yoksa Kur’ân ve Sünnet’i kendi kabullerimiz doğrultusunda şekillendirmek için değil… Ama modern zihin, vahye ve peygambere muhtaç değilmişçesine hareket ediyor. Bu tersyüz olmuş durumu ıslah için öncelikle zihinlerimizi Batı etkisinden kurtarmamız gerekiyor. Çünkü Batı, kültürümüz ve düşüncemiz üzerinde çok fazla egemen. Kendi gelenek ve kültürlerini muhafaza etmeye çalışan toplumlar bile fikrî açıdan, Batı felsefesi ve düşünce ekollerinin etkisi doğrultusunda varlık gösterebiliyor. Öncelikle bu kirli bilgi egemenliğinden kurtulmamız gerekiyor. Nereye gidilecekse gidilsin mutlaka Kitap ve Sünnet’ten hareket etmeye insanları alıştırmamız lazım. Bu ise senin soruda ifade ettiğin ruh terbiyesi ile mümkün. Dolayısıyla İslam dünyasında ruh terbiyesini gözardı eden bütün ıslah projeleri başarısız olmaya mahkûm olacaktır. Yaşadığımız sorunlardan ve krizlerden ancak ruh terbiyesi/eğitimi ile yani tasavvufla kurtulabiliriz. Tasavvuf ise başından sonuna edeptir. Allah’la ilişkilerde edep… Allah’la ilişkileri edep çizgisi üzerine oturan insanın mahlûkatla ilişkisi de aynı çizgi üzerine oturur. Tasavvuf, hayatın tüm alanlarına dair bir ahlak manzumesidir. Seninle ilişkilerimdeki edebim, mutlaka Allah’la olan edebimden kaynaklanmalıdır. Ruh eğitimi modern İslamcı söylem içinde bütünüyle terkedilmiş bir alandır. Modern İslamcı ideologlar ve söylem sahipleri eğitimin her türüyle ilgili bir şeyler önerirler ancak bizim için varoluşsal önemi haiz ruh eğitimiyle ilgili hiçbir öneride bulunmazlar. Bu gün yaşadığımız bu tersyüz oluşlar ve krizlerin başladığı zamanla, modern İslamcıların tasavvufla savaşmaya başladıkları zaman arasındaki paralelliğin tesadüfî olduğunu kim iddia edebilir? Yani tasavvufa savaş açıldığı andan itibaren her alanda kriz yaşamaya başladık. Bizim için hayatî ehemmiyeti haiz olan edep ve ahlakı kaybettik. Mesela bundan yüz sene önce İslam toplumlarında böylesine, yüzlerce İslamî cemaat ve hareket yoktu. Ruh eğitim merkezleri olarak tarikatlar vardı. O zaman bütün İslam toplumları âdâb ve ahlâk ilkelerine sıkı sıkıya bağlı idiler. En azından şu an yaşadığımız durumdan daha sağlıklı bir durumu yaşıyorlardı. Bu gün davet alanında bunca imkâna, bütün medya araçlarına ve davetle ilgili kolaylaştırmalara ve onca davet faaliyetine rağmen vâkı bize, toplumların ahlâkî çöküşe doğru hızla sürüklendiğini söylüyor. İslamî hareketler bile siyasî partiler gibi çalışıyor; hedeflerine ulaşmak için yeri geldiğinde haramlar alanına girmekten imtina etmiyorlar. Bu yüzden ruh eğitiminin, varoluşsal hareket noktamız olması gerekiyor. Çünkü insan Allah’la ilişkisini ve Allah karşısındaki konumunu ruh eğitimiyle sahihleştirebiliyor. Sûfîlere “tarikatın başı nedir?” diye sorduğunuzda size “yolun başı tevbedir” diyeceklerdir. Yani işe tevbe ile başlanıyor. Tevbe ne demek? Tevbe öncelikle nefsi ıslah etmek ve Allah Sübhânehû ve Teâlâ ile barışmak demektir. Tevbe ile işe başlayan kişinin nihâî hedefi –sûfîlerin ifadesiyle, nihâî makam- rızadır… Allah Teâlâ’nın rızası. Sıdk, ihlas vd. aşamalar orta menzillerdir. Esas hedef, Allah Teâlâ’nın rızası. Dolayısıyla insan bu hasleti –Allah’ın rızasına ulaşma hedefini- tahakkuk ettirebilirse, vardığı o makamda artık o kişi münafıklık yapmayacaktır, yalan söylemeyecektir, aldatmayacaktır vs. Bütün ahlâkî erdemleri kuşanacaktır.

Ruh terbiyesi insanın kendine güvenini sağlayan en hayatî eğitimdir. Çünkü ruh terbiyesi, insanı Rabb’ine bağlar. Dolayısıyla ruh terbiyesiyle Rabb’ine bağlanmış kişi hiçbir şeyden korkmaz. Çünkü o kimse Allah’tan başkasının rızasını istemez. Şimdi insanlar Batıya gidiyor ve orada mücamele yapıyorlar ya da doğuya gidip mücamele yapıyorlar. Yani kişinin, Allah’ın rızasını arkaya atması gibi bir tehlikeli konum. Yani insanın kendine güven hissetmesi için büyü falan gerekmiyor. Mesele çok açık: Ruh terbiyesi. Geçmiş âlimlerimiz bunca işi nasıl yapmışlar? Bizim ne eksiğimiz var? Çünkü dünyadaki konuşlanışımız sorunlu.

İslam dünyasında yaşanan ilmî ve epistemolojik sorunun temelinde bence ulema sorunu var. Latin atasözünde işaret edildiği üzere, “Corruptio optimi pessima”. Şöyle tercüme edebiliriz: “En iyinin yozlaşması, olabilecek en kötü şeydir.” Bütün toplumlarda “en iyi”, ulema ve mütefekkir sınıfıdır. Çünkü insanları onlar yönlendirirler. Dolayısıyla onlar bozulduğunda her şey bozuluyor. Nitekim Rasûlullâh (s.a.v) de, “İnsanlardan iki sınıf düzelirse insanlar da düzelir ama bu iki sınıf bozulduğunda insanlar da bozulur. Bunlar: ulema ve ümeradır” buyurur. Niçin böyle bir yozlaşmaya tanık oluyoruz? Çünkü âlim – istisnaları bir tarafa bırakılırsa- şöhret ve zenginlik peşinde… Önündeki kalabalıklara bakıyor ve onları razı etmeye çalışıyor… Âlemlerin Rabbi’ni razı etmeyi unutuyor. Bu yüzden Kitap ve Sünnet aracılığıyla iman ettiği şeyi söylemiyor aksine kendisini seven ya da sevmeyen insanlara göre bir tavır belirliyor. Âlim, Allah’ı razı etme endişesi içinde olmalı… Durumları, şartları, yöneticiyi, kamuoyunu vs. razı etme peşinde olmamalı. Bu sebeple, -az önce de söyledim- Fıkıh konseyleri bidattir. Çünkü her konseye içinde kurulduğu devlet hükmediyor ve bu yüzden konsey, devletin zıddına fetva isdar edemiyor. Suud’daki konsey, Suud hükümetinin; Kuveyt’teki konsey, Kuveyt devletinin, Mısır’daki konsey, Mısır anayasasının zıddına fetva yayınlayamıyor. Hâlbuki biz bir tek Ümmet olarak, tek Kur’ân’a ve tek misyona inanan insanlar olarak bütün İslam toplumlarını temsil eden ve hiçbir beşerî gücün kendisi üzerinde egemenlik kuramadığı bir tek konseye ihtiyacımız var. Benim bu fıkıh konseylerine üye hoca arkadaşlarım var. Mesela Suud devleti bir şey istiyorsa bunun aksine bir konum belirleyemiyorlar. Çünkü konsey üyeliğini kaybetmek istemiyor… Bedava umre hakkından mahrum olmak istemiyor. İşte “En iyinin yozlaşması” dediğimiz şey bu. “Zelletü’l-âlimi zelletü’l-âlem (âlimin ayağı kayarsa, âlemin ayağı kayar)”. Bu gün yaşanan bu… Niçin? Çünkü ilimle amel arasında tefrika oluşturuldu. İlim tarihimizde, mesela bir âlimden daha fazla bilgisi olan başka bir âlim olurdu ama o zaman ilmi takva ile bağlarlardı. Fetva ve Takva kavramları birbiriyle çok irtibatlı kavramlardı. Mesela birini şeyhülislam seçiyorlar… fakat belki ondan daha bilgili başka âlimler var… Bu makam için sadece ilim değil; başka erdemler de gözetiliyordu ki ahlâk ve sülûk bunların başındadır.

Ömer Faruk Tokat: Hocam söz buraya gelmişken İslam’da ilmin hedefini de konuşsak… Son zamanlarda hususen akademik ortamlarda “ilim, ilim içindir” gibi bir anlayış peyda oldu. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Din Muhammed: Bu bir bidat… Bu saçma bir yaklaşım. İslam’da “ilim, ilim içindir” gibi bir yaklaşım yok. Bu seküler bir yaklaşım. Aksine ilim, amel için, ıslah için ve te’dîb içindir. Kısacası ilim ahlâk içindir. İlim daima ahlâkî boyutla ilişkili olmalıdır. Hz. Rasûlullâh (s.a.v) “Ben sadece mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurur. Allah Teâlâ, Âl-i İmrân 18’de, “Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şahiddir. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle şahiddir (ki O’ndan başka ilah yoktur. O), azizdir, hâkimdir” buyuruyor. Allah’a iman ilimle başlıyor. İmandan sonra Kur’ân ve Rasûl, “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa şöyle yapsın” kalıbında defalarca mekârim-i ahlâkı tavsiye ediyor. İlim tek başına erdem ifade etmez; amelle irtibatlı olmadıkça ve maksadı amel olmadıkça… Allah Teâlâ, Fâtır 28’de, “Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar” buyurarak ilmi temel meseleye bağlamıştır. Bundan dolayı fetva hep takva ile birliktedir. Kadim ulema takvası olmayanın fetvasına itibar etmezdi. Bu yüzden salah, fazilet, takva ve ilim sahibi birinin küçük yanlışlıklarını gördüklerinde şu hadisle –zayıf olmakla birlikte sahih varyantları vardır- amel ederlerdi: “Fazilet erbabı kimselerin küçük hatalarını müsamaha ile karşılayın.” Yani toplum içinde ilim ve faziletleri sebebiyle saygı duyulan kimseler kastediliyor. Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi büyük bir âlim… Şanı, şerefi ve şöhreti malum. Onun bir küçük hatasını gördüğünüzde onu insanlara yaymayın. Çünkü, bunu yayarsanız insanlar böyle değerli bir şahsiyet hakkında olumsuz şeyler düşünür. Yani insanın hissî ve ahlâkî boyutu gözetilirdi. Yoksa “Fazilet erbabı kimselerin küçük hatalarını müsamaha ile karşılayın” denmezdi. Bu günse tam paradoksal bir yerde duruluyor. el-Hikem sahibi İbn Atâullah İskenderî der ki: “Gönül kırıklığı ve pişmanlık getiren nice günah; kibir ve gurura sebep olan nice taattan hayırlıdır.” Bu anlayıştan, tasavvuftaki Melâmetiyye ortaya çıkmıştır. Sûfîliğin üzerine kurulduğu nefis mücahedesi, bütün ıslah projelerinin sahih başlangıç noktası olmalıdır. Yoksa bu çağda olduğu gibi olur; İslam dünyasında Cemalüddin Efgânî ve Muhammed Abduh’dan bu tarafa, yani yaklaşık yüz seneden beri ıslah projeleri üretiliyor/yürütülüyor. Yüz senede bir arpa boyu mesafe katedilebildi mi? Yüz yıldır ıslah kelimesini ağzımızdan düşürmüyoruz… Bir milim ilerlemek bir tarafa, yüzlerce mil geri gittik. Çünkü modern dönemdeki bu ıslah projesinin ilham kaynağı Batıydı. Yani Batı bizi yönlendirdi ve biz bunun farkında olmadık, hala da değiliz. Dolayısıyla bir ıslah projesi yürütülecekse öncelikle İslam toplumlarına dinini, tarihini, medeniyetini ve geleneğinin gücünü farkettirmek lazım. Gelenek denilerek küçümsenen o ilmî ve kültürel miras, geçmiş Müslümanların hayatlarını ve kurdukları medeniyeti insanların bilebilmesi ve Müslümanların özgüven kazanabilmesi için çok önemlidir. Bu mirası ve birikimi bilmez ve takdir edemezseniz Avrupa’ya gidip yalan söylersiniz… Mesala “İslam ve Hıristiyanlık çok farklı dinler değildir” gibi talihsiz sözler edersiniz. Doha’da bir diyalog toplantısındaydım. “Diyalog Hristiyan, Yahudi ve Müslümanlar arasında mümkündür” deyip duruyorlardı. Onlara dedim ki: “Siz şu anda tuhaf bir dil kullanıyorsunuz. Yahudi ve Hıristiyanların durumu faklıdır… Onların hususî bir durumu vardır” gibi laflar ediyorsunuz. Diyalog toplantılarının çerçevesi genişleyip işin içine Budist ve Hindular da dâhil olunca nasıl bir dil kullanacaksınız? Ne diyeceksiniz? Budist ve Hindulara “Siz Hıristiyan ve Yahudilerden daha aşağı bir kasttasınız” mı diyeceksiniz? “Yahudi ve Hristiyanların bizdeki yeri farklı, zira onlar Ehl-i Kitap… Sizse ey Budist ve Hindular sizin yeriniz ise şöyle böyle” şeklindeki dili bırakın. Dürüst olun. Kur’ân, Yahudi ve Hıristiyanları da “küffâr/kâfirler” olarak niteliyor… Mâide 73’a bakın: “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler elbette kâfir olmuşlardır” buyuruluyor. Yani onların Ehl-i Kitap olması, müşrik ve kâfir olmalarını engellemiyor. Müslüman, her zaman doğruyu söylemelidir. Bazen pazarın sana açık olmadığını görürsün… Senin söyleyeceklerinin piyasa şartların uymadığını farkedersin… Bilirsin ki insanların çoğu senin sözlerini tasdik etmeyecektir. Bütün bu şartların rağmına iman ettiğin ve inandığın şeyleri olduğu gibi aktarman gerekir. Nasr der ki: “Hakk sözün tesirini basit görme”… Hiç kimse kulak asmasa bile sen hak sözü söylemeye devam edeceksin. Çünkü hak sözün kendine özgü bir gücü vardır ki bu gün işlemezse bile yarın mutlaka işleyecektir. Dolayısıyla münafıklık yapmayacaksın ve doğru bildiğini söyleyeceksin. Bunu yapabilmek, bu ruh halini ve güvenini yakalayabilmek, az önce sûfîlerin nihai hedefi olarak temas ettiğimiz “Allah’ı razı etme” makamına ermeğe bağlıdır. Yalnızca Allah’ın rızasını gözetmeyi öğrenen, başkalarını razı etmek gibi bir derdi olmayan kimse ancak, bireysel ve toplumsal devrim yapabilir. Doğrusu, değişim için değişim İslam’da matlûb bir şey değildir. Modern dönemde şu ayet anlam mecrasının dışında kullanılıyor… Herkesin dilinde olan Ra’d 11 âyetini kastediyorum: “Allah bir kavme verdiğini, o kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez.” Yani Kur’ân diyor ki: Siz şu an iyi bir durumdasınız. Siz kendinizi değiştirmedikçe, Allah’la olan konumunuzu değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmez… Yani şu an içinde bulunduğunuz nimeti sizden almaz.” Ama şimdi şöyle anlaşılıyor: “Evet kendimizi değiştirmeliyiz ki Allah bir değişimi bize lütfetsin.” Böyle anlıyorlar. Nakib el-Attas diyor ki: Bu âyet şunu demek istiyor: Sen Akide ve Şeriat yolu üzerinde yürümeye devam et. Değiştiğin anda Allah da değiştirir. Allah bir kavimdeki nimetleri, istikrarı ve erdemleri değiştirmez onlar kendilerini değiştirmedikçe… Sen şu anda Müslümansın ve Allah Teâlâ sana ikramda bulunuyor. Ya da şöyle diyelim. Hz. Rasûlullâh mevcut… Sahâbe mevcut… Her şey yolunda devam ediyor. Ancak Müslümanlar imanın iktiza alanından yavaş yavaş çıkmaya başladıklarında, bu çıkış oranında vakıada da bir değişim oluyor.

Ama şu an bu ayetten hareketle deniyor ki: “Kendinizi değiştirin, ta ki Allah durumumuzu değiştirsin.” Hayır, içinde yaşadığımız değişiklik, bu kötü durum, bizim değişmemiz sebebiyledir. Dolayısıyla şu an tekrar o asla dönmemiz gerekir.

İnsanımıza tarihimizi, medeniyetimizi ve geleneğimizi, özellikle de ulemamızı tanıtmamız ve öğretmemiz gerekiyor. Ama bu gün duruma bakıyorsunuz, İslam dünyasında Selefî ve Vehhâbî hareketler peyda oldu. Sanki bütün işleri ulemayı küçük görmek ve basite almak. Yani tarihin üzerine sıçrayıp oradan, insanların kalbinde ulemayı saygın kılan ne varsa silip atmak istiyorlar. Evet modernistler de aynısını yapıyor ama neo-selefîler bunu Kitap ve Sünnet adına yaptıkları için tehlike arzediyor.

İkinci olarak insanımıza Allah’a itibar edip onun dışında hiçbir şeye itibar etmemeyi öğretmek gerekiyor. Bu da insana mütemadiyen âhireti hatırlatmayı gerekli kılıyor. Âhireti hatırlamak insanı istikamet üzere tutar. Bakın, Hz. Peygamber Efendimiz hepimiz için bir önder ve model. Allah Teâlâ, Ahzâb 21’de “Andolsun Allah’ın Elçisinde sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, (uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” Bu unsurlar oluşmadığında kişinin imanının ve amelinin faydası olmaz. Âhiret tefekkürü, Allah’a iman ve Allah’ı çok anarak O’nu razı etme hırsı/çabası insanı kâmil Müslüman kılıyor… Şartlar ne olursa olsun doğruyu söyleme hasletini insana kazandırıyor. Hakk uğruna baskı ve işkence gören hatta katledilen âlimler nerde, bu günkü ulemamız nerede… Günümüzde Arap ülkelerinde bazen şahit oluyoruz… Bir devlet başkanı bir âlimle bir konuyu istişare etmek istiyor. Başkan, hocanın söyleyeceklerini dinlemeye hazır olduğu halde bazen hocamız başkanın ne istediğini kestirmek için onun gözlerine bakıyor ve duruma uygun bir fetva veriyor… Hatta bazen başkan bunu istemediği halde o ortama göre fetvasını veriyor. Maalesef bu gün hepsi olmasa da ulema dediğimiz kimselerin cumhuru bu şekilde davranıyor… Sizdeki ilahiyatçı hocaları da biliyorum… Onlar da çok farklı değil. İşte islam dünyasının ve Müslüman toplumların ifsad sebebi de bu durum. Bu yüzden parçacı ıslah projeleri para ve enerji kaybından başka bir sonuç getirmeyecektir. Gerçek ıslah projesi, işe iman ve kalp ıslahından başlamalı ve Müslümanın hayata bakışını tashih etmeyi hedeflemelidir. Bu gün gerçek çatışma İslamî bakış açısıyla seküler bakış açısı arasında cereyan etmektedir. İslamî bakış açıcı vahiy ve âhiret üzerine kuruluyken seküler bakış açısı dünya ve çıkarlar üzerine kuruludur. İnsanlar çoğunlukla iyi niyetle yola çıkıp bir takım faaliyetler yapıyorlar ama bakış açısı problemi sebebiyle yani gayr-i İslamî zihniyetle yapıldığı için bu faaliyetler akim kalıyor… Bereketi olmuyor. Hâlbuki zihniyetlerinin İslamî olduğunu düşünüyorlar. Bu yüzden günümüz mütefekkirleri ve samimi Müslümanların, İslamî zihniyeti ve Müslümanca düşünme biçimini insanlara açıklamaları ve öğretmeleri gerekiyor.

Ömer Faruk Tokat: Hocam, tasavvuf, zühd ve âhiret merkezli bir hayat algısını öneriyorsunuz. Diğer taraftan “İslam Medeniyeti” denilen bir vakıa var. Zühd ve uygarlık… Birbiriyle çelişen şeyler değil mi bunlar? Zira zühd dünyadan el etek çekmek anlamında iken uygarlığın olabildiğince dünyevi bir karşılığı var. Tarihte şahit olduğumuz İslam Medeniyeti bir tür dünyevileşme midir?

Din Muhammed: Medeniyet, dünyevileşmek anlamına gelmez. Medeniyet toplumun kazanımlarından ve hareketinden meydana gelir. Mesela biz “Müslümanların Medeniyeti” dediğimizde Müslümanların bu hayattaki uğraşları sonucu ortaya çıkan ilmî, entelektüel, sanatsal, eğitim ve öğretimle, sağlık ve teknikle ilgili hâsıladan bahsediyoruz. Bu ise çok tabii bir durum. Yani burada “medeniyet karşısında konumumuz ne olmalı?” sorusu çok anlamlı değil. Çünkü medeniyet tabii bir durumdur. Medeniyet, bu Ümmet’in yaşadığının göstergesidir. Müslüman toplumlarını var olduğunun göstergesidir. Tabii ki medeniyet dediğimiz şeyin içinde de helal-haram dengesi var. Mesela modern uygarlık içinde bilim birçok konuda gelişme gösterdi… Tıp alanında daha önce bilinmeyen gelişmeler oldu. Bir şeyi yapmaya kadir olmam, o şeyi yapmam için tek meşru gerekçem olabilir mi? İşte burada helal-haram devreye giriyor. Mesela bu gün gelinden noktada klonlama mümkün. Klonlama yapma gücüne sahip olmam onu gerçekleştirmem için yeterli meşru gerekçe olabilir mi? Müslüman yaptığı her şeyde o şeyin hedefine bakar; ahlâkî, ruhî ve nefsî boyutlarını gözetir ve bundan sonra o şeyi yapmanın caiz olup olmadığına karar verir. Mesela bu gün Müslümanlar mevcut uygarlığın ve teknolojinin sahipleri olsalar ben âlimlerin klonlamaya cevaz vereceğini düşünmüyorum. Ama Batı dünyasında senin bir sorunda değindiğin gibi “ilim, ilim içindir” anlayışı hâkim olduğu için, işin âhlâkî ve terbevî cihetlerini dikkate almaksızın, dileyen klonlama yapabiliyor. Dolayısıyla Müslümanın medeniyetiyle Batılının uygarlığı farklılık arzediyor. Çünkü medeniyet, nihayetinde benim cühdümün sonucu olduğu için benim tabiatımı gösteren, şahsiyetimle ilgili bilgi veren bir şey. Ben kimim ve eşya u hadiseye nasıl bakıyorum? Medeniyet, bunları gösterir. Ayrıca medeniyet kaçınılmaz bir şey.

Tasavvuf ile medeniyet arasındaki ilişkiyi şöyle kuruyoruz: Tasavvuf, medeniyetin istikametini sağlıyor. Medeniyetin içindeki insanın, Allah’ın haram kıldığı alanda hareket etmesini ve o alana girmesini engelliyor. Ayrıca bu insanın ulaştığı medenî, ilmî ve teknolojik kazanımların hepsinin insanlığın yararına olmasını sağlıyor. Buluşlarının ve kazanımlarının Allah’ı, âhireti, ahlâkı ve bu dünyadaki sorumluğunu hatırlatan bir form ve muhtevada olmasını sağlıyor.

Mümin, bu dünyada neler yapmakla mükelleftir? Çünkü Müslümanca bakış açısına göre bu dünya bir istasyon. Dolayısıyla tren beklemek için istasyona ev yapmak zorunlu bir şey değil. Dolayısıyla tasavvufun gölgesi altında ve imanın rûhî boyutunu gözeterek oluşan İslam medeniyeti faydalı, pratik, gerçekçi ve müsrif olmayan bir medeniyet olmak durumundadır. Materyalist uygarlık ise israfçı olmaktan kendini alamaz… Yeryüzünde ebedî kalacakmışçasına… İlim, ilim içindir mantığıyla… Onun için bir şeyi bulmuş ya da gerçekleştirmiş olmanın övüncü kâfidir. Âlemlerin Rabbi ve O’na yakın olmak gibi bir derdi yoktur. “Yaptığı bu keşif, ortaya koyduğu iş kendisini ne kadar Allah’a yaklaştırmıştır ya da ne kadar O’ndan uzaklaştırmıştır?” sorusu onun için bir şey ifade etmez. Bu yüzden modern uygarlık ahlâkı öteleyerek bu günlere gelmiş ve fakat son dönemde bu hatasını anladığı için üniversitelerde her ilmî alanla ilgili ahlâk dersleri okutuyorlar… Tıp ahlâkı, ticaret ahlâkı, iş ahlâkı vd. Bunlar çok tuhaf şeyler. Çünkü tıp ahlâkı, ticaret ahlâkı gibi şeyler yoktur. Bunların hepsi tektir. Ahlâk ahlâktır ve bunun mucibince insan doğru, güvenilir, sadık, içten vs. olmalıdır. Sen yaptığın işte o ahlâka tâbi olursan mesele biter. Her alan için bir ahlâk icat etmek gereksiz… İşte bu panik durumu, modern uygarlığın, ahlâkı ne düzeyde zayi ettiğini göstermektedir.

Dolayısıyla tasavvuf, dinin din olması için zorunludur… Müslümanın faaliyetinin meşru ve faydalı olması için tasavvuf zorunludur. İşte bu Müslümanca hayatın intaç ettiği medeniyet üretken, faydalı ve israf etmeyen bir medeniyet olur.

Bu yüzden işe ruh eğitimiyle başlamamız gerekiyor. Bu gün birçok insan özellikle Arap âleminde, neo-selefî ve Vehhâbîlerden dolayı tasavvuf kelimesini kullanmaktan çekiniyor. Tasavvufa inanan kimseler bile çekindikleri için “tasavvuf” yerine “tezkiye” kavramını kullanmayı tercih ediyor.

Tasavvuf Rasûlullâh Efendimiz’in zamanında bilinmeyen ve kullanılmayan bir kavrammış… Allah aşkına, Rasûlullâh (s.a.v) döneminde hangi kavram biliniyordu? İslamî ilimlerin hangisi vardı?

Yani modern dönemde tasavvuf zayi olunca, ahlâk zayi oldu. Ahlâk zayi olup onun sonucunda toplumlar da zayi olunca bu durum tasavvufu etkiledi ve bu defa tasavvuf bozulmaya başladı.

Soruya tekrar dönersek, bizde zühd Hıristiyan keşişlerdeki ve Hindulardaki “dünyadan tamamıyla çıkma” meselesiyle karıştırılmamalıdır. Zira zühd, Allah’ın elindekine razı olduğu için insanların elindekilerden tehallî etmek demektir. Yani Allah’a iman edip kalbini başka bir şeye kaptırmamak. Zühd kalbî bir durum olup dinamik bir kavramdır. Yani dünyada olacaksınız ama dünyada Allah’a kul olarak bulunacaksınız. Hayatını yaşayacaksın ve bütün özürlüğünü kullanacaksın fakat Allah tarafından denetlendiğini ve O’nun kulu olduğunu bir lahza bile unutmayacaksın. Bir tür, sürekli farkındalık hâli… Sürekli dinamik bir kalp durumu… Böyle olduğu içindir ki İslam tarihine bakarsanız sûfîler/zâhidler çok önemli işler yapmışlardır. Cihad etmişler, tebliğ yapmışlar ve dünyayı müslümanlaştırmışlar… Siz bakmayın bugün neo-selefî ve Vehhâbîler’in onları tekfir ediyor olmasına… Çok hayatî işler görmüştür sûfîler.

Ömer Faruk Tokat: Günümüzde insan sağlığını tehdit eden, ekolojik dengeyi alt üst eden, insanların üzerine ölüm püskürten, kanser kusan, kimyasal ve biyolojik kitle imha silahları üreten bir teknolojiyle karşı karşıyayız… Siz bu teknolojiyi ve bunun ardındaki zihni nasıl değerlendiriyorsunuz?

Din Muhammed: Daha önce de söylediğimiz üzere İslam’ın tasavvurunda, insanın her hareketi vahiy tarafından yönlendirilmelidir. Müslüman İmanî ve ahlâkî ilkelerin belirleyiciliğinde bir alanda faaliyet gösterir. Tabiata, çevreye, canlılara, insanlığa zarar veren herhangi bir “ilmî gelişme” İslam’a göre haramdır. Ayrıca İslam medeniyeti ahlâkla mukayyed bir medeniyettir. Teknoloji haddi zatında olumlu bir durumdur; ilmin ürünüdür. Tabiatı, çevreyi, insanı kısacası bütün mahlûkatı korumak –zira Allah Teâlâ her şeyi bir maksada binaen yaratmıştır- bütün faaliyetlerin hedefi olmalıdır. Dolayısıyla sen ilim ya da teknoloji alanında çalışan bir Müslümansan, çalışmalarını bu ahlâkî ve imânî sınırlar çerçevesinde yürütmek zorundasın. İslam medeniyetinin hâkim olduğu bir vasatta biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarının üretimi tasavvur dahi edilemez. Düşmanda böyle bir silah varsa caydırıcı silahlar üretmek üzere çalışmalar yapılır.

Ömer Faruk Tokat: Hocam İslamî ilimlerin öznel tarafıyla ilgili neler söylemek istersiniz? Sizce İslamî ilimleri diğerlerinden farklı kılan hususiyetler nelerdir?

Din Muhammed: İslamî bilgiyi diğerlerinden ayıran hususiyet, onun ahlâk ve imanla ilişkisidir. Şöyle ki İslamî ilimler iman ve ahlak çerçevesi içinde iş görür ve faaliyet gösterir. İslam’da ilmin gidişatını imanın gerekleri ve ahlâkî ilkeler belirler. Bu, İslamî bilgiyi diğer uygarlıklardaki bilgi anlayışından faklı kılan ve onu ayrıcalıklı kılan temel bir hususiyettir. İslâmî bilgi anlayışının merkezinde Allah vardır. Çağdaş egemen bilgi anlayışında ise bilgi Allah’tan uzak bir alanda faaliyet gösterir. Allah Teâlâ’yı dairenin merkezinden kaldırırsanız O’nun yerine insanı koyarsınız ve bu da her şeyin tepetaklak olmasına sebep olur… Tepeden tırnağa her şey ters yüz olur. Dolayısıyla Şer’î ilimleri temeyyüz ettiren vasıf, bu ilimlerin iman ve ahlakla olan muhkem irtibatıdır. Bu hususta söylenebilecek diğer şeyler, bu muhkem irtibatın teferruatıdır.

Ömer Faruk Tokat: İslamî ilimleri bir tarafa bırakarak doğrudan Kur’ân ve Sünnet’ten istihraç edilen bir ıslah projesi mümkün müdür? Çünkü modern dönemde birçok İslamcı aydın ve ekol, İslamî ilimlerin Kur’an’la insan arasında aşılmaz duvarlar ördüğünü ileri sürüyor…

Din Muhammed: Bu yaklaşım bütünüyle cehalet üzerine kuruludur. Bir an için bunun doğru olduğunu kabul etsek bile, bu gün ihtiyaç duyduğumuz ilimleri Kur’ân ve Sünnet’ten istihraç edebilmemiz için yeniden iki yüz ya da üç yüz sene çalışmamız gerekir ki bu abesle iştigaldir. Çünkü ihtiyaç duyduğumuz o ilmî ve kültürel birikim asırlar boyunca bize kadar birikerek gelmiştir. Doğrusu bizim ilmî projelerden çok, amelî projelere ihtiyacımız var. Ruh eğitimi projelerine muhtacız. İslamî ilimler bize usul ve yöntem verir. Bu ilimlerdeki meseleler ise yenilenebilir. Mesela Kelamcılar ve akîde âlimleri kendi dönemlerindeki inkârcılara karşı ilmî ve fikrî mücadele vermişlerdir. Aynı mücadele yeni silahlarla/araçlarla bu gün de ortaya konabilir. Usul ve ilkeler/kavâid ise değişmez… Aynı usul ve ilkeler uygulanır. Esas olan, ihtiyaç duyulan çözümü bu usul ve ilkelerden hareketle Kur’ân ve Sünnet’ten istihraç etmektir. Kitap ve Sünnet ne diyor: “Dünya sevgisi ve ölümden nefret”… Bu gün karşı karşıya olduğumuz sorunların hemen hepsinin sebebi bu iki arızadır: “Dünya tutkusu ve ölüm nefreti”. Bu gün elimizde Kur’ân, Sünnet ve asırlar boyunca bu ikisi etrafında teraküm etmiş İslamî ilimler ve bu Ümmet’in 14 asırlık tecrübesi önümüzde duruyor. Ancak bunu işlevsel hâle getirmek için öncelikle bir “ben idraki”ne muhtacız. Yani yüksek sesle “biz Müslümanız ve Allah’tan başka hiçbir güçten ve otoriteden korkmuyoruz” diyebilmekten bahsediyorum. Rasûlullâh (s.a.v), karşımıza çıkacak bütün problemlerin sebebini “Dünya tutkusu ve ölümden nefret” olarak belirlemişse yaşadığımız inhitat için başka bir sebep aramanın makul ve dinî bir gerekçesi olamaz. Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayan ve ölümle arasına mesafe koymayan Müslüman bu gücünü nereden alıyor? İki asır öncesinde yaşamış bir Türk şeyhülislamını hatırlıyorum. Bu şeyhülislamın adını şu an hatırlamıyorum. Ama bu hadiseyi Şeyh Abdülmün’im Hafâcî’nin el-Edebü’s-Sûfî adlı eserinde okumuştum. Osmanlı ordusu Rus sınırında savaşıyor… Düşman çok kavî… Müslümanların sultanı/padişah çekilmeye karar veriyor. Aynı zamanda bir tarikat şeyhi olan şeyhülislam, sultanın atının yularını tutuyor ve diyor ki: “Padişahım, biz bu gün için yaşamıyor muyuz? Öleceğiz ama İslam’ın zilletini görmeyeceğiz. Nereye çekiliyorsun?!” Bu sözü eden bir adam bu gücü nereden alıyor? Bu günse Minber kahramanları (!) görüyoruz. Millet minberlerde kahramanlık gösterisinde bulunuyor ama arazide hiçbir şey yapamıyorlar. Bu şeyhülislamın nasıl bir eğitimden geçtiğini düşünün… Osmanlı sultanlarının tarihini okursanız orada buna benzer birçok hadise görürsünüz. Gerçi bu tarihin de tashihe ihtiyacı var. Bu tarih, çok tahrif edildi… Çok şey uyduruldu tarih adına… İslam dünyasında özellikle Arap âleminde Osmanlı hilafetinden hâlâ “İslam’la ilgisi olmayan bir Türk emperyalizmi tarihi” diye bahseden kimseler var. O tarihin gerçek yüzüne bakarsanız, sultanların din, ilim ve ulema ile arasındaki sıkı ilişkiyi görürsünüz. Siz, az önce bahsettiğim şeyhülislam tarzı âlimleri getirin bakalım İslam dünyasında problem kalıyor mu? Bu Müslüman bu gücü Allah’tan alıyor. Dolayısıyla bu gün, Allah Rasûlü’nün bahsettiği hevân/vehn durumunu yaşıyoruz. Hevân: Dünya tutkusu ve ölüm nefreti… Yani senin hiçbir dünyevî beklentin yoksa, dünyevî makam, mevki, şan, şöhret senin için hiçbir anlam ifade etmiyorsa ve yalnızca Allah’tan korkuyorsan senin önünde kim durabilir?

Batılılar kimdir? Batı iflasın eşiğindedir. Maddî bir güçtür. Maddî güçleri ve iktisatları çökmek üzere. Bütün bunlara rağmen Batı nasıl yaşıyor? Bizim cehaletimiz sebebiyle yaşıyor… Ümmet’in parasıyla ayakta duruyor. Yani biz hevân duygusunun tutsağı olduğumuz için “hayır!” deme iktidarını ve gücünü kendimizde bulamıyoruz. “Biz başka bir dünyanın insanlarıyız. Bizim kendimize özgü bir hayat ve dünya telakkimiz var” diyemiyoruz. Bu günlerde İslam dünyasında yaşanan hadiselere bakın… Olan bitenden kim istifade ediyor? İslam Ümmet’i ne kazanıyor?

Tarih boyunca teraküm etmiş İslamî ilimleri bir tarafa bırakarak doğrudan Kitap ve Sünnet’e dönüş çağrıları doğrusu İslam’ın ve Müslümanların yararına değil. Sen beni Kitap ve Sünnet’e çağırıyorsan bana muayyen bir anlayışı dayatamazsın… O zaman bir buçuk milyar Müslümanın her birinin farklı bir din anlayışı olur… Ümmet mefhumu ortadan kalkar. İslamî ilimler zayi olmuş olur. Sonra bunun ciddî bir yanlış olduğunu anlarız ve bu ilmi yeniden tesis etmek için üç-dört asra ihtiyaç duyarız. Bu günkü hocalar, ulemanın elli yıl önce yazdığı kitapları bile anlamakta güçlük çekiyorsa Teftâzânî, Îcî, Râzî ve Ebu’s-Suud gibi ulemanın yazdıklarını nasıl anlayacaklar?

Bu yüzden bu gün Mısır’daki İhvân-ı Müslimîn ya da Pakistan’daki Cemaat-i İslâmiyye gibi İslamî hareketler ve siyasal islam anlayışına mensup olanlar, İslamî ilimleri sathileştiriyorlar. İlmî sathileştirmekten şunu kastediyoruz: “Her insan Kitap ve Sünnet’i açıp okur, anlar ve ictihad eder” yaklaşımı, ilmi/bilgiyi sathileştirmiştir.

Bir usûl hocası olan Muhammed Hasan Hîtû’nın el-Mütefeyhikûn adında bir kitabı var. Hîtû orada bu tür çağrılarda bulunan İslamî hareketler sebebiyle meydana gelen ilmî sathiliklere çarpıcı örnekler veriyor. Siyasal İslamcı hareketler –hedefleri siyasî olduğu için- kendileri için sınırlayıcı olan bu ilimlerin ve ulemanın otoritesinden kurtulmak istiyor. Çünkü âlim diyor ki: “sen böyle yaparsan bu haram olur.” Hâlbuki siyasal İslamcılar bunu istemiyor; onlar kendi fetvalarını kendileri isdar etmek istiyor.

Yani Rasûlullah (s.a.v) bizi mehacce-i beyzâ (beyaz bir yol üzere) bıraktı. Ulema ise asırlar boyu ibdâ ettikleri ilimlerle bu yolu bize açıklamaya çalıştılar. Dolayısıyla bu ilimleri zayi edersek her şeyimizi yitiririz.

Bakın ulemanın kitaplarıyla kimin sorunu var: Muhammed Abduh, Taha Hüseyin ve benzerleri… Mahmud Şâkir, bu akımı tenkit sadedinde diyor ki: “İnsanları istedikleri gibi yönlendirebilmek için, onları bu kitapların otoritesine tâbi olmaktan vazgeçirdiler.” Bu bir dibe vuruştur. Bu yüzden bakın İslam dünyası bir arpa boyu yol almadı. Daha da kötüsü bu akım, insanlarda “hezimete uğramışlık” duygusunu pekiştirdi.

Ömer Faruk Tokat: Günümüzde İslamî ilimlerin tedrisinde bilgisayar ve elektronik imkânlar da kullanılıyor. Günümüz şartları, İslamî ilimlerin tedris yöntemine nasıl bir katkıda bulunuyor?

Din Muhammed: Biz de Katar Üniversitesinde modern teknolojik imkânları kullanıyoruz. Elektronik kütüphaneyi kullanıyoruz. Bunda bir sorun yok. Ama bütün bu imkânlar kitabın yerini tutmuyor. Akıldan ırak tutulmaması gereken bir durum var: Şu an özellikle elektronik kitaplarda ciddi bir tahrif operasyonu var. Çünkü biz şu anda huffâz/hâfızlar döneminde yaşamıyoruz. Eskiden bir kitap hocadan harf harf dinleniyordu. Ama bu gün böyle değil. Hatta matbu kitapta bile bazen tahrif bulunabiliyor. Dolayısıyla modern teknolojinin araçlarını kullanmak bizi kitaba müracaattan ve metin araştırmalarından alıkoymamalıdır. Çünkü metin okumaları insanı âlim yapar ve insana metinlerle irtibat kurma gücü verir. Zira Kur’ân ve Hadis metinlerinin anlaşılması öyle söylendiği gibi kolay değil. Mesela nahvi iyi bilmeyen bir insan bir âyeti açsa ve anlamaya çalışsa o âyetin bütün medlûlatını anlayamaz. Bir âyet üzerinden giderek açıklarsak, Allah Sübhânehû ve Teâlâ, Nisâ 64’de şöyle buyuruyor: “Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah’tan, günahlarını bağışlamasını isteseler ve Elçi de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı affedici, merhametli bulurlardı.” Burada üç husus var: 1- Kendilerine zulmedenler sana gelseler, 2- Allah’tan, günahlarını bağışlamasını isteseler 3- ve Elçi de onların bağışlanmasını dileseydi (…) şimdi burada bir tertip türü vardır. Bu üç husus birbirine bir yerde ف ile diğerinde و ile atfediliyor. و ardıllık ifade etmezken ف ardıllık ifade eder. Dolayısıyla önce Rasûlullâh’a gelinmesi meselesi var. Sonra Allah’tan bağışlanmalarının istenmesi gelir. Rasûlullâh’ın onlar için istiğfarda bulunması önce ya da sonradır. Çünkü ardıllık gerektirmeyen و ile atfedilmiştir. Dolayısıyla Arap dili ve nahiv bilmeyen bir kimse Kur’ân-ı Kerim’i ya da tefsiri açtığında her zaman bu tafsilatı bulamayabilir. Arap dili grameri ve nahiv donanımı olmayan kişi âyetin delalet alanına derinlemesine nüfuz edemeyecektir. Dolayısıyla nefsine zulmeden kişi Rasûlulullâh kendisi için istiğfar etmeden önce, Rasûl’e gitmelidir. Önce Rasûl’e gidecektir ki Rasûl onun için istiğfar etsin. Allah’ın onu affetmesi ise Rasûlullâh’ın istiğfarından sonra geliyor. Bundan dolayı Allah Teâlâ, Muhammed 19’da, “… ve kendi günahın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahı için (Allah’tan) mağfiret dile” buyurur. Rasûlullâh’ın istiğfarı bize göre olabilir. Bizden istenen, Rasûlullâh (s.a.v)’e gitmemiz ve Allah’tan af dilememizdir. Bu delaletlerin hepsini bu âyetlerden anlayabilmemiz için nassın anlam katmanlarına nüfuz edebilecek bilgi, takva ve nahiv donanımına sahip olmamız gerekir. Modern araçlar tabii ki tedriste kullanılabilir. Ama bütün bunlar bizi kitaptan müstağni kılmaz.

Mesela İmam el-Esnevî diyor ki: “İmam Şâfiî, er-Risâle’sinde, “Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Elçi’ye karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yola yöneltiriz ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisa 115) âyetinin İcma’ya delil olduğunu söylüyor.” el-Esnevî böyle diyor ama ben er-Risâle’de bu âyeti ve bu istidlâli bulamıyorum. İmam el-Esnevî, Şafiî mezhebinin muteber âlimlerinden ve usulcü bir zat. Ayrıca bunu söyleyen başkaları da var. Öyleyse iki ihtimal var: Ye elimizdeki tahkikli er-Risâle baskısında kasıtlı bir tahrif var ya da tahkik sırasında itimad edilen yazma nüshadan bu bölüm düşmüş. Bu tür durumlar zaman zaman oluyor biliyorsunuz. Bazen matbu bir hadis eserinde rivayeti bulamıyorsunuz ama yazma nüshalarına baktığınızda orada buluyorsunuz. Bu gün herkes yazmalara inip bakamıyor… Huffâz taifesinden de değiliz. “Bu hadisi Abdürrezzâk,Musannef’inde rivayet etmiştir” diyorsun ama kitabın matbu nüshasında hadisi bulamıyorsun. Yani mesela ben Sri Lanka’da insanlara diyorum ki “bu hadis Abdürrezzâk’ın Musannef’inde var. Sri Lanka’da mütedâvel matbu nüshaya bakıyorlar ve hadisi bulamayınca beni hadis uydurmakla itham ediyorlar. Benim o insanları toplayıp onlara Şam, Zâhiriye kütüphanesinde ya da İstanbul, Süleymaniye’de yazma nüsha gösterme şansım da yok. Yani şunu söylemek istiyorum: bilgisayarı kullanın sorun değil ama bu sizi kitaptan müstağni kılmasın.

Ayrıca şer’i ilmin bir başka buudu var. Kitabın ayrı bir maneviyatı var. Kadim ulemamız kitaba abdestsiz dokunmuyordu. Ama şimdi bilgisayardaki elektronik kitaplar için bu şartların hiçbirine gerek yok. Ulema neden kitaba abdestsiz dokunmuyordu? Çünkü onlar fehmi ve ilmi Allah’a bağlıyorlardı… Zira Allah, âlimdir, alîmdir ve öğretendir. Bu yüzden sen kitabın karşısına oturduğunda ilahî bir vâridi telakki etmek üzere, o kasıtla oturuyorsun. Sri Lanka’da medresede okurken hocalarım diyordu ki: “Eğer bir tefsir, fıkıh ya da kelam kitabında bir meseleyi anlamakta güçlük sekersen müellifin ruhuna bir fatiha gönder. Allah Teâlâ sana yardım edecektir.” Böyle de yapıyorduk. Ama maalesef bu gün maddeci ve seküler uygarlığın egemenliğinde bu anlayışlardan çok uzağız. Bu tür değerler bizim de çok uzağımızda artık.

Dolayısıyla şer’î ilim diğer ilimlerden tamamıyla farklı. Çünkü Şer’î ilimde Kitap ve Sünnet üzerine çalışıyorsun. İmam Malik’in dediği gibi Rasûlullâh (s.a.v)’le onun sağlığında ve vefatından sonra irtibat değişmez. Yani şimdi sigarayı yakıp Sahih-i Müslim okursanız o kitaptan istifade edemezsiniz. İmam Malik’e biri geldiğinde yanındakilere “sorun bakalım neden gelmiş? Fıkıh ya da başka bir mesele mi soracak yoksa hadis almak için mi gelmiş? derdi. Eğer gelen kişi hadis almak için geldiyse İmam Malik kalkar, gusül abdesti alır, en güzel elbisesini giyer ondan sonra o kişiye çıkardı.

Yani Şer’î ilimlerin bir bereketi vardır. Modernistlerin “kütübun safrâ/sarı sayfalar” dediği kitaplarımız ilmi ve bereketi taşıyan kitaplardır. İslam dünyası ilmi, bu kitapların dışında aradığı için bu günkü sorunları ve krizleri yaşıyor.

Ömer Faruk Tokat: Hocam söz buraya gelmişken, klasik medreselerdeki tedris yöntemiyle bu gün modern eğitim kurumlarında uygulanan İslamî ilimler tedris yöntemini karşılaştıracak olsanız neler söylersiniz?

Din Muhammed: Ben şahsen klasik medresede hem okudum hem de okuttum. Sri Lanka’da klasik medreseden mezun oldum. Daha sonra üniversitede okudum. Hem medreselerde hem üniversitelerde hocalık yaptım ve hala da yapıyorum. Edindiğim tecrübeden hareketle söylemem gerekirse üniversite âlim çıkarmaz. Master, doktora vb. dereceleri insana kazandırır ama insanı âlim yapmaz. Çünkü öğrenci liseden sonra üniversiteye geliyor. Lisans döneminde farklı ilimlere ait dersler okuyor ama hiçbir ilmi tamamlayamıyor. Zira zaman yeterli değil. 120 saat ya da dört yıl bu iş için yeterli olmuyor. Mesela akide dersini okutuyorsunuz, sadece imanın şartlarını anlatana kadar eğitim dönemi bitiyor. Usûl-i Fıkıh mesela… Siz Hanefîsiniz… Bizde Şafiîlerde Minhâcü’l-Beydâvî diye küçücük bir kitap var… 73 sayfalık bir metin. Bu kitap Ezher-i Şerif’te 4 yılda bitirilebiliyor. Ben bu kitabı Kahire’de Şeriat fakültesi öğrencilerine okuttum. Cuma hariç her gün sabah namazından sonra iki saat ders yaptığımız halde iki yılda bitirebildik. Üniversite öğrencisi, sistem gereği vakit bulamıyor. Bu yüzden, nahivden iki bap, fıkıhtan iki bap, tefsirden iki bölüm okuyup fakülte mezunu oluyor ve sonrasında mastıra başlıyor. Mastırda ne yapıyor? Bir konu seçip araştırmaya başlıyor. Doktorada da aynı şekilde… Şimdi bu insan ne öğrendi? Bence hiçbir şey. Sadece doktora titrine sahip oldu. Doktora titri, ilmin göstergesi değildir. Ama klasik medreselerde bu iş nasıl yapılıyor? Talebe hocanın dizinin dibine oturuyor. Her ilme ait bir metni başından sonuna okuyor… Üstelik mütalaa ile okuyor. Sonrasında İslamî ilimleri farklı seviyelerde tam 8 yıl tahsil ediyor. Bu 8 yıl içinde, İslamî ilimlerde mutemed kitapları tam bir itkan ile tederrüs ediyor. Fıkıh, Tefsir, Hadis, Akide, Mantık vd. Şer’î ilim dallarında mutemed metinleri okuyor. Bu yüzden şer’î ilimler bu medreselerde üniversitelerden çok daha derin bir şekilde okutuluyor. Ben üniversiteden mezun bir âlim tahayyül edemiyorum ki babasından ya da klasik medreseden mezun olmuş olmasın. Üniversitede başarı, ilim ve istikamet üzere bulduğunuz hocalar üniversite öncesinde ya klasik medrese okumuştur ya da Ezher’de klasik usul üzere okumuştur. Çünkü Ezher-i Şerif’in sâneviyye bölümünde öyle bir eğitim veriliyordu ki orada okuyan öğrencilerin okuduğu metinleri doktora öğrencileri bile okuyamaz. O zaman Ezher’in o bölümünden mezun olan talebeler, “imam” kabul edilirdi. İstanbul medreseleri de aynı şekilde… Zâhid el-Kevserî hoca nereden mezun oldu? Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Paçacızâde, Şeyhzâde vd. ulema nereden mezun oldu? Hepsi bu gün “klasik medreseler” dediğimiz yerlerden mezun oldular. Ama bu gün üniversite hocaları, bu âlimlerin yazdığı ilmî derinlikte bir satır bile yazamazlar. Bana bu asır boyunca üniversite hocalarının modern felsefe ve reddi konusunda yazdıklarının hepsini getirin ve Şeyhülislam Mustafa Sabri’in Mevkifü’l-İlm ve’l-Akl’ının yanına koyun bakalım, çok karikatüristik bir manzara çıkar ortaya değil mi? Ya da Zâhid el-Kevserî hocanın küçük bir risalesiyle bu gün üniversitelerde yapılmış olan doktora çalışmalarını karşılaştırdığınızda ne söylediğim daha net anlaşılır. Doktora ilim göstergesi değil insanın rızkını kazandığı bir titr, bir diploma ve derecedir. Ama maalesef İslam dünyasında bu gün dr. ünvanlı kişilerin çalışmalarına öncelik ve ehemmiyet veriliyor. Akademik titri olmayan hocalara ve âlimlere kıymet verilmiyor. İnsanlar birbirini “dr. falan” diye çağırmaktan ve böyle çağırılmaktan kompleks dolu bir keyif alıyorlar.

Ömer Faruk Tokat: Hocam Rıhle Dergisi okurlarının siz daha yakından tanıması için bize hayatınızdan ve ilmî geçmişinizden bir nebze bahsebilirseniz müteşekkir oluruz.

Din Muhammed: 1956 yılında Sri Lanka’da doğdum. Sri Lanka’da 8 yıllık klasik medreseyi Allah’ın lütfuyla 6 yılda bitirdim. “Mevlevî” olarak medreseden mezun olduğumda 16 yaşımdaydım. Altkıta medrese geleneğinde “Mevlevî”lik fetva verme makamıdır. 10 kişiydik. Dokuzunun yaşları benden hayli büyüktü. Medreseden aldığım o diploma Sri Lanka hükümeti tarafından tanınıyor. Medrese diploması olan kişi, devlet okullarında İslam dini dersleri okutmak üzere tayin olunabiliyor. Dokuz arkadaşım devlet okulunda İslam dini dersi öğretmeni olarak atandılar. Benim yaşım tutmadığı için beni atamadılar. Hocalarım, bana mezun olduğum medresede hocalık yapma teklifinde bulundu ve ben ders vermeye başladım. Medresede ders verirken bir taraftan da dışardan imtihanlara girerek liseyi bitirdim. İki sene hocalık yaptıktan sonra 18 yaşıma gelince ben de devlet okuluna geçtim. Bu sırada üniversite okumaya karar verdim. Din dersi öğretmenliğimin ikinci yılında el-Ezher Üniversitesi bursu kazandım ve 1976 yılında Ezher’e gittim. Ezher’de beni fakültenin üçüncü sınıfından başlattılar. Denklik komisyonu diplomalarıma baktı ve “tamam, Usûlu’d-Dîn Fakültesi, 1. sınıftan başla” dediler. Fakat ben daha sonra dekana gittim ve okuduğum kitapların listesini kendisine takdim ettim.… “Sen bu kitapları okudun mu?” dedi. “Evet, ayrıca okuttum da” dedim. Dekan bu sırada başka bir hocayla bir meseleyi tartışıyordu. Ben ayakta bekliyorum. “Müsaade ederseniz bir şey söyleyeyim” dedim. “Buyur” dediler. “Mucibe-i külliyenin nakîzi, sâlibe-i cüz’iyedir” dedim. Aralarındaki tartışmayı çözen bir mantık kaidesiydi bu söylediğim. Dekan bana şöyle bir baktı ve “sen mantığı iyi okudun mu?” dedi. “Evet… Ayrıca okuttum da” dedim. Dekan yardımcısını çağırdı ve “bu delikanlıyı fakültenin üçüncü sınıfına kaydedin” dedi. Akide ve Felsefe bölümünün üçüncü sınıfından başladım. Bu bölümü kendim seçtim. Çünkü fıkhı, hadisi, tefsiri ve diğer ilimleri okumuştum ama felsefî ilimleri iyice okumamıştım. Bu yüzden Akide ve Felsefe bölümünü seçtim. O zaman burada çok iyi hocalar vardı. 1978 senesinde fakülteden mezun oldum. Aynı bölümde 1982 yılında mastırı bitirdim. “Beyâzîd el-Bistâmî ve Nazariyyetü’l-fenâ fi’t-tasavvuf (Beyâzîd el-Bistâmî ve Tasavvuftaki Fenâ Nazariyesi)” başlıklı bir tez yazdım. Tasavvuftaki fenâyı Budizm ve Hinduizim’deki Nirvana ile karşılaştırdım. Daha sonra doktora yaptım ve “İslam ve Hıristiyanlık Arasında Tasavvuftaki İlahî Aşk” başlıklı bir çalışma yaptım. Hıristiyanlar, İslam’da sevgi ve aşka yer olmadığını, sûfîlerin bunları Hristiyanlıktan aldıklarını iddia ediyorlardı. Bunu reddetmek için doktorada böyle bir çalışma yapmaya karar verdim. 1988’de doktorayı tamamladıktan sonra 1976’den beri gitmediğim ülkeme Sri Lanka’ya döndüm. Çünkü o zamanki bursum Sri Lanka’ya gidip gelmem için yeterli değildi. Bir buçuk ay sonra Sri Lanka’da Doğu Üniversitesine hoca olarak atandım. 3 hafta sonra Mısır’daki kitaplarımı ve sair eşyalarımı almak üzere üniversiteden izin aldım ve Mısır’a gittim. Mısır’dayken bizim bölgede Tamil Kaplanları sorunu baş gösterdi. Babam bana telefon açtı ve “burada işler karışık… Üniversite de kapandı; gelme” dedi. O ara, Ezher’deki hocalarım, “hiçbir yere gitme, burada Ezher’de hocalık yap” dediler ve el-Ezher’deki İslamî Araştırmalar Enstitüsüne araştırmacı olarak tayin edildim. 1990’a kadar bir yandan bu görevime devam ederken diğer yandan özel dersler verdim. 1990’da Pakistan Uluslararası İslam Üniversitesine tayin edildim ve burada ders vermeye başladım ve 2004 sonunda kadar da bu üniversitede hocalık yaptım. 2004 yılı itibariyle de Katar Üniversitesinde hocalık yapıyorum.

Ömer Faruk Tokat: Tasavvufla irtibatınız hangi düzeyde?

Din Muhammed: Mısır’a gitmeden önce 1971 yılında 15 yaşımdayken Sri Lanka’daki şeyhimden biat aldım. Şeyhim Hindistanlı ve büyük bir âlimdi. Kadirî-Nakşibendî tarikatlarından icazetliydi. Mısır’a gittiğimde çok tuhaf bir hadise oldu. Doğrusu bunu anlatmaktan çok hoşlanmıyorum ama şimdi konunun bağlamı bunu anlatmayı gerektiriyor. Mısır’da bana danışmanlık yapan hocamın sûfî olduğunu bilmiyordum. Arkadaşlarım dediler ki: “Çok şanslı adamsın. Senin danışmanın müthiş bir hoca… Babası büyük hoca ve şeyhlerden Allah dostu bir zat. Bu aile Tüm Mısır’da bilinir. Sen hocanın evine gittiğinde babasını görmek için uğraş. Çünkü hocanın babası büyük bir şeyh ve çok iyi bir insan.” Bir gün tezin ilk bölümünü teslim etmek üzere hocanın evine gittim. Hoca yazdıklarımı inceleyip konuyla ilgili bazı sorular sorduktan sonra, “bu yazdıkların olmamış. Git yeniden yaz” dedi. “Önümüzdeki hafta yeniden yazıp getiririm” dedim. “Gidebilirsin” deyince “hayır, babanızın Allah adamlarından olduğunu duydum. Müsaade ederseniz kendisine selam vermek istiyorum” dedim. “Tamam, otur, birazdan Akşam namazı için aşağı inecek” dedi. Ben oturmaya başladım… Çok geçmeden babası aşağı indi. Seksen yaşlarında bir zat… Hastalığı sebebiyle kafasını kaldıramıyor… Abdünnasır döneminde ev hapsine mahkûm edilmiş. Bu durumdan çok etkilenmiş… Yanında birinin yardımı olmaksızın yürüyemiyor. Aynı zamanda büyük bir hadis âlimi… İlim ve amel olarak son derece mutkin bir zat. Necmüddîn el-Kürdî hocadan bahsediyorum. Babası da Tenvîru’l-Kulûb kitabının müellifi Muhammed Emîn el-Kurdî…

Hocam beni babasına tanıttı: “Bu, Din Muhammed, Sri Lanka’lı… Kendisi Kadirî-Nakşibendî’dir. Şu anda mastır yapıyor. Ben de danışmanıyım” dedi. Gittim hocaya selam verdim. Necmüddîn el-Kürdî hoca, yaşlı… kafasını kaldıramıyor… Ben gidip selam vermek üzere önünde eğildiğimde –o zaman saçlarım çok uzundu- saçlarımdan tuttu ve “Yâ Dîn, saçını kes” dedi. Hocam araya girerek “Sri Lanka’da saç uzatmak normal; bir şey omaz” dediyse de Şeyh, “hayır, git saçlarını kestir” dedi. Ben kendisine selam verdim, elini öptüm… Şeyh bana hiçbir şey sormadan beni tuttu ve Nakşibendî tarikatı dersi vermeye başladı. Ben kendisinden böyle bir talepte bulunmadım. Bana “Allah de” dedi. Bir süre böyle bana lafza-i celal zikrini tekrarlattı. Sonra çok güçlü bir adam oldu… Beni eliyle tuttu ve oğlu Abdurrahman el-Kürdî hocanın tarafına çevirdi. Abdurrahman hoca el-Ezher Üniversitesi rektör yardımcılığı da yaptı. Arap dili ve belagat ilminde mütahassıs. Şeyh, oğluna dönerek “Abdurrahman, Din’e tarikatı öğret” dedi. Şaştım kaldım… Çünkü benim zaten intisabım ve beyatim var. Edebim gereği itiraz etmedim. O da bana tarikatı öğretti. Şeyh elini kalbimin altına koydu ve bana lafza-i celali tekrarlattı. Daha sonra kendilerine selam verip şaşkın bir şekilde ayrıldım. Hocam, “bundan böyle burası hocanın evi değil; şeyhinin evi… Artık senin de evin sayılır. Ne zaman istersen gelebilirsin” dedi. Şaşkın bir şekilde evden çıktım. “Bir insanın nasıl iki tane şeyhi olur?” Evden çıktım… beş ya da altı evi geçmiştim ki hocam arkamdan yetişti, “Din, gel buraya… Şeyh efendi seni istiyor” dedi. Döndüm… Şeyh efendi bana “otur” dedi ve tekrar zikri telkin etmeye başladı. Normalde şeyh yaşlı olduğu için genelde tarikat dersini sonradan şeyh olacak olan Abdurrahman hoca veriyor. Ama benimle bizzat kendisi ilgileniyor. Şeyh efendinin bana karşı bu sıra dışı muamelesine evdekiler de şaşırdı. Neyse Şeyh’in evinden çıktım ve yurda geldim. Şaşkın ve endişeliyim. Bir hafta böyle geçti. Bir hafta sonra bir işim için Kahire’deki Sri Lanka konsolosluğuna gittim. Konsoloslukta beklerken gazetelere göz atıyordum… Bir de baktım ki Şeyh’in bana ders verdiği aynı gün Hindistan’daki şeyhim vefat etmiş. Demek ki dedim Şeyh, mesajı Hindistan’dan almış: “Mısır’da bir evladımız var. Lütfen onunla ilgilenin…” Mısır’daki bu Şeyh’le irtibatım vefat edinceye kadar devam etti. Daha sonra oğlu Abdurrahman el-Kürdî şeyh oldu, onunla da irtibatım devam etti. O vefat edince benim hocam şeyh oldu… O da vefat etti. Şimdi Şeyh’in kardeşi, Mısır’da bir mahkemede hâkim… Tarikatı o idare ediyor.

Ömer Faruk Tokat: Hocam Nakşibendî olduğunuza göre rabıta da yapıyor olmalısınız. Rabıtayı nasıl anlıyorsunuz?

Din Muhammed: Rabıtanın şeyh râbıtası, kabir rabıtası gibi türleri var. Nakşibendî ulemanın rabıta ile ilgili birçok kitabı var. Bu kitaplarda rabıta açıklanıyor. Ben rabıtanın sahihliğine sahih bir hadiste başka bir delil olduğunu düşünüyorum. Bu hadis sahih olmasa bile bence rabıtanın sıhhatine halel gelmez, çünkü bu, tecrübeye dayalı konulardandır. Tecrübe, marife/bilgi araçlarındandır. Müslüman olarak benim nefis tezkiyesi yapmam gerekiyor ve sûfîler râbıtayı nefis tezkiyesinde işlevsel ve başarılı bir yöntem olarak keşfetmişler ve ona işlerlik kazandırmışlar. Az önce sözünü ettiğim hadis şu: Sahabe (r. anhum) diyor ki: Yâ Rasûlallâh, senin meclisinde olduğumuzda Allah’ı ve âhireti hatırlıyoruz. Dünya, çoluk çocuk eş, geçim endişesi hissetmiyoruz. Ancak meclisinizden ayrılıp evlerimizde döndüğümüzde her şeyi unutuyoruz ve eski halimize dönüyoruz.” Rasûlullâh (s.a.v) onlara, evlerinizde de benim meclisimde olduğunuz hali muhafaza etseydiniz melekler sizinle minderlerinizin üzerinde musafaha ederdi.” Bu ne anlama geliyor? Eğer insan meleklerle ve mele-i a’la ile beraber olma halini arzuluyorsa Efendimiz’in meclisinde yaşadığı hali evinde ve her yerde muhafaza etmelidir. Peki bu hal nasıl muhafaza edilecek? Kendilerini Efendimiz’in karşısında hayal edecekler. Sanki Rasûlullâh önlerinde oturmaktadır. Bu şekilde tasavvur edecekler ki bu hallerini muhafaza edebilsinler. Düşünün ki sürekli şöyle bir manzarayı gözümün önüne getiriyorum: Rasûlullâh önümde ve nuruyla beni kapsıyor… Nurun yoğunluğu bana Allah, âhiret ve din dışında her şeyi unutturuyor. Şimdi ben bu melekeyi nefsimde oluşturup geliştirebilirsem bu da bir tür rabıtadır… Rabıtaya benzeyen bir durum yani. Şeyhinin manevî bir boyutu var ve sen o boyuttan istifade edebilirsin. Sen şeyhinden uzak olduğun zamanlarda şeyhinin meclisinde ve onun huzurunda oturduğunu tahayyül edersen bu durumdan manevî anlamda istifade edersin. Bu yüzden, Nakşibendî tarikatındaki büyük âlimler râbıta yapıyordu. Mesela Şeyh Halid Bağdâdî … Fakih İbn Âbidîn, müfessir Mahmûd el-Âlûsî, büyük muhaddis ve fakih Muhammed Zâhid el-Kevserî

Bir şeyin bâtıl olması, Kitap ve Sünnet’in verileriyle çelişmesine bağlıdır. Ne Kitap’ta ne de Sünnet’te rabıtayı reddeden bir nass yoktur.

Tasavvufta tevessüle mutlak iman vardır. Yani sufîler Allah’ın iyi ruhlara bir kuvvet ve tasarruf yetkisi verdiğine inanılır. Allah Teâlâ, ölü ya da diri bu iyi ruhlara tasarruf kudreti lütfedebilir. Dolayısıyla eğer şeyh, istikamet ve maneviyat sahibi biriyse onda bu güç vardır… Allah Teâlâ ona bu gücü lütfetmiştir. Nakşibendî Tarikatında şeyh rabıtasından önce kabir rabıtası vardır. Kabir rabıtası insanı tevazu abidesi yapar… Onu dünyadan âhiret âlemine taşır. Çünkü bu rabıtada öldüğünü, yıkandığını, eşin dostun seni terkettiğini, kabre konulduğunu, sorgu meleklerinin geldiğini ilh. güçlü bir şekilde tahayyül ve tasavvur ediyorsun. Kabirdesin ve yanında sadece sâlih amellerin var. Bu haldeyken insana ne olur?! Tam bu hali yaşarken dilin “ilâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” diyor. Kalbin bu halin içinde garkoluyor. Kalbin adeta eriyor. Yani on beş dakika ya da yarım saat böyle bir hali yaşadığında iç dünyanda değişiklikler başlıyor. Enfüsî devrim kıvılcımları böyle başlıyor. Tam bu haldeyken “estağfirullâh!” diyorsun. Dilin istiğfar ediyor kalbin istiğfarın manasına kilitleniyor… Tam bir ubudiyet ve huşu halini yaşıyorsun. Sonra gözlerini açıp “ilâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” diyorsun. Yani Allah’ı zikre başlamadan önce tam bir hazırlık yapıyorsun… Zikre hazırlık safhası yani… Sonra şeyh rabıtasına sıra geliyor. Çünkü şeyh, mürid için bir araç. Yine aynı şeyleri yapıyorsun ve gözlerini açıp “ilâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” diyorsun ve bundan sonra zikre başlıyorsun. Artık psikolojik olarak nefsini zikrullaha tam olarak hazırlamış durumdasın. Yani rabıtadaki hedefin, Allah’ı zikretmek için kalbi hazır hale getirmek, kalbi Allah’la beraber kılmaktır. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz buyuruyor: “Allah’ın seçkin kulları öyle kimselerdir ki görüldüklerine Allah’ı hatırlatırlar.” Bu ne demek? Sana Allah’ı hatırlatabilecek insanların var olduğudur. Mesela ben senin ehlullahtan olduğunu kabul ediyorum seni hatırlıyorum. Bu durum benim teveccühümü güçlendiriyor. Bu enfüsî hazırlıktan sonra oturup “Allaaah” dediğimde bu müthiş bir manevî enerji veriyor insana. İşte bu, insanın ancak yaşayarak bilebileceği ve öğrenebileceği bir zevken idrâk durumu.

Ömer Faruk Tokat: Hocam zaman ayırıp değerli mülahazalarınızı bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Din Muhammed: Ben teşekkür ederim. Allah, Rıhle dergisini muvaffak kılsın.

Batıcı Zihniyet Allah Resulü’nü Sansürledi!

Talim ve Terbiye Kurulu’nun 2009 yılındaki kararı ile 2010-2011 öğretim yılından başlayarak 5 yıl süreyle ders kitabı olarak kabul edilen 4. sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında Kelime-i Tevhid’in Arapçası ve Türkçe yazılışı doğru olmasına rağmen Türkçe meali’nin (anlamının) eksik olduğu ortaya çıktı. İlköğretim 4. sınıf Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi kitabında yapılan bu yanlışın hala düzeltilmemesi büyük soru işareti uyandırdı.

İşte kitapta yer alan ifadeler

İlköğretim 4.sınıf öğrencilerine 2010-2011 öğretim yılından itibaren 5 yıl süreyle okutulacak olan kitabın 20. sayfasında kelime-i Tevhid ve kelime-i şehadeti öğreniyoruz başlıklı yazıda: ” Tevhid kelime anlamı olarak ‘ birlik veya birleme sözü’ anlamına gelir. Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak demektir. Kelime-i Tevhid “Lailehe İllallah Muhameddün Resulllah” cümlesine denir. Anlamı da “Allah’tan başka tanrı yoktur” demektir. Kelime-i Tevhidi söyleyen kimse Allah’ın varlığını, birliğini kabul etmiş ve açıkça dile getirmiş olur” şeklindeki ifadelere yer verilmiş.

Kasten eksik söylemek küfürdür

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında yer alan Kelime-i Tevhid ibaresinin anlamının eksik olarak yazılması hakkında “Kelime-i Tevhid’in anlamı kasten eksik yazılmışsa bu küfürdür” diyerek tepki gösteren Prof. Dr. Nedim Urhan: ” Kelime-i Tevhid kesinlikle parçalara ayrılmamalıdır. Tam olarak söylenmesi gerekmektedir. Yani ” La İlahe İllallah Muhammedden Resulllah” Kelime-i Tevhid’i ‘Allah’tan başka İlah yoktur Muhammed O’nun Resuludür’ anlamına gelmektedir. Bu kasti olarak ayrılırsa küfre girmek demektir, çok büyük vebali vardır. Bu asla böyle kabul edilemez”.

AB’ye yaranma projesidir

URHAN bu yapılan yanlışın bir Avrupa Birliği projesi olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: ” Avrupa Birliği’ne girebilmek için elinden geleni yapıyorlar. Maalesef görünen o ki fazla abartmışlar. İslam dininin şartlarını bile değiştirmeye başladılar. İslam dinini başta Kur’an olmak üzere Efendimizin sünneti ve hadisleri ışığında yaşamak gerekirken bazı çevreler AB standartlarına göre yaşamak istiyorlar. Bu yapılanlar kesinlikle doğru değil. Tamamen küfre girmektir. Kelime-i Tevhid’in yarısını söylemek caiz değil kasten yapılırsa küfürdür”.

İncelenmeden mi yayınlanıyor?

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabı acaba Müslüman bir grup alim tarafından incelenmedikten sonra mı yayınlandı? ifadelerini kullanan Urhan:

“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitapları hazırlanırken Müslüman dini bilgisi tam olan bir gruba inceletilmiyor mu? Bu tür çocuklarımıza, yavrularımıza dini bilgileri öğreten kitaplar nasıl olurda böyle Müslümanı küfre götürebilecek hatalar yapılıyor.

Dediğim gibi bunlar birer AB projesidir. AB’ye yaranmak içinde dinimizden taviz veriyoruz. Bunlar doğru değildir” dedi.

M.Kemal’i Koruma Adına Tarihi Gerçekler Gizleniyor!

 

 

“Hakikatlerin ortaya çıkmasını istiyoruz. 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu tarihî gerçeklerin ortaya çıkmasının önünde kilit. Akademisyenler M. Kemal’e ‘adam’ dedi diye yargılanıp mahkûm oldular.”

MİLLî EĞİTİM EN GERİCİ KURUM

“Millî Eğitim en gerici kurumlardan biri. Dünyayı bırakın, Türkiye’nin gerisinde. Türkiye’deki zihniyet inkılâbının farkında olmayan bir yapı. Kim gelirse gelsin, Millî Eğitimin yara olma hali devam ediyor.”

ANGLOSAKSON-JEWİSH KONTROL

“Tarihî konularda 30’ların bakış açısı hâlâ korunuyor. Bütçeden eğitime düşen pay arttı, ama zihniyet aynı. Talim Terbiye Anglosakson-Jewish danışmanların kontrolünde.”

Tarih ve Düşünce Dergisi eski yayın yönetmeni Mehmet Fatih Can:
M. KEMAL’İ KORUMA ADINA TARİHî GERÇEKLER SAKLANIYOR
Türkiye’de yeni anayasa konuşuluyor, devletin açılım meselesinde tıkandığı yazılıyor. Laik anti laik tartışmaları yapılıyor. Sen Alevîsin sen Sünnîsin ayrımları yapılıyor. Halbuki Türkiye’de mesele daha derinlerde. Bir ülke düşünün ki bir insanı kanunla koruyor. Onun hakkında eleştirel konuşmak, yazmak yasak. Ama biz  bu hafta demokratik ülkeler de tek olan Atatürk’ü Koruma Kanunu ve onun ışığında Türkiye’deki tarih bilincini Tarih ve Düşünce Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yapmış olan Mehmet Fatih Can’la konuştuk. Can, Türkiye’de 5816 sayılı kanun bahane edilerek tarihî gerçeklerin saklandığını belirtiyor. Yeni yıla yeni bir ümit temennisiyle…
YENİ TARİH TEZİYLE TÜRKLER MÜSLÜMAN KİMLİKLERİNDEN
KOPARILMAK İSTENDİ
Türkiye’de cumhuriyet döneminde yürürlüğe giren yeni tarih tezinin gayesi neydi?
Türklerin İslâmla olan bin yıllık ilişkisi koparılmak istenerek yeni dönemle İslâm öncesi dönem birleştirilmeye çalışıldı. Burada problem olarak görülen, Türklerin İslâm tarihindeki rolleriyle ilgiliydi. İnsanlara “Biz Orta Asya’da öyle müthiş bir millettik, ama İslâmiyet’le karanlık bir döneme girdik. Araplaştık” fikri zımnen aşılanmaya çalışıldı. Türklerin İslâm içinde geçirdiği dönem ve İslâm medeniyetini oluştururken kazandığı şahsiyet sökülüp alınmak istendi. Artık eski dönemi hatırlatacak hiçbir şey olmamalıydı. Alfabeyle ilgili yapılan değişiklik de bunun önemli bir parçasıydı. İnsanların dili, alfabesi—diğer icraatlar da düşünülünce—değiştirilince geçmişinden kopuk bir yapı ortaya çıktı.
Alfabeyi değiştirme sebebini medenileşmek değil, Türkleri kendi tarihinden koparmak olarak mı görüyorsunuz?
Başka ne olabilir?. Bize “Kargacık, burgacık olan, öğrenilmesi çok zor, Türklerin ses yapısına uymayan medenî dünyayla alâkası olmayan alfabeyi değiştiriyoruz” dediler. Daha sonra modern dünyaya girişle, cehaletten kurtulmayla alfa arasında bir bağ olmadığını kendi alfabesini kullanan Japonların başarısından görmüş olduk. Hakeza dünya üzerinde söz sahibi olan Rusya ve İsrail de kendi alfabelerini kullanıyorlar. Çin de öyle. Kaldı ki eğer siz yeni tarih anlayışınızı Türklerin İslâmiyet’ten önceki haliyle irtibatlandıracaksanız neden Göktürk alfabesine geçmezsiniz? Bu konuyla ilgili bir şey daha söylemek isterim. O da 19. ve 20. yy’da hiçbir emperyalist ülke sömürdüğü ülkenin alfabesi ve diliyle oynamadı. Ama kendi dillerini empoze ettiler diyebiliriz. Bir tek Türkistan’da alfabeyle oynandı. Bolşevik Rusya Türkistan’a kiril alfabesini dayatarak Osmanlı Türkiyesi ile oradaki Türk ve Müslümanların  arasındaki irtibatı kesmek istedi.
CUMHURİYET EMPERYALİST ÜLKELERİ ÖRNEK ALDI
M. Kemal’in emperyalizme karşı savaş açtığını düşünüyor musunuz?
Bu sorunun cevabı zor. Ama isimlerden ziyade vak’alardan bahsedecek olursak emperyalizme karşı mücadele ettikten sonra milletin önüne muasır medeniyet olarak Batı konulmadı mı? Savaştığımız ülkelerin kültürü, hukuku, alfabesi buraya getirilmeye çalışılmadı mı? Bu  emperyalistlerin değerlerini ülkeye getirmek değil mi?
Ancak alfabe ya da diğer fikirlerin M. Kemal’in kendi fikri olmadığı Osmanlının son döneminde bu fikirlerin konuşulduğu iddiasına ne dersiniz?
Osmanlı’nın son yüz yılı cumhuriyetin ana rahmidir. M. Kemalin yapmış olduğu inkılâpların patenti kendisine ait değildir. Bunlar Osmanlı döneminde Jöntürkler, İttihatçılar tarafından düşünülmüş, üzerinde çalışılmış şeylerdir. M. Kemal’in buradaki farkı ve rolü bu fikirleri icraata geçirmek oldu. Ancak İttihatcıların zihninde, geçmişi yok ederek, milletin genetiğiyle oynayarak bir “alt üst oluş” yoktu. Yönetimi ele geçirmek ve daha ziyade dünyanın belirleyici gücü haline gelen Batıyla mücadele için bazı politikaları tatbik etmek fikri vardı. Kadim kültürel yapıyla radikal bir problemleri yoktu.
İNGİLİZ ARŞİVLERİNDE GİZLENEN BELGELER VAR
Millî mücadele dönemine bakarsak M. Kemal Osmanlı subayı. Bir subay nasıl oluyor da ülkenin başına geçiyor. Bu konuda pazarlıklar olduğu söylenebilir mi?
Ortadoğu’nun yakın tarihine baktığımızda subayların nasıl ve hangi ilişkiler bütünü neticesinde ülkelerindeki yönetimi ele geçirip kendi sultalarını kurduklarının bir çok misalini görmek mümkün. Irak, Suriye, Mısır, Libya gibi ülkelere bir bakın… Sadede gelecek olursak, çok yakın tarihimizde İngiltere’den pek bahsedilmez. Nedense es geçilmiştir. Halbuki başat bir role sahiptir. Nasıl olmasın ki? Umumî harbin galibi ve dünya yeniden şekillendiriliyor. Başka bir şey daha; meselâ Karabekir “Nutka Cevab”ında Amerikan mandasının bile düşünüldüğünden bahsediyor. Mutlaka yapılan pazarlıklar, vaadler var. İşin kritik noktası da burası. 5816 sayılı yasa kritik bir takım bilgilerin yazılmasını, konuşulmasını yasaklıyor. Söylediğimiz her söz ya da yazı bunun kapsamına girebilir. Ancak cevaplanması gereken “Neden İngiltere’de Public Record Office’de araştırmacıların bazı belgelere ulaşması engelleniyor?”
İngiltere’de Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin kapalı arşivler mi olduğunu söylüyorsunuz?
Evet İngiliz arşivlerinde bazı belgelere ulaşamazsınız. Mondros Ateşkesiyle 1930’lu yıllar arasındaki bütün yazışmaların belgelerin hatıratın serbest bırakılması ve araştırmacılar tarafından görülmesi, incelenmesi gerekir. Bu dönem Türkiye’deki tarihçiler açısından hâlâ karanlık bir dönemdir. Türkiye’de tarih mayınlı bir alandır. Resmî tarih dışında bir şey söylerken iki defa yutkunup bir defa konuşursunuz. Belki de konuşamazsınız. Meselâ Mondros’la birlikte İstanbul’u işgal eden İngilizler 1923 yılında hiçbir şey olmamış gibi herhangi bir mücadele vermeden neden İstanbul’dan çekildiler. Yunan’ı anladık. Onları yendik, perişan ettik ve süpürdük. Ama meselâ İtalyanlar da işgal ettikleri yerleri çarpışmadan terk ettiler. Burada bir takım anlaşmalar yapılmış olabilir mi? İşte bu nedenle bizdeki ve dünyadaki arşivlerde ne var ne yok ortaya çıkarıp incelememiz gerekir.
M. KEMAL’İN HİLÂFETLE SORUNU VAADLERİN NETİCESİ Mİ?
M. Kemal’in Osmanlı devleti ile bir iktidar savaşı olduğunu söylemek mümkün mü?
M. Kemal şartlara göre nasıl politika geliştireceğini bilen pragmatist bir insan. Bizim gördüğümüz o devrin şartları neyi gerektiriyorsa onu yapıyor. Meselâ I. Dünya Savaşı akabinde Harbiye Nazırı olmak istediğini biliyoruz. Ama kafasında yeni bir devlet, yeni bir düzen kurmak gibi hedefi var da ona göre mi hareket ediyor, yoksa şartların kendine bahşettiği fırsatları mı değerlendirmiş, üzerinde durulması gereken bir konu.
M. Kemal’in yeni bir devlet kurduğu gerçeğinden hareket edersek…
Bununla ilgili bazı kaynaklar var. Meselâ İttihatçılar Osmanlı’nın klâsik yapısını değiştirmeden devleti zamanın şartlarına uydurmak istiyorlar. Hatta hilâfet kurumuyla bir problemleri yok. Fakat M. Kemal’in hilâfet kurumuyla meselesi var. Bu mesele kendi ideolojisinden mi kaynaklanıyor, belli vaadlerin neticesi mi, zaman gösterecek. Ancak o dönem için bu zamir halinde. Her halde şartlar belli kapılar açıyor ve belli irtibatlar kuruluyor.
Bir iddiaya göre M. Kemal Selanik’te Mason Locası’na üye olmak istiyor, ancak inançsız olduğu gerekçesiyle kabul edilmiyor.
M. Kemal’in Türkiye’de mason localarını kapattığını biliyoruz. Bu durum “Biraderler”i hâlâ çok rahatsız eder. Locaları, masonluğun ideallerine karşı olduğundan değil, kendi üstünde herhangi bir güç olmasını istemediğinden kapatmıştır.
İnançsız bir insanın hilâfet makamına karşı olması şaşılacak bir durum olmasa gerek?
İttihatçıların pek çoğu inançsız, ancak hilâfeti siyasî bir kurum olarak gördüklerinden kaldırılmasını istemiyorlar. Yani halife karşıtlığının dinle ilgisi yok. Dönemin entelijansiyasında halifeliğin Türklere İslâm dünyasında büyük bir mevki bahşettiği biliniyor. Zaten M. Kemal hilâfeti dinî bir kurum olduğundan değil, İngilizlerin baskısı sonucu kaldırmıştır. 
HALİFELİĞİN KALDIRILMASINI İNGİLTERE Mİ İSTEDİ?
Lozan’da hilâfetin pazarlık konusu olduğu doğru mu?
Kesinlikle doğru. Hilâfet, diğer meseleler gibi masaya gelen bir madde değil. Lâkin Lozan’daki pazarlıkların bel kemiği. Şöyle bir bilgi verebiliriz. M. Kemal İzmir İktisat Kongresi’ne giderken yaptığı konuşmalarda hilâfeti göklere çıkaran, İslâmın temel umdelerini metheden konuşmalar yapıyor. Balıkesir’deki Zağanospaşa Camiinde bir ‘hutbe’ irad ediyor. Fakat Lozan görüşmelerinde İngilizler hilâfetin kesinkes kaldırılması yoksa anlaşma sürecinin biteceğini bir şekilde iletiyorlar. Bu noktayı diretiyorlar. Ve bir noktada görüşmeler tıkanıyor, müzakerelere ara veriliyor. M. Kemal, İzmir’e geçtiğinde Lozan’dan gelen özel elçi, eski baş haham Hayim Naum İngilizlerin hilâfetle ilgili tavrını ve mesajlarını bildiriyor. M. Kemal İzmir İktisat Kongresine katılmak üzere İzmir’e gelene kadar hilâfetle ilgili yaptığı konuşmaların tam tersi yönde bir tavır değişikliğiyle, halifelik ve halifelerle ilgili galiz konuşmalar yapıp demeçler veriyor. Mesaj ilgili yerlere ulaştırılmış oluyor. Daha sonraki süreci biliyorsunuz. Arada seçimler yenileniyor. İlk meclisteki hilâfet yanlısı da olan muhalif grup tasfiye ediliyor ve daha sonra halifelik lağvediliyor, daha doğrusu meclisin manevî şahsiyetine gömülüyor. 
M. Kemal’in halife olmak istediği yönünde iddialar doğru mu?
Karabekir M. Kemal’in halife olmak istediğine dair fikri olduğunu hatıratında yazmıştır. Hatta M. Kemal’in halife olmak için birkaç denemesi olduğundan bahseder. Fakat İngilizlerin halifeye değil hilâfete karşı olması M. Kemal’in fikrini değiştirir. 
Neticede, İngilitere bu mesele çözülmeden Lozanda bir anlaşma olamayacağı notasını usûlünce mesajlıyor. Yeni Türkiye’nin hinterlandıyla, akrabalarıyla, dindaşlarıyla, ortak kaderi paylaştıklarıyla irtibatının kesilmesi çok önemli. İddialarından vazgeçmiş, yönünü tamamen Batıya dönmüş, tecridi benimsemiş bir Türkiye. Lozanın bel kemiği meselesi bu…
M. KEMAL’İN GÖRÜŞME BELGELERİNİ ORTAYA KOYACAK DURUMDA DEĞİLİZ
M. Kemal’in Anadolu’ya geçmeden önce Perra Palas’ta İnglizlerle hilâfetin kaldırılması konusunda görüşmeler yaptığı iddiası doğru mu?
Henüz böyle bir belgeyi ortaya koyacak durumda değiliz. Ancak M. Kemal’in hayatıyla ilgili, mütarekeden Anadolu’ya çıkana kadar olan dönem önemli ve sıkı bir şekilde incelenmeye muhtaç. Bu dönem yakın tarihle ilgili kitaplarda hep atlanan bir dönem. Bu dönem Anadolu harekâtı başlamadan önceki dönem ve bu süreçte kimlerle konuşuldu kimlerle görüşüldü çok mühim. Bir pazarlık oldu mu? Bugün söyleyeceğimiz şeyler belgeler açıklanamadığı için spekülatif olur.
Bu tür belgeler var, ancak açıklanamıyor mu demek istiyorsunuz?
Basit bir şey söyleyeyim. Mustafa Armağan, Mustafa Kemal’in İngiliz İşgal Orduları Komutanlığına yazdığı telgrafı yayınladı. Telgrafta M. Kemal bir görev verilmesi halinde Anadolu’da valiliğe talip olduğunu bildiriyor. Ancak Vahdettin daha sonra kendisini, o Samsun’a gitmeden zaten var olan Anadolu’daki direniş hareketlerini, belli bir strateji dahilinde yönetmek için Anadolu’ya gönderiyor. Falih Rıfkı Atay, Çankaya kitabında M. Kemal’in Vahdeddin’le görüşmesini kendi ağzından anlatır. Fakat M. Kemal’in Anadolu’ya çıktıktan sonraki hareketlerinden şüphelenen Padişah, kendisini görevden alıyor. Burada da tarihin kırılma noktası diyebileceğimiz hadise gerçekleşiyor. Kâzım Karabekir hukukî ve resmî bir görevi kalmayan sade bir vatandaş haline gelen M. Kemal’e gidip—o kendisini tutuklamaya geldiğini ve her şeyin bittiğini düşünürken— emrinizdeyim diyerek tarihin seyrini değiştiriyor.
Hilâfet yanlısı olduğunu bildiğimiz Karabekir, neden Padişah’ın görüşlerini benimsemeyip M. Kemal’e destek veriyor?
Karabekir, Padişahın M. Kemal’in görevden uzaklaştırılış kararını İstanbul’daki hükümette bulunan ortak muhaliflerin ve İngilizlerin(!) baskısıyla aldığını düşünüyor. Karabekir eğer bir direniş hareketi örgütlenecekse bunun M. Kemal’le yapılabileceğine inanmış biri. M. Kemal’in irtibatlarından o tarih itibariyle bilgisi olmadığı anlaşılıyor. Lâkin gerçekleri daha sonra öğreniyor. Cumhuriyetin ilânından sonra meşhur İzmir Suikastı meselesiyle irtibatlandırılıp, yok edilmek istenmişti, ordu tepkisinden çekinildiği için yapılamadı.
GÖREVLENDİRDİĞİ EKİP VAHDEDDİN’E OYUN OYNADI
Nedir Karabekir’in sonradan öğrendiği gerçekler?
Karabekir “Nutka Cevaplar” kitabında M. Kemal’le bir takım görüşmeler ve pazarlıklar yapıldığını yazıyor. Bu dönemde İngilizler hem Anadolu, hem İstanbul’la mahirane bir trafik içinde. Bu trafiğin mahiyetiyle ilgili ciddî bir çalışma yok. Aslına bakarsanız Vahdettin Kurtuluş Savaşını örgütlemesi için görevlendirdiği ekiple İngilizlere oyun oynamak isterken bu ekip İstanbul’a oyun oynuyor. Burada da Vahdettin’i M. Kemal’i seçmeye ikna eden nedenler önemli! M. Kemal’i Vahdettin’e empoze edenler var! Hatta Vahdeddin-M. Kemal ilişkileri meyanında ilginç bir bilgi de var ki; M. Kemal’in, Vahdeddin’in kızına talip olduğu yani Damad-ı şehriyari ünvanını almak istediği, ama Vahdeddin’in burada nedense buna müsaade etmediği de bilinen bir gerçektir.
Bazı tarihçiler Vahdettin’in M. Kemal’i  kurtuluş için görevlendirmediğini yazıyor…
M. KEMAL’E İNGİLİZ SUBAYIN VİZESİNİ ALDI
M. Kemal Samsun’a çıktığında İstanbul’dan, tahsisat, otomobil, vs. gibi isteklerde bulunduğu telgrafı gördüm. Yani padişahın görevlendirdiği açık. Hangi maksatla gönderdiği Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında bile var. Padişah tarafından gönderildiği hususu artık bedahettir. Yalnız burada; neden seksen yıldır “çürük bir vapurla İstanbul’dan ve İngiliz ablukasına rağmen Anadolu’ya kaçtığı ve Anadolu’da sıfırdan bir örgütleme yaptığı” gibi hakikate aykırı bir durum Türklerin tarih bilincine bir “Tarihe Giriş” fenomeni olarak sokuldu. Neden böyle gerçeğe aykırılıkla işe başlandı? Neden böyle bir ihtiyaç hissedildi? En basitinden bu soruların cevap hanesi halen boş… Fakat burada başka bir soru daha öne çıkıyor. İngilizlerin ablukası altındaki İstanbul’dan M.Kemal ve koca bir kurmay ekip nasıl Anadolu’ya çıkabiliyor. Resmî tarihin sözcüleri “Efendim, İngilizler padişahın M. Kemal’i Anadolu’ya isyancıları tedip, asayişsizliği zaptu rapt altına alması için gönderdiğini sanıyorlardı” diyorlar ve bizim de buna inanmamızı istiyorlar. M. Kemal ve ekibi, İngiliz subayının vizesiyle Samsun’a çıkıyor. Zahirdeki sebep vize müracatındaki gerekçe bu. Lâkin bunun böyle olmadığını İngiliz kurmayı da, biz de biliyorduk. Bu konuda açık kaynaklar var.
M. Kemal’i koruma adına tarihî gerçekler saklanıyor
Sizce görünür anlamda M. Kemal’le Karabekir gibi isimlerin de içinde bulunduğu hareket ne zaman ayrılıyor? Köprüler ne zaman atılıyor?
Zaten zımmen yollar ayrılmış olsa da Birinci Meclisteki muhalifler tasfiye edildikten sonra bütün köprüler atılmış oluyor. Bu dönem de Lozan Anlaşması’nın yapıldığı döneme denk geliyor. Lozan’da hilâfetin kaldırılması hususu ehem mesele olduğu için ve I. Meclisteki muhalif grubun buna karşı çıkacağı bilindiği için tasfiyeler gerçekleşiyor…
Hilâfet gibi bir mesele hallolduktan sonra da, anlaşmanın konforu bozulmasın diye Musul gibi ciddî meseleler zamana bırakılıyor.
Bütün gerçeklerin açığa çıkması sizin için neden önemli?
Biz toplum olarak artık olgunlaştık. Türkiye’de gizlenmeye çalışılan tarihî gerçekler her neyse; işte onların ortaya çıkmasının milleti farklı istikametlere savurabileceği endişesi var belli çevrelerde. Bu ise en hafifinden gelişmişlik düzeyimize, içtimâî zekâmıza, irfanımıza karşı bir su-i zandır. Herkes, her düşünceden insan ne biliyorsa açıklayabilsin. Akademik her çalışma bir soruyla başlar. Akla gelen her soru sorulsun ve yeni tezler ortaya çıksın. Tabiî öncelikle gerçeklerin bir temele oturtulması için arşivlerin açılması şart. Osmanlı arşivlerinden bahsetmiyorum. Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere ilgili bir çok kurumun arşivleri araştırmacılara açılsın. Biz daha Latife Hanım’ın mektuplarını bile aradan bunca yıl geçmesine rağmen milletten saklıyoruz değil mi? Ama özellikle İngiliz, Yunan, Fransız, İtalyan ve Rus arşivlerinin ilgili dönemle ilgili belgelerine ulaşmadaki engellerin kalkması çok mühim. Hakikatlerin ortaya çıkmasını istiyoruz. 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu tarihî gerçeklerin ortaya çıkmasının önünde kilit görevinde. Akademisyenler M. Kemal’e “Adam” dedi diye yargılandılar, mahkûm oldular.
MİLLÎ EĞİTİM TÜRKİYE’NİN EN GERİCİ KURUMU
Millî Eğitim’in tarihi ele alışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şunu çok açık ve rahatlıkla söyleyebiliriz ki Millî Eğitim Türkiye’nin en gerici kurumlarından biridir. Dünyayı bırakın Türkiye’nin gerisindedir. Türkiye’deki zihniyet inkilâbının farkında olmayan bir yapıdır. Kim gelirse gelsin Millî Eğitimin yara olma hali devam ediyor. Tarihî konularda otuzların bakış açısı hâlâ korunuyor. Es geçilmesi gereken olaylar es geçiliyor abartılması gereken olaylar abartılıyor. Millî Eğitime bütçeden düşen pay arttı, ancak zihniyet değişmedi. Bir sürü kocaman betonarme yığınları yığmak tamam da, beyinleri, kalbleri, ruhları neyle ve nasıl inşa ediyorsunuz, buna bakmak lâzım.
Talim Terbiye diye, kimin adına talim ve terbiye yaptığı belli olmayan; daha düne kadar anglo sakson-jewish danışmanların kontrolünde bir kurum var millî eğitimin içinde. Eğitim müfredatından, ders kitaplarının hazırlanmasına kadar tüm icraatı planlayan, belirleyen…
Ders kitaplarına bir bakın! Diline bir bakın! Ruhuna bir bakın!
Bu yapının anlattığı tarihin, gerçeklikle; edebiyatın estetiğimizle, zerketmeye çalıştığı ruhun ruh kökümüzle irtibatı, alâkası, akrabalığı yok…
H. Hüseyin Kemal

Nüzûl-İ ‘Îsâ Aleyhisselâm Üzerinde Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytânî Vesveseler

Nüzûl-İ ‘Îsâ Aleyhisselâm Üzerinde Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytânî Vesveseler\[1]

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Hüseyin Avnî

 

Bundan sonra…

 

Bir Hadîs profesörü(!) İslâmiyat isimli mecmûada ‘Îsâ Aleyhisselâm’ı Gökten İndiren Hadîslerin Tenkîdi başlığı altında bir makâle yazmış, şu makâleye karşı, Ehl-i Sünnet gayreti ve müdâfaası sâikıyla samîmî ve gayretli bir mü’min kardeşimiz tarafından başka bir mecmûada cevâb verilmişdi. Biz de sözü edilen makâleye, nisbeten başka bir takım taraflardan kısmî cevâblar vermeyi münâsib gördük. Îsâ Aleyhisselâm’ı Gökten İndiren Hadîsler’in Tenkîdi başlığı; her şeyden evvel, ilmî vekar ve ciddiyetten mahrum, sulu, istihzâ damlayan seviyesiz bir başlık…

 

Yazının üslûbu da peşin fikir ihtivâ eden mübtezel bir üslûb olup sâhibinden haber vermekte… İstihzâ edilen, sözlerin sahibi olan Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve onları rivâyet eden ve benimseyen Ümmet’in tamâmı ve âlimleri… Diğer yandan da, Mahmûd Şeltût’un makalesinin intihâli/ondan çalınma bir yazı… Yüzü gözü makyajlanarak ve pudralanarak gûya kızlaştırılan bir kokana kocakarı…

 

Hakîkatte, şu makâle sâhibi tarafından da i’tiraf edildiği gibi, otuz küsûr Sahâbî’den yüz yetmiş küsûr rivâyetle gelen bir husûsun îmân eden akıllı kimseye göre tartışılır yanı olamaz. Hele buna İcmâ’ı eklerseniz, söylenilebilecek hiçbir şey kalmaz. Lâkin, îmân mevzûudur; tartışma götürmez, deyip saçma ve hezeyanlarına toz kondurmayan şarkıyyâtçı Hristiyanların ihdâs ettikleri -kesin îmân düstûrları da dâhil- istisnâsız İslâmî her mes’lede aslolan uydurma olmaktır, şeklindeki bilimsel dogma artık onların içimizdeki şâkirdlerince yeni bir îmân esâsı hâlini aldı. Nihâyet bu peşin ithâmın anaforundan kurtulmanız için sebebler âlemi size yetmeyecek kadar dardır. Vesvese bile olamayacak sebebler ileri sürülerek fâhişelik töhmetiyle yüzü kara edilmek istenen iffet âbidesi bir genç kıza, hadi fâhişe olmadığını isbât et, denildikten sonra, onun, töhmet dayanaklarına nisbetle yerden arş kadar yüksek olan hüccetlerinin bile yeterli delîl kabûl edilmediğini görüyoruz…

 

Makâledeki Bazı İddialara Kısa Cevâblar

 

İddia: Toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler, ya isyan veya sosyal patlamalar ya da başarının/zaferin ilâhî yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler…

 

Cevâb: Şu iddianın tutarsız birçok yanı varsa da, biz ikisi üzerinde duralım:

 

Birincisi: Nüzûl inancı’nı böyle bir sebebe bağlamanın ardındaki mesned, en iyimser bir ifâdeyle, mes’eleyi sosyo-psikolojik bir tahlîlle temellendirmek düşüncesidir. Şimdilik, îmânsızlıktır demiyoruz. Yani, Şer’î delîllerden ayrı ve müstakil bakışla bakıldığı farz edilirse, -ki öyle olmuştur- yapılan, en iyimser ifâdeyle mücerred bir sosyo-psikolojik tahlîldir.

 

Müstakım bir Profesör arkadaşın ifâdesiyle mesnedsiz ve gelişi güzel bir tahmîndir, denilmiyorsa tabîî. Mahza/salt sosyo-psikolojik tahlîller, yerine göre bir takım ipuçları verseler ve bir nisbette ufku açsalar da, pozitif ağırlığı ve isbât edilebilirlik yanı bulunmayan, hatta çoğu zamân ğâlib/ağırlıklı zann mertebesine bile ulaşamayan ihtimâllerden ibârettirler. Mantîkî mânada şekk,\[2] hatta vehim\[3] seviyesini dahî aşamazlar.

 

Bir yanda, Haber-i Âhâd’lara, belki, yerine göre haberlerin hepsine, birçok noktada kıymet vermeyen, diğer yanda da, şu, mücerred kanaatlerden ileri geçemeyecek iddiaları nelerin nelerin yıkılmasına mesned yapabilenlerin ilmî, hatta fikrî ma’lûliyyet ve zavallılıkları cidden ibret vericidir. İslâm âlimlerinin, Mefhûm-i Muhâlif\[4] ve benzeri fâsid istidlâller\[5] çerçevesinde zikrettikleri, hüküm çıkarmada temel dayanak kabûl edilen delîllendirme biçimlerine, ilim, hatta sırf fikir gözüyle dikkatlice bir bakarsanız bunların, ihtimâl dâiresinde ne kadar güçlü dayanaklar ve ne kadar mühim ipuçları olduğunu göreceksiniz. Ama buna rağmen, şu ihtimâller, aksine getirilebilecek, onlardan ağır, hatta onlara denk ihtimâller göz önünde bulundurularak bir hükmün isbâtı veya inkârı için bir çok fakîh tarafından başlı başına birer delîl kabûl edilmemişlerdir. Sadece ipucu olmakla kalmışlardır.

 

Şu fâsid istidlâllerin bir kısmı husûsundaki, âlimlerin, âlimce olan anlaşmazlıklarını lütfen kimse ileri sürmesin. Çünki, onların her birinin birçok nev’inin, delîl ileri sürmekte geçersiz olduğunda, hatta hasen ve daha üst mertebelerdeki rivâyetler karşısında hiç birinin mu’teber olamayacağında âlimlerce söz birliği vardır. Bu istidlâllerin/delîl getirmelerin, paralel bulundukları nassları te’yîd ve takviye edici oluşları ise karîne olmaktan ileri gitmeyen başka bir husûstur. Karşılarında onlardan daha kuvvetli, hatta onlara müsâvî/denk bir ihtimâl bulundukta, hattâ karşı delîl bulunmasa bile bunlarla ihticâc olunmaz,\[6] hüküm isbât etmekte delîl olmaya yetmezler.

 

İkincisi: Benzer, hatta aynı iddia, inkârcılar tarafından Allah celle celâlühû’ya inananların karşısında ileri attıkları bir iddiadır. Onlar da, Sizin Allah inancınız, acziyetiniz ve başarısızlığınızdan doğmaktadır. Aslında Allah (hâşâ) yoktur. Kendinizi avutuyorsunuz, hatta kandırıyorsunuz, demektedirler. Şu iddianın sizde bu seviyede olup olmadığını -kesin bir şekilde- bilmiyoruz. Ama görünen o ki, düşüncenizin kaynağı ve mantığı budur.

 

Şübhesiz ki, bâtıl din ve inanış sahibleri için bu iddia kısmen doğru olabilir. Allah inancı fıtrîdir/yaradılışta mevcûddur. Bu sebeble, yanlış gidişten dolayı puta, ağaca, güneşe, aya ve benzerlerine ilâh diye teveccüh edilmiş olabileceği gibi, âcizliğin, başarısızlığın ve avunma hissinin de bunda te’sîri bulunabilir. Ancak, gerçek Allah inancını, şu sosyo-psikolojik tahlîlle temellendirmek, olsa olsa îmânsızlık ve dinsizliktir. Bunun şu mes’elemizdeki iddiâ ile ne farkı vardır? Aslâ hiçbir farkı yoktur. Kendini Mü’min zanneden, veya insanları o şekilde kandıranlara sirâyet eden şu virüse iyi dikkat etmek lâzımdır.

 

İddia: Konuyla ilgili âyetler incelendiğinde bizzât görüleceği üzere ve birçok ilim adamının da ifâde ettiği gibi, Hz. Îsâ’nın göğe yükseltilip, bilâhare yeryüzüne indirileceği inancı, Kur’ân’da, tartışmaya mahal bırakmayacak netlik ve kesinlikte ifâde edilmiş değildir. Bilakis, ortada olan, Hz. Îsâ’nın inişinin leh ve aleyhindeki birçok âyetle ilgili filolojik îzâhlardan ve çok farklı te’vîl, tefsîr, yorum ve iddialardan başka bir şey değildir. Bu sebeble, Kur’ân açısından mes’elenin bir yorum ve dolayısıyla tercih mes’elesi olduğu söylenebilir…

 

Cevâb: Şu iddia, sadece kuru bir iddia. Kimdir, şu sözü edilen, birçok ilim adamının da ifâde ettiği gibi lafında geçen ilim adamları? Bunu söyleyen hesaba katılabilecek hiç bir ilim adamı asla yoktur. Varsa getirilsin. Kaldı ki, birileri tarafından tartışılmayan hiçbir imânî mevzû’ da yoktur. Eğer sâhâyı sınırsız tutarsanız, Allah inancı da dâhil, her îmân esasının birilerince mutlaka tartışıldığını görürsünüz. Her kesin îmân esası karşısında i’tirâzları olan bir veya daha çok inkârcı kesinlikle bulunur. Mühim olan, bu mes’elenin Mü’minler’in hakîkî Rebbânî âlimlerince tartışılmadan veya tartışıldıktan sonra kabûl edilip edilmemesidir.

 

Hatta, ikinci mertebedeki birçok îmân esasının teferruâtında dahî, İslâm âlimlerince tartışma olabilir.\[7] Bunun böyle olması onların aslını kökten inkâr etmemizi îcâb ettirmez. Kâfirlerin ve maşalarının Nüzûl-i Îsâ’yı tartışmaları, bu inancın net ve tartışmasız olmadığı ma’nâsına gelmez. Tekrâr ederek soruyoruz; bu inancı, kim tartıştı ve tartışıyor? Hiçbir âlim, bunu, geçmişte tartışmamıştır. Sahte peyğamberlerin, müsteşriklerin, masonların ve tohumlarının tartışmaları ise Mü’minler için mühim değildir ve bu İslâm Ümmetinin ve âlimlerinin icmâ’ına zarar vermez. Hâsılı, mü’minlerce inkârı mümkin olmayacak onca delîllerle berâber artık bu mes’ele Kur’ân açısından bir yorum mes’elesi değildir.

 

Hem, şu filolojik îzâh\[8] dedikleriniz nelerdir? Bir de siz yazsanız da bir daha görsek. İmâm Kevserî onu yapmaya kalkanların maskaralıklarını enfes bir şekilde sergilemişti. Bir de sizin boyunuzun ölçüsünü görsek.

 

İddia: Aslında Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ü mes’elesinde belirleyici olan rivâyetler/hadîsler konusunda da ihtilâflar ve tartışmalar yok değildir. Genelde konuyla ilgili rivâyetlerin Mütevâtir mi, Haber-i Âhâd mı olduğu noktasında yoğunlaşan tartışmalarda, bugüne kadar taraflar arasında bir uzlaşma sağlanamadığı görülmektedir. Bu tür kısır tartışmaların uzayıp gitmesinin temel sebebiyse, konuyla ilgili hadîslerin bilimsel bir titizlikle incelenmemiş olmasıdır…

 

Cevâb: Bir: Şu husûstaki rivâyetleri iyi inceleyen ilim ve basîret sahipleri göreceklerdir ki, bu iddia da tamamen ilim ve insâfla bağdaşmayan hilâf-i hakîkat gelişi güzel bir iddia… Çünki, Evvelâ, Nüzûl’ü tek belirleyici olan hadîsler değildir. Ortada âyetler ve İcmâ’ da vardır. Sonra, yine soruyoruz, şu varlığı iddia edilen tartışmayı kim yapmıştır? Hadîs âlimlerinden kim böyle bir tartışmada, Nüzûl hadîsleri Haber-i Âhâd’lardır yâhud uydurmadırlar demiştir? Bir tanesi getirilsin… Şimdiye kadar bunu getiren olmamıştır. Asla da getirilemez. Son devrin câhil ve zındıklarından başka bu husûsta çatlak ses kimseden çıkmamıştır. Hâsılı, âlimlerde iki taraf diye bir şey yoktur. Ortada tek bir taraf vardır ki, o da şu îmâna sâhib olan taraftır. Küfür cebhesi ve onların oyuncağı ve maşası olan müsteşrik tohumlarının aykırı görüşleri  ise mü’minlerce mühim değildir.

 

İki: Tartışmanın sebebi, hadîslerin ilmi ölçülerle incelenmemesidir iddiası doğrudur. Evet, onları Mü’minler ve âlimleri seviyesizce tartışmadı ve tartışmaz. Ancak tahlîl etmişlerdir ve ederler. Tartışan kâfirler, zındıklar, masonlar ve uşakları ise elbette ilmî ölçülerle tartışmadılar. Bunu tamâmen peşin fikirli olarak ve ideolojik bir bakış zâviyesiyle yaptılar. Şunun da asıl sebebi, inkârcılık mikrobunun kimilerine bulaşmış olmasıdır.

 

Üç: Hadîs ilimlerinden nasîbi olanlar kabûl ve teslîm ederler ki, şu mertebede râvîsi ve kaynağı olan hadîsler hiçbir cerh ve ta’dil (sakat ve sağlam bulma) tahlîline tâbi tutulmadan bir araya getirilseler, ilmî ölçülere yine de uyarlardı. Ama son devrin hakîkî âlimleri, pekiştirmeyi ve odun kafalıları da hesaba katarak, hadîslere ilâve olarak, şu rivâyetleri ilmî ölçülerle teker teker incelemişlerdir. Ya, hevâ (nefsin şiddetli arzusu), gözleri kör ettiği için hakîkat görülemiyor, veya kasden yalan söyleniyor. Dolayısıyla kimse, çoktan keşfedilen Amerika’yı ilk defa keşfediyorcasına, yeniden keşfetme nâmına gaza basıp gübre yığınına saplanmasın.

 

İddia: Bütün bunlar Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ü konusundaki rivâyetlerin metin tenkîdi açısından nasıl bir manzara arzettiğini gözler önüne sermeye yetecek nicelik ve nitelikte değerlendirmelerdir.\[9]

 

Cevâb: Geçtiğimiz sayımızdaki makâlemizden metîn tenkîdiyle alâkalı bir yeri buraya da almak istiyoruz: Metin Tenkîdinden maksadınızın ne olduğunu şu satırları okuyacak olanlar -bağışlasınlar- belki iyi anlayamayabilirler. Kendi kitâbınızdan bu husûsla alâkalı bir iktibâs yapalım, bir parça nakledelim ki, söz daha anlaşılır olsun; Metin tenkîdinin ne kadar lüzûmlu ve iyi bir şey olduğunu anlatma makamında, Mu’tezile âlimlerinden\[10] Amr b. Ubeyd’den, O’na hiçbir i’tiraz yapmadan, dolayısıyla beğenerek naklettiğiniz (küfür) sözler(i) şunlardır:

 

(Mü’minlere göre sahîh olan bir hadîs için)

 

“Bu hadîsi A’meş’ten işitseydim, onu yalancılıkla suçlardım. Zeyd b. Vehb’den işitseydim, ona cevâb bile vermezdim. Abdullah b. Mes’ud’dan işitseydim, onun sözünü kabûl etmezdim. Allah’ı böyle söylerken işitseydim, O’na sen bizden mîsâk’ı bu esas üzere almadın! derdim”.\[11]

 

(Yine başka bir hadîs için,)

 

“Resûlüllâh böyle bir şey söylemez. Eğer söylemişse ben onu yalanlıyorum. Eğer onu (bu konuda) yalanlamak günah ise, ben bunda ısrarlıyım”.\[12] Şu sözü söylediğine dâir rivâyetler sahîh ve sâbitse, kâfirliğin bundan ötesi olabilir mi?

 

Alternatifçinin kendisi de şöyle diyor:

 

“Bir sözün yanlış ve kabûl edilemez olması o sözün her zamân uydurma olmasını gerektirmeyebilir. Bu durum özellikle Hz. Peyğamberin çevresinden elde edip yeri geldiğinde aktardığı bazı bilgiler için söz konusu olabilir. Meselâ İsrâîloğulları’ndan bir adamın doksan dokuz kişiyi öldürdükten sonra bir din adamını da katletmesine rağmen tövbesinin kabûl edilip cennete girmesiyle ilgili bir hadîsin\[13]  kabûlü hayli zor hatta imkânsız unsurlar içerdiği için kolayca mevzu olduğuna hükmedilebilir.

 

Ancak mes’eleye bir başka açıdan bakmak da mümkündür: Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Peyğamber İsrâiloğullarından bir adamla ilgili bu hikâyeyi Medîne’deki Yahudilerden duymuş ve rivâyetteki bir takım tutarsızlıkları ve problemleri bir yana bırakıp rivâyetin ana fikri olan tövbe kapısının her zamân açık olduğunu ön plâna çıkararak bu hikâyeyi anlatmış olabilir.

 

Keza Hz. Peyğamber içinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak sağlık ve tedâvi konularında çevresinden edindiği o zamân için doğru kabûl edilen bazı bilgileri -Tıbb-ı Nebevi konusundaki rivâyetleri kastediyoruz- çevresindekilere aktarmış olabilir. Ancak sonraki yüz yıllarda, ilmen bu bilgilerin bazılarının doğru olmadığı ortaya çıkabilir.

 

Bu ve benzeri birçok durumla karşılaşıldığında -muhtevânın yanlış olmasına bakıp- hadîsin uydurma olduğuna hükmetmek yerine, hadîsin Hz. Peyğamberin sözü olduğunu; ancak ihtivâ ettiği bilgiler yanlış olduğu ortaya çıktığı için bizim için geçerli olmayacağını ileri sürmek daha isabetli görünmektedir… İsnad açısından Hz. Peyğambere aid görünen ama muhtevâ itibariyle yanlış olduğu anlaşılan ve dolayısıyla kabûlü mümkün olmayan hadîsler’…\[14]

 

Bu nakillerden sonra, Louis Massignon isimli bir İslâm düşmanı Müsteşrikten/Oryantalist’den de bir söz aktarmak istiyorum:

 

Onların\[15] her şeyini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler…\[16] (nakil bitti.)

 

Vah başımıza gelenlere… Değil Şâri’in/din sâhibinin sözleri, sıradan insanların sözlerinin bile metin tahlîline/kritiğine tâbi’ tutulması her hâl-ü kârda lüzûmlu, hatta câiz değildir. Aksine, metin tenkîdi zarûret veya ihtiyâc halinde olur. Bu zarûret ve ihtiyac da gelişi güzel olmaz. Zarûret halinde mecbûren, ihtiyac halinde ise çokça gerekli olur. Yani metinlerde aklî veya Şer’î, veya hem aklî hem de Şer’î imtinâ’/olamazlık mevcûd ise, veya kendileri ayarında veya kendilerinden daha üstün kuvvette başka nasslar ve rivâyetlerle aralarında çelişki varsa, veya umûmâta (genellik bildiren delîllere) ters iseler ve benzeri hallerde metin tenkîdi yapılır.

 

Nüzûl mes’elesinde bunlardan hiç birisi mevcûd değildir. Ortada aklî bir muhâl/imkânsız/olamaz mı var? Şer’î muhâl mi var? Iztırâb mı var? Bunlardan bir tanesini gösterin. Gösteremezsiniz; çünki bunların hiç birisi yok; olmayan şey nasıl gösterilsin? Evet yok…

 

Şöyle ki, Aklî muhâl yok; Çünki, İzâfiyet teorisi, uzay fiziği, âdî vasıtalarla (sıradan araçlarla) astronotların uzun zamânda uzayda durabilmeleri, bilgisayar teknolojisi, enformatik müdhiş gelişmeler ve benzerleri, bir zamân aklın ihtimalden uzak bulduğunu, başka bir zamân mümkin bulmakta olduğunu ve gördüğünü ortaya koymaktadır. Aklın bir şeyi ihtimâl ve imkândan uzak bulması ile imkânsız bilmesi farklı farklı şeylerdir.

 

Kollektif akıl bir mümkin’i/olabilir’i, bazen uzak bulsa da imkânsız bulmayabilir. Bazı zayıf akıllılar çoğu zamân ihtimâlden uzak gördüğünü imkânsız bulur ve gösterir. Fennî gelişmeler bunun inkâr edilmez isbâtlarıdır. Nüzûl’de Şer’î Muhâl de yoktur. Çünki o bir mu’cize, yani olağanüstü bir iştir. Mu’cize, Deterministler ve David Hum gibi maddeci felsefecilere göre olamaz bir şeyse de Mü’minlerce câiz ve vâkı’dir.\[17]

 

Nüzûl de bir mu’cize olduğuna göre, o dahî mümkindir. Îsâ aleyhisselâm’ın Allah celle celâlühû’nun izniyle ölüyü diriltmesi gibi. Evet… Nüzûl haberlerinde Şer’î Muhâl de yoktur…Çünki, Nüzûl haberleri, kendi kuvvetinden üstün, hatta kendi kuvveti seviyesinde, hatta kendinden daha zayıf olan hangi delîl ile  muhâl yani imkânsız bulunuyor? Bir tane bile gösterilemez. Nüzûl mes’elesinde, zıt hangi bir delîl/nass vardır ki, onunla Nüzûl teâruz etsin/çelişsin ve ortada ıztırab/çelişki bulunmuş olsun? Yok… Bulan getirsin. لا نبى بعدى/Lâ nebiye ba’dî/benden sonra hiçbir nebî yoktur, hadîsi haktır. Ancak bu bizim dediğimize zıd değildir.

 

Ne demek olduğu şunlarca anlaşılmamıştır. Nitekim îzâh yerinde edilmiştir. Nüzûl’ün/inişin nereye olacağı, mes’elesindeki ufak tefek farklılıklar, haberin aslıyla, yani gökten inmeyle çelişmez. Kaldı ki, Nüzûl, yani inmek kelimesi bir yerde inip orada konaklamak ma’nâsındadır. Gökten nüzûl (inme) olacağı gibi, falan yere bineğinden nüzûl (konup/konaklama) dahî olur. Bu yüzden şuraya nüzûl (inmek), buraya nüzûle mâni’ değildir.

 

Her râvî Nüzûl’ün olacağı yerlerden her birini hatırlamamış, bir kısmını veya birini hatırlamış da olabilir. Burada böyle değişikliklerde çelişki görülmez. Üstelik inmek husûsunda değil de, nereye ineceği husûsundaki rivâyetlerin hepsi aynı kuvvette değildir. Dolayısıyla ıztırab mevzû’-i bahis olmadan kuvvetli olan tercîh de edilebilir.\[18] Yâhud görünürde çelişki var kabûl edilse bile, te’lîf mümkin iken tercîhe gidilmeyebilir. Şurada içinden çıkılamayacak olan hiçbir çelişki yoktur.

 

Bu ma’nâda, yani nereye ineceği husûsundaki metin tenkîdi âlimlerce yapılmıştır ve mes’ele ilmî olarak halledilmiştir. Nitekim ileride bu çelişki iddiaları etraflıca ele alınacaktır. Bir şeyi körler de görecek diye bir şart yoktur. Göstermek ve görmek “görene; köre ne?” Lüzûmsuz metin tenkîdi/kritiği, daha doğrusu metin üzerinde oynamak âlimlerin değil, ard niyetlilerin veya câhillerin yâhud da hevâsının esiri sapıtmışların işidir. Hele bu metin, Şerîat sâhibine âidiyeti -zayıf olmak şöyle dursun- kuvvetli ihtimalle sâbit olan, hatta kesin olan bir metinse, bunda asla tenkîdî bir tasarruf olmaz…

 

İddia: Kaynak râvîlerin güvenilirliği açısından bu tabloya bakıldığında, Abdullah b. Mes’ud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahâbî hariç, rivâyetleri nakledenlerin veya naklettiği rivâyet edilenlerin büyük ekseriyetinin Hz. Peyğamberin yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür…

 

Cevâb: Bir: Bu haberler Nebî Aleyhisselâm’a yakın Sahâbîlerce gelmiştir. Aksi yalan veya cehâlettir. Hepsi yakın arkadaşlarıdır. Nitekim dikkatli bakılırsa bu görülür.

 

İki: Halifelerden hangisi altı temel îmân mes’elesinde kaç tane hadîs rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekir’den temel îmân esasları hakkında Kütüb-i Sitte’de ve Muvatta’da tek bir rivâyet -bildiğim kadarıyla- yoktur. Gözümden kaçan varsa bile bu ender cinsindendir. Hz. Ömer’den ise tâli îmân esasları hakkında çok az rivâyet vardır. Belki de yoktur. Benim bildiğime göre O’ndan ne Kütüb-i Sitte ve Muvatta’da Allah’a îmân, Allah’ın sıfatlarına, Âhiret’e îmân, Meleklere ve Nebîlere îmân husûsunda hiç bir rivâyete rastlamadım. Gözden kaçan varsa da çok nâdirdir. Keza; Hz. Osman ve Hz. Ali’den de bu husûstaki rivâyetler yok denecek kadar azdır. Bütün bunların böyle oluşu, akıllı ve ilimli mü’minlerce de kabûl ve teslîm edileceği gibi, îmân esasları husûsunda inkârımızı îcâb ettirmez.

 

Üç: Hem, böylesi bir istidlâl, kendi başına bir ipucu ve karîne bile değildir. Olsa bile, ondan daha kuvvetli, hatta onun kuvvetinde değişik mukâbil/karşıt ihtimaller yüzünden hüccet olmaktan uzaktır. İhtimâl geldiği zaman ihticâc bâtıl olur. Hatta bu, kesin delîllerle mutlak muhâldir/her bakımdan imkânsızdır. Öyle ki, ortada inkârı ilmen kabil olmayacak kuvvet ve sayıda nass varken, şunlar karîne bile olmaktan uzak vesveselerden başka bir şey değillerdir.

 

İddia: Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ü ile ilgili hadîsleri nakledenlerin başında gelen Ebû Hureyre, Cabir b. Abdillah, Huzeyfe b. el-Yeman, Ebû Sa’id el-Hudrî, Abdullah b. Abbâs vb. isimlere gelince… Başta Ebû Hureyre ve Abdullah b. Abbâs olmak üzere, bunların bazılarının geç Müslüman olmuş olması veya Hz. Peyğamber zamânında yaşlarının küçük olması vb. sebeblerle, zabt açısından ciddî eleştirilere maruz kaldıkları…(iddia edilmektedir.)

 

Cevâb: Şu ismi geçen sahâbîler Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yakın çevresinde yer alan arkadaşları olduğunda aklı başında hiç kimsenin şübhesi yoktur. Ebû Hüreyre, Nebî aleyhisselâm’ın duâsını almış yakın arkadaşlarından olup, Ümmet’in hadîs hâfızıdır. Ona, dinsizler, müsteşrikler ve onların oltalarındaki yem solucanları olan Mahmûd Ebû Reyye ve benzerleri düşman olabilirler. Ebû Hanîfeler, Mâlikler, Şâfiîler, Ahmed b. Hanbeller, Buhârîler, Müslimler ve diğer hadîs İmâmlarının kabûl ettiği koca Sahâbî’ye kim düşmansa veya onu beğenmiyorsa, canı cehenneme… Diğer sözü edilen Sahâbîler de, aynı şekilde Mü’minlerce mümtâz ve güvenilir âdil kimselerdir. Bunlara Müsteşriklerden başka kim zabt tenkîdinde bulunmuştur? Müsteşrikler ve tohumlarınca ise, güvenilmez olabilirler. Bu, Mü’minlerce mühim değildir.

 

Tenbîh: Kimi câhil zavallılar da, âdillik ile ma’sûmluk arasındaki farkı ya bilememekte veya kasden görmezden gelmektedirler. Sahâbe’nin tamâmı âdildir diyoruz. Bu, Hadîs Usûlü kitâblarının hepsinde mevcûddur. Yer göstermeye lüzûm yoktur. Sahâbî düşmanı Hâricî ve Şiîler’in ve bir kısım şâzların dışında buna zıd görüş sâhibi bilmiyoruz. Sahâbe mâ’sumdur demiyoruz. Haberlerinde güvenilir kimselerdirler, yalan söylemezler, diyoruz, hiçbir günah işlemezler demiyoruz. Lâkin onların sevâbları içindeki günahları denize düşüp kaybolan yağmur tânecikleri gibidir, diyoruz.

 

İddia: Ve (bu Sahâbîlerden bazılarının) isimlerinin bir takım İsrâiliyyât rivâyetlerine karıştığı…(söylenmekle şu Nüzûl rivâyetlerinin de isrâiliyyât’tan olma ihtimâli doğmaktadır.)

 

Cevâb: Bir: Böyle bir asılsız iddiadan kalkarak Nüzûl rivâyetlerinin İsrailiyyât rivâyetlerinden olduğu iddiası, mesnedsiz, yani aklî ve ilmî dayanağı olmayan bir da’vâdır. Kısmen de olsa, benzer olan bir takım rivâyetlerin şu andaki Kitâb-ı Mukaddes’te de bulunması, bunların isrâiliyyâttan olması ve uydurma olduğu ma’nâsına gelmez. Çünki bu günkü Kitâb-ı Mukaddes’te Allah’ın varlığına, öldükten sonra dirilmenin olacağına dâir ve bir çok Kur’ân âyeti meâlideki metinler de vardır. Onlar da mı hâşa uydurmadır?!.. “Aksine siz dünya hayatını tercîh ediyorsunuz. Halbuki Âhiret (dünyadan) daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Şübhesiz bu (hakîkatler) elbette ilk sahîfelerde, İbrâhîm ve Mûsâ’nın sahîfelerinde vardır.”\[19]

 

İki: Değildir ya, şu rivâyetlerin bir kısmının İsrâiliyyât rivâyetleri olduğu kabûl bile edilse, o yolla gelmeyen diğer sahîh rivâyetler paralelinde olduklarından bunların zararı değil kârı olur. İlmen de bunda bir mahzûr yoktur. Ehl-i Kitâb’dan anlatınız, aktarınız. Bunda bir darlık, zorluk (beis) yoktur…\[20] İbnü’l-Esîr, (kısa ve öz olarak) bunun, onlardan her bir yalanın anlatılabileceği ve nakledilebileceği ma’nâsında olmayıp, âlimler, râvîler ve târîhçiler tarafından nakledilen doğru rivâyetler, demek olduğunu söylemektedir.\[21]

 

Üç: Kur’ân’a ve Sünnet’e ters olmayan fakat başka kanallarla gelen rivâyetlerin ne doğru olduğunu ne de yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Zîrâ, Ehl-i Kitâb’ı ne tasdîk ediniz, ne de yalanlayınız\[22] emrine muhâtabız.

 

İddia: Bunların (Nüzûl râvîlerinin) bazılarının geç Müslüman olmuş olması veya Hz. Peyğamber zamânında yaşlarının küçük olması vb. (“gibi husûslar şu rivâyetlerin güvenilir olmadığını göstermektedir” denilmek isteniyor.)

 

Cevâb: Meselâ hangileri kaç yaşındaydı? Öyle ciddîyetsiz bir iddia ki, tamamen hayal veya kasd-ı mahsûsa mahsûlü mesnedsiz atışlardan ibâret. İsbâtlı konuşulsaydı bir şey olurdu ve cevâba değerdi. Lâkin mes’ele ma’lûm. Ciddî bir kişi, ciddî bir makalede böylesi bir da’vâ ileri sürse, da’vâsını, sözü edilen Sahâbîlerin yaşlarını, ricâl kitâblarından bulup ortaya koyarak isbât ederdi. Değilse, söylenenler, ciddîye bile alınmayacak laflar olmaktan öteye gidemez ve başkaları için hak etse de, kendileri için karşı bir ciddî cevâbı hak etmez.

 

İddia: Mesela, Hemmam b. Münebbih’in Sahife’si, Ebû Yûsuf’un (ö. 182) eserleri, İmâm Muhammed’in (ö. 189) eserleri, Malik’in el-Muvatta’sı, Şafii’nin (ö. 204) eserleri, Abdürrazzak’ın (ö. 211) el-Musannef’i gibi ilk kaynaklarda konuyla ilgili rivâyetlere hiç rastlanmazken…

 

Cevâb: Böyle bir mülâhaza ile Nüzûl hadîslerinin uydurma olduğunu isbâta yeltenmek ilmî değil, sadece klinik bir vak’a olabilir…  Zîrâ İmâmeyn’in kitâblarında îmânla alâkalı hemen hemen hiçbir rivâyet yoktur. O halde îmân husûsunda gelen mu’teber rivâyetleri inkâr mı edelim? Hattâ onlarda, çoğu fıkhî mes’eleye dâir sahîh hadîs rivâyetleri bile yok.

 

Onları da uydurma mı ilan edelim? Bu nasıl bir delîl ileri sürme? Vesvese ile hücceti karıştıracak kadar ilmîlik, her halde çağdaş akademisyenlerin mümeyyiz/ayırıcı vasfı olsa gerek. Üstelik… Abdurrezzak’ın Nüzûl hakkında bir değil, bir çok rivâyeti vardır. Hem de, ondan önceki musanniflerden Ma’mer İbn-i Râşid el-Ezdî’nin el-Câmi’inden rivâyet ederek. Abdürrezzâk, sözü edilen el-Câmi’ isimli eserin râvîsidir ve bu rivâyetler, basılı olan el-Musannef’de mevcûddur.\[23] Ayrıca tefsîrinde de vardır.\[24]

 

Şu da gösteriyor ki, Bay Profesör, şu eserlerde Nüzûl rivâyetleri yoktur, derken, ya bakmadan, okumadan ve araştırmadan, gelişi güzel hareket etmekte, veya birilerinin dolduruşuyla konuşmaktadır. Dolayısıyla diğer kaynaklar hakkında da bu yanıltma kuvvetle muhtemeldir. Burada bir ibretlik nokta daha vardır ki,  o da, Nüzûl ile alâkalı yazılan eserlerde, Abdü’r-Rezzâk’tan nakiller varken onun yoktur demesidir. Bu da, ya o kitâbları bile okumadığını veya okuduğu halde onlara kayıdsız kaldığını göstermektedir.

 

Bir Muhakkık/araştırmacı için, ikisi de affedilmez bir lâkaydîliktir. Üstelik, yukarıda da geçtiği gibi sözü edilen rivâyetler basılı olan Musannef ile Tefsîr’inde yer almıştır. Bu yapılan tıpkı Fazlurrahmân’ın tavrı gibi birşey… Nitekim, böyle bir kaynak bilgisini/bilincini(!) ve ona dayalı istidlâli, Fazlurrahman da, kim kasden bana yalan iftirâ ederse cehennemdeki yerini hazırlasın meâlindeki Mütevâtir hadîsin uydurma olduğunu isbât(!) sadedinde yapmıştı. O, bu hadîs Ebû Yûsuf’un kitâbında yoktur. (Öyleyse uydurmadır.) mealindeki ifâdesiyle müthiş bir ilmîlik(!) sergilemişti.\[25] Halbuki şu rivâyet,  Ebû Yûsuf’un el-Âsâr’ında vardı.\[26]

 

Bay Profesör de, şu bizim mes’elemizde usûl bakımından, isim vermeden, Fazlurrahmân’ı taklîd etmiştir. İ’tirâf etmiyorsa da O’nun hadîs ilimleri metodolojisinin temel ilkelerinden birini benimsemiş, onunla amel etmiştir. O’nun mezhebini taklîd etmiştir. Her ikisinde de aynı ciddiyetsizlik, aynı sığlık, aynı lâubâlîlik… Ebû Hanîfe’nin akîde kitâblarından Fıkh-ı Ekber’inde de hiçbir hadîs rivâyeti yok. Ne diyeceksiniz? Sübhanellah!.. Maksad, onlara güvenmek olmayıp, onlarla bunları, bunlarla da onları yıkmak. Yoksa şu eserlerde bu rivâyetler bulunsaydı kabûl mu göreceklerdi? Kesinlikle hayır. Çünki, yapılmakta olan, i’dâm ettikten sonra güldüren ve ağlatan zâlim  bir muhâkeme… Âdil bir muhâkeme yaparak, âdil bir i’dâm değil…

 

İddia: Kaynaklarla ilgili olarak işâret edilmesi gereken diğer bir husûs ise, bu rivâyetlerin yer aldığı, hadîs kaynağı bile olmayan (tarih, tabakat, rical, cerh-tadil, tefsîr, delail vb. türü) eserlerin, tablodaki toplam eserlerin yaklaşık yarısını oluşturmasıdır. Her türlü rivâyeti -sağlam çürük demeden- alan ve çoğunluğu problemli rivâyetlerden oluşan bu tür eserlere bilimsel bir ihtiyat ile yaklaşmak gerektiğini burada vurgulamak gerekir.\[27]

 

Cevâb: Nüzûl böylesi, kaynaklarda da bulunsun; ne olmuş? Bu rivâyetler sadece şu tür kitâblarda bile olsa ve başka kitâblarda bulunmasa, bu bile uydurma delîli olmaz idi. İlim ölçülerine göre, bu tür toptancı temellendirme yeterli bir zayıflık delîli olamayacağı gibi, kâfî bir karîne bile olamaz. Nerde kaldı uydurma delîli olsun. Tam aksine bu, zikredilen hadîslerin sübûtunu, var olduğunu kuvvetlendirir. Şu makale sahibi tarafından inkâr edilmez olduğunu zannettiğimiz îmân esaslarının ve diğer hakîkatların, meselâ târîh kitâblarında da yer alması onların uydurma olduğunun delîli mi sayılacak?  Bu nasıl bir ilim ciddiyeti?!… Şu ciddiyetsizliğe, esasen ilmî ölçülerde verilebilecek ciddî cevâblar -başka kimseler ve hüccet ikâmesi hesaba katılmazsa- zâyi’dir.

 

İddia: Bu noktada dikkat çekmek istediğimiz husûs, bu eserdeki rivâyetlerin tamamının Hz. Peyğamber’e nispet edilen (merfû’) hadîsler olmadığıdır. Bilakis toplam yüz yetmiş sekiz rivâyetin yaklaşık altmışı mürsel, mevkuf ve maktu rivâyetlerden oluşmaktadır ki, bu azımsanmayacak bir sayıdır. Bir başka ifâdeyle, delîl olarak kullanılan rivâyetlerin 1/3’ü Hz. Peyğamber’e izafe edilen rivâyetler değildir; başkalarının (sahâbî, tabii vd.) şahsi kanaatlerini yansıtan ve dini açıdan bağlayıcı olmayan nakillerden ibârettir.

 

Cevâb: Bir: İlim sahibleri bilir ve teslîm ederler ki, şu mevzû’daki mevkûf olan, merfû’ olmayan hadîsler merfû’, yani Nebî aleyhisselâm’a dayandırılan hadîsler hükmündedirler. Dolayısıyla ortada müdhiş bir câhillik veya kandırma vardır.

 

İki: Üstelik mevkûf rivâyetler, sâbit olan merfû’ rivâyetleri te’yîd/pekiştirme sadedinde olunca, ictihâd ile bilinebilecek türden bile olsalar, hiçbir sâhada mücerred şahsî kanâat hükmünde olmazlar. Şu mes’elede ise, mevkûflar te’yîd ve takviye edici olarak gelmişlerdir. Dolayısıyla, i’tirâza hiç bir cihetten mahal kalmaz.

 

Üç: Bir de, kendi ifâdesiyle, yüzleri aşkın merfû’ rivâyetin yanında altmışa yakın mevkûf rivâyetin de yer alması, zayıflık sebebi mi olur, sahîhlik vesilesi mi? Söyleyin ey akıl sahibleri!…

 

Dört: Hem, (meâlen) bu mevkûflar (Sahâbî sözleri) şahsi kanaatlerdir, dolayısıyla bağlayıcı değildirler, işe yaramazlar da, sizinkisi ise vahiydir (!) Dolayısıyla kesin delîldir. Öyle mi?

 

Beş: Kaldı ki, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim bir şeye kesin inanıyorsa, ve ona inandıkları kesin delîllerle sübût bulmuşsa, o şeye Mü’minler kesin inanmaya mecbûrdurlar. Başka delîl bulunsun bulunmasın, fark etmez… Çünki ictihâd sâhası dışındaki mes’eleler, bilhassa bir ğaybî husûs olan îmân mes’elesi işitmeye bağlıdır.

 

İddia: İslâm düşünce tarihinde hadîsler etrafında ortaya çıkan tartışmalara vakıf olanlar da pek ala bilirler ki, herhangi bir inancı, düşünceyi veya kanaati hadîslere dayanarak savunmak ve buna karşı çıkanları ilzam edip susturmak için en sık başvurulan yol, konuyla ilgili hadîslerin Mütevâtir olduğunu ileri sürmek olmuştur.

 

Cevâb: Şu süflî düşünceye sahip olan alçaklar bulunabilirse de, böylesi bir karayı Ehl-i Sünnet âlimlerinin tamamına veya bir kısmına sürmeye kalkışanlar sadece kendi yüzlerini karartırlar. Bu iddia, Ehl-i Sünnet âlimleri hakkında bühtân-ı azîmdir. Şu bühtân, seviyesizce bir çamur atma çamurluğudur. Aksine, İslâm’da sâbit olan bir inancı yıkmak isteyen alçaklar, Mütevâtir olan rivâyetleri tevâtür derecesinden aşağı indirmeye, hatta uydurma olduklarını i’lân etmeye çaba sarf ederler. Bunu yaparlarken ilmî değil de, sadece şeytânî vesveseleri mesned edinirler. Sözün doğrusu işte budur. İslâm düşünce târîhini değil de, İslâm ilim târîhini incelerseniz bunun böyle olduğunu göreceksiniz.\[28]

 

İddia: Daha önceki tablolarda görüldüğü gibi, konuyla ilgili hadîsleri nakletmiş görünen birinci tabakadaki kaynak râvîlerin sayısı otuz üçtür. Bu otuz üç kişinin gerçekten Hz. Peyğamber’den bu hadîsleri işittiklerini varsaysak bile, bu sayı acaba yalan üzere ittifak etmeleri imkânsız olan bir kalabalık anlamına gelir mi? Kanâatimizce bu sayıdaki bir insan topluluğunun, bir konuda yalan söylemek üzere ittifak etmeleri imkânsız değildir.

 

Cevâb: Bir: Yalan üzere ittifak etmeleri imkânsız olan bir kalabalık biçimindeki ta’rîfin doğrusu, Yalan üzere ittifak etmelerini âdetin imkânsız bulduğu bir kalabalık tarafından rivâyet edilmiş olmak şeklindedir. İki ta’rîf arasında, ilimden nasîbi olanlarca çok mühim farklar vardır.

 

Biz yine de kendimizin getirdiği miz ta’rîfin kastedildiği hüsn-i zannında bulunmuş olalım. Buna göre diyoruz ve soruyoruz ki; Eğer bu imkânsızlık/imtinâ’, sırf mücerred aklî imtinâ’ ise, bunu kimse söylememiştir. Mütevâtir’in ta’rîfinde bahsi geçen imkânsızlık, âdet’in imkânsız bulmasıdır.\[29] Yoksa, akıl, değil otuz üç, otuz üç bin kişinin bile yalanda söz birliği etmesini imkânsız/muhâl bulmaz; aksine Mümkin bulabilir. Lâkin (âdeten vukû’ bulma ve benzeri) delîllerden doğmayan mücerred aklî ihtimaller hiçbir akıllı ve âlim tarafından mu’teber kabûl edilmemiştir.

 

Nitekim Allâme Ğazi Muhammed Ekrem en-Nasbûri es-Sindî, İm’ânü’n-Nazar’ında şöyle demektedir: “Zîrâ, her ne kadar sayı çok yüksek rakamlara ulaşsa bile aklın kendi başına (belli bir kalabalığın yalanda söz birliği etmesini) câiz/mümkin bulması kalkmaz.\[30] O halde kim bu imkânsız bulmayı akla isnâd ederse, onun (aklın, böylesi bir topluluğun yalanda ittifak etmesini) âdet bakımından câiz bulmadığını kasdetmiştir.”\[31]

 

Yine Allâme Seyyid Abdülhâdî Necâ el-Ebyârî rahimehullah şöyle diyor: “Şunda şübhe yoktur ki, yalan üzere söz birliği yapılmasından emîn olunan sayı insanların değişikliğiyle farklı olur. ‘Âdet’in muhâl/imkânsız bulduğu’ ifâdesi, bu husûsta âdet’e dayanılacağını göstermektedir. Bunu muhakkıklardan birçoğu açıkça ifâde ettiler. Öyleyse, mes’elede akla dayanılması bir yanlışlıktır. Veyâhud (‘âdet bakımından’ kaydıyla) te’vîl edilen bir sözdür. Bunu Şeyhülislâm söylemiştir.

 

Yani, akıl âdet’e bakarak imkânsızlıkla hükmeder. Yoksa âdet’ten mücerred olarak aklın câiz bulmasına bakmaz. Zîrâ bu sayı ne kadar yüksek olursa olsun, (yalanda sözbirliği etme imkânı ortadan) kalkmaz. Ancak bu câiz bulma âdet’le alâkalı ilmin hâsıl olmasına mâni’ olmaz.”\[32] Şu halde burada ya, aklın muhâl bulması ile âdet’in muhâl bulmasının farkı bilinmiyor, veya muğâlata yapılmak isteniyor. Hangi âdet böylesi bir kalabalığın birbirlerinden habersiz ve meşveresiz olarak bir yalanda birleşmelerini mümkin bulabilir? Hele Ashâb gibi âyetlerle ve hadîslerle nihâyet mertebede övülen ve Allah celle celâlühû’nun …Hepsine de Allah Hüsnâ’yı (cenneti) va’d etti\[33] buyurduğu pâk kimseler için bu imkânı nasıl bulabilir?!…

 

İki: Demek, kanaatinizce otuz üç Sahâbî yalan söyler ve yalanda söz birliği eder, bu mümkindir, öyle mi? Ne diyelim?!.. Allah celle celâlühû îmân versin. Bizim kanaatimizce ise, sizin şu kanaatiniz beş para etmeyen şeytânî bir vesveseden ibârettir. Biz, değil otuz üç Sahâbî’nin, tek bir Sahâbî’nin bile yalan söyleyebileceğine inanmayız. Bunu büyük bir edebsizlik ve îmân zayıflığı, sayarız.\[34] İnanmak istemeyenler için, değil otuz üç Sahâbî’nin rivâyeti, üçyüz otuz üç Sahâbî’nin rivâyetinin, hatta, yüz dört kitâbın tamamının hükmü ve haberinin bile bir kıymet ifâde etmeyeceğini bilenler bilir. Mühim olan, kıymet-i harbiyyesi olmayan vehimler değil, İslâm âlimlerinin ve müstakim Mü’minler’in inancıdır. Gerisi boş…

 

İddia: Muhtemelen bu durum, konuyla ilgili hadîslerin Mütevâtir olduğunu iddia edenler tarafından da fark edilmiş olmalıdır ki, bu iddia sahipleri, konuyla ilgili hadîslerin gerçek anlamda Mütevâtir olmadığı yolundaki i’tirâzlar karşısında geri adım atarak, bu hadîslerin lafzî Mütevâtir, yani gerçek Mütevâtir değil, ma’nevî Mütevâtir oldukları iddiasına başvurmak zorunda kalmışlardır.

 

Cevâb: Burada büyük bir cehâlet ve açık bir iftirâ var.  Cehâlet şu: Şu hadîslerle alâkalı Ma’nevî Mütevâtirlik hükmü istenilen sayıyı elde edememek sebebiyle değildir. Bu da’vâ/tez dahî her da’vâ gibi (şahıslar ve târîhler de gösterilerek) isbât isterdi. Böyle bir şey ise yapılmamıştır. Şu halde kat’î hakîkatlara zıt olan bu delîlden doğmayan ihtimâl sırtına yüklenilen ağır söz bir gürültüden ibârettir.

 

Kuvvetli zannlar mukâbilinde bile olsaydı, yine de aynı olurdu. Şunlara nihâyet ma’nen mütevâtirdirler diyen İslâm âlimlerinden hiçbir kimse, önce, Nüzûl rivâyetleri lafız bakımından Mütevâtir’dirler, deyip, sonra da, yan çizerek, ma’nevî Mütevâtirdirler dememiştir. Aksini iddia eden, kendinde zerre mikdârı ilim emâneti ve şahsiyet kırıntısı varsa, bunu şahıslar ve târîhleriyle isbât eder. Ama heyhat… Yapılan, sadece ihtimaller vâdisinde şaşkın şaşkın dolanmaktan ibâret…

 

Doğrusu, İslâm âlimleri şu rivâyetlerin mütevâtir olduklarından veya tevâtür ettiklerinden söz etmişlerdir. Bu Mütevâtir oluş veya tevâtür ediş cinsinin lafzî Mütevâtir veya lafzî tevâtür ile Ma’nevî Mütevâtir veya ma’nevî tevâtür ediş nev’ileri(türleri)nin olduğunu ilimden az çok nasibi olanlar bilirler. Sözü edilen Nüzûl rivâyetleri için, Mütevâtir’dirler diyenler, yani mutlak ifâde kullananlar, elbette ma’nevîlik i’tibârî kaydını muhâfaza etmişlerdir.\[35] Ma’nevîlik kaydını getirenler ise, -Allahu a’lem- biraz da câhilleri ve ard niyetlileri hesaba katarak şu cinsin nev’ini/türünü dahî ifâde ettiler. Şu âlimler, şimdiki zamânımızın câhil ve geri zekalıları gibi rakkaslar değillerdi. Öyleyse neden onlar gibi raksedip kıvırtmış olsunlardı. Câhiller kendi hallerine yansınlar.

 

İddia: Üstelik, tevâtüre dâir daha önce verilen örneklerde de görüleceği üzere, tevâtürde asıl olan, kesinlik ve netliktir. Halbuki Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üyle ilgili rivâyetler, detaylarda birbirini tutmamakta, çoğu zamân birbirleriyle çelişmektedir.

 

Cevâb: Bir: Burada sözü edilen kesinlik ve netlik sübûtta ise, doğru; tevâtürde bu lâzımdır. Ancak ma’nâyı göstermekde ise, yanlış. Tevâtür için bu gerekli değildir… Zîrâ, bazı Mütevâtirler’in ma’nâsı veya hükmü kesin ve net olmayabilir. Mütevâtir olan misvak hadîsinin, farzlık mı, vâciblik mi, sünnetlik mi veya müstehablık mı bildireceği gibi.

 

İki: Kaldı ki, şu rivâyetler hakkında ileri sürülen kesin ve net olmamak ve detaylarda birbirini tutmamak…şeklindeki ifâdeler, isbâta muhtaç iki da’vâdır. Lâkin sened ve dayanakları yoktur. Zîrâ, Detaylarda (çelişki ifâde edecek bir) birbirini tutmamakta oluşları sırf bir iddiadan ibârettir. Öyle ki, te’lîf edilebilir lafız farklılıklarının Iztırâb ve çelişki olmadığını, âlimler, hatta yeni ilim talebeleri dahî bilirler.

 

Şu rivâyetlerde hangi barıştırılamayacak ve altından kalkılmayacak detay çelişkisi vardır? Yoook… Varsa gösterilsin. İmâm Leknevî vâsıtasıyla İbn-i Hacer’den birkaç kez naklettik ki, aralarında ıztırâb/çelişkili farklılıklar bulunan rivâyetlerde zayıf olanları sahîh olanlarını zayıf hâle getirmez. Yani teferruatlardaki/detaylardaki her farklılık kesinliğe mâni’ değildir. 

 

Nitekim, Kur’ân’daki birçok kıssa değişik münâsebetlerle, farklı lafızlar ve ifâdelerle gelmiştir. İblîsin secde etmeme hâdisesi, Mûsâ aleyhisselâm’ın Fir’avn ile olan mâcerâları gibi… Bir defâsında hâdisenin şu yanı ön plana çıkarılmak murâd edilmiş orası geniş anlatılıp başka taraflar kısa verilmiş, başka bir zaman da başka bir yanı öne çıkarılmak istenmiş, genişçe anlatılıp deminki etraflıca anlatılan taraf kısa geçilmiş  olabilir. Bunu, Kur’ân okuyan, onu anlayan ve ona inanan herkes bilir. Dolayısıyla şunu, ancak inkârcılar veya câhillik sarhoşları çelişki zan ve ilân edebilir.

 

İddia: Bu Haber-i Âhâd hadîslerin sayısının çok olması, onları hiçbir zamân Mütevâtir derecesine çıkarmaz, olsa olsa meşhûr veya müstefîz derecesine yükseltebilir.

 

Cevâb: Burada da birçok câhillik ve yanlışlıklar var. Çünki,

 

Birincisi: Şâyet Mütevâtir ıstılâhı, Bay Profesör’ün kendince ayrı bir ma’nâya geliyorsa, yani kendine göre farklı bir ıstılâhı/terimi varsa, bu O’nun bileceği bir iştir. Ancak şu takdirde O’nun bu ıstılâhı  başkalarını bağlamaz, onunla başkalarını hata etmekle suçlayamaz. Mütevâtir ta’rîfinde ulemânın cumhûru söz birliği hâlindedirler: Yalan söylemekde ittifaklarını âdetin imkânsız bulacağı bir kalabalık tarafından yapılan ve isnâdın her tabakasında şu şartı bulunduran rivâyet.  Hanefîler de şu husûsta sözü edilen Cumhûr’a dâhildir.  Yalnız onlara göre rivâyetler, Mütevâtir, Meşhûr ve Haber-i Âhâd olmak üzere üç çeşittir.\[36]

 

İkincisi: Birinci maddede de kısmen ifâde ettiğimiz gibi, Meşhûr veya Müstefîz hadîs de âlimlerin çoğuna göre Haber-i Âhâd cümlesindendir. Hanefîlerin çoğuna göre Haber-i Vâhid’in üstünde Mütevâtir’in altındadır. Cessâs, Cürcânî ve birtakımlarına göre ise, Mütevâtirin bir türü olup Mütevâtir hükmündedir.\[37] Bir metin bazılarına göre üç, bazılarına göre üçten çok isnâdla gelirse âlimlerin çoğuna göre Meşhûr Haber-i Vâhid olur. Yoksa, haberi vâhid çok olmakla meşhûr olur sözü câhilliktir ve katıksız bir yanlıştır.

 

Üçüncüsü: Doğrusu isnâdların (belli şartlarla beraber) çok oluşu bir haberi Mütevâtir yapar. Bu çokluktaki isnâdlardan her biri diğerleri göz önünde bulundurulmazsa elbette Haber-i Vâhid hükmünde kalır. Ama şu çok isnâdlar hiçbir zamân ayrı ayrı düşünülmeyeceğinden, onların her birine Haber-i Vâhid ismi verilmez. Dolayısıyla şu ifâde\[38] hadîs ve hadîs usûlü ilminden haberi olmayan bir kimsenin gelişi güzel ve câhilâne sarfetmiş olduğu bir sözüdür. Başka değil…

 

Hatta, bir çok defa da ifâde edildiği gibi, İbn-i Salâh’a göre bir haberin Buhârî ve Müslim’in rivâyeti olması onu kesin kılar. Bazıları, Buhârî ve Müslim’in rivâyetine bazı husûsların ilâvesi ile bunların kesinlik ifâde ettiğini söyler. Hatta, biz kabûl etmesek de Hadîsçilerden bir çoğu yani İbn-i Hazm ve onun gibi düşünenlere göre her sahîh rivâyet, Haber-i Vâhid bile olsa, kesinlik bildirir.

 

İddia: Meselâ, Hz. Îsâ’nın ikinci dönüşüyle ilgili rivâyetlere hakim olan fikir, onun bu dönüşünde icraat olarak domuzu öldüreceği, haçı kıracağı ve cizyeyi/haracı kaldıracağı husûsudur. Bu durumda insan, Hz. Îsâ gibi bir şahsiyetin yapacağı en önemli icraatın niçin domuz katliamı veya haçların kırılmasından ibâret olduğunu, yapacak daha önemli işlerin olup olmadığını sormadan edememektedir. Daha ilginci ise, bugün mevcûd olmayan, dolayısıyla, zâten kaldırılmış bulunan cizye ve haracı, Hz. Îsâ’nın nasıl kaldıracağı mes’elesidir.

 

Cevâb

 

Bir: Şu sözler, dînî esaslara ortaçağ mahsûlü yakıştırması yapan din düşmanlarının, cîfe kokan ağızlarında çiğneye çiğneye çürüttükleri ve iyice kokuşturdukları necâset kokan sakıza benzemektedir. Hakîkaten bir vahiy mahsûlü olan şu pak sözün neresi ortaçağı hatırlatıyor?.. O bir açıklanıverse bari…

 

İki: Hakîkî ma’nâsı ile domuz öldürme, domuz sever domuz aşıklarının kalbini sıkıştırsa da, hem eski, hem orta, hem de yeni çağda, hem mevziî veya sürek avları, hem de domuz kasapları vasıtasıyla olmuştur, olmaktadır ve ileride de Nüzûl-i Mesîh vukû’ bulana ve domuzları yok edene kadar -Allahu a’lem- olacaktır. Buna katliâm veya başka bir isim vermek işi değiştirmez.

 

Üç: Kaldı ki bu domuzu öldürmek ta’bîri, domuzdan yana olmak, domuz severlik, domuz âşıklığı, domuz etini helal kabûl etmek ve domuzluk anlayış ve tatbikatlarının yok edilmesi gibi mecâzlara da yorulmuştur ve yorulabilir. Ğâliba orta çağ benzetmesi şeklindeki domuzdan yana\[39] infiâlin (tepkinin) sebebi de bu olsa gerektir.

 

Dört: Domuzun öldürülmesini yukarıda aktardığımız ve benzeri mecâzî ma’nâlara yoran İslâm âlimlerinin çoğu ortaçağda yaşamışlar idi. Ancak, onların bu hakîkî değil de, mecâzî ma’nâda olan te’vîllerini/yorumlarını göz ardı etmek ve illâ da hakîkî ma’nâya tutunmakta ısrar etmek, eski çağ ile câhiliyye çağını ve şunların inadını hatırlatmaktadır.

 

Beş: Allah celle celâlühû’nun, öldürülmediğini ve asılmadığını haber verdiği Îsâ aleyhisselâm’ın asılışını ve teslîsi remzeden/simgeleyen Haç’ın hem maddî olarak hakîkaten, hem de ma’nevî olarak\[40] rûhen ve ma’nen kırılmasına orta çağ damgasını ancak Kur’ân düşmanları ve fanatik Hristiyanlar, meselâ Bush’lar, yandaşları ve çorbacıları vurabilir. Bu Haç’ı kırma işine Mü’minler ancak sevinir.

 

Altı: Cizyenin kaldırılacağı ifâdesi, Kur’ân’daki ve Sünnet’teki açık cizye hükmünün müddetinin şu vakte kadar devam edeceğinin Sünnet’le açıklanması, veya tek bir İslâm Ümmeti’nin var olacağı o günde, cizye verecek kimsenin kalmayacağı ma’nâsındadır. Bunda ortaçağı hatırlatan ne vardır?

 

Cizyenin kendisi mi? Evet, Kur’ân düşmanları böyle diyorlar, ama Mü’minler asla… Üstelik, yazıda bir yanda Cizye’yi Allah ve Resûlü’nden başka kim kaldırabilir? denilirken, diğer yanda ise, zâten kaldırılmış bulunduğundan söz ediliyor. Cizyenin kaldırıldığı iddiası doğruysa, Allah ve Resûlü onu ne zaman ve hangi âyetle ve hangi hadîsle kaldırdı?

 

Hem öldürücü hem de güldürücü  bir tenâkuz/çelişki sergileniyor. Kur’ân’ın hükmü olan cizye, Mü’minlere göre henüz kalkmamıştır; hükmü duruyor. Yalnız, Mü’minler’in zayıflık ve perişanlığı yüzünden Mustafa Reşîd Paşa’ya i’lân ettirilen Gülhâne Hatt-ı Humâyunu ile tatbîkattan zulmen kaldırılmıştır. Lâkin şu anda tatbîki yoksa da, ileride olmayacağını kim söyledi, nereden bildiniz? Yüreğinde zerre kadar îmân olan her Mü’min Allah celle celâlühû’nun hükmünün henüz uygulanamıyorsa da, bir gün mutlaka uygulanması sevdasıyla yanar kavrulur.

 

Kaldı ki, olacağı haber verilen bu kaldırma, hem hükmünün hem de tatbîkinin kaldırılması olabileceği gibi, sadece hükmünün kaldırılması ma’nâsında da olmuş olabilir. Dolayısıyla henüz tatbîk ediliyor olmaması hükmünün kaldırılması ile ters düşmez. Kaldıran da, Allah’ın emriyle Resûlü… Kime ne? Söylenenler ilimle alâkasız vesveselerden başka bir şey değil.

 

İddia: Bazı rivâyetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Peyğamber ve Ashâb’ı, Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ünü o kadar yakın görmektedirler ki, bazıları ona selâm bile gönderebilmektedir. Bu ise, Hz. Îsâ’nın inişinin Kıyâmet’e yakın gerçekleşecek bir Kıyâmet alâmeti olduğu düşüncesiyle çelişmektedir. Bu durum, söz konusu rivâyetlerin, râvîlerin kendi tarihsel perspektiflerini yansıttığına dâir kuşkuları gündeme getirmektedir.\[41]

 

Cevâb: Konuşma ve yazma sanatından haberi olmayanlar işte böylegelişi güzel konuşurlar. Değişik hitâb şekilleri vardır:

 

Bir: Birilerine hitâb edilir, onunla o muhâtablar değil, onların geçmişleri kasdedilir. “(Ey İsrâîl oğulları!..) Hani sizi Âl-i Fir’avn’dan kurtardık…”\[42] âyetinde olduğu gibi. Burada siz denilen muhâtablar, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamânındaki Yehûdîler ise de, esas kasdedilenler onlar değil, onların Fir’avn zamânındaki atalarıydı. Çünki Âl-i Fir’avn’dan kurtarılanlar atalarıydı, kendileri, yani Kur’ân’ın muhâtabları olan Devr-i Saâdet Yehûdîler’i değil.

 

İki: Birilerine hitâb edilir, onların bir kısmı kasdedilir. Âmm (umûmî/genel) bir şekilde yapılıp ta bazı ferdler kasdedilen hitâblar gibi. Zikr-i âmm irâde-i hâss\[43] veya zikr-i küll irâde-i cüz\[44] yoluyla gelen hitâblar… Ey îmân edenler!  size oruç farz kılındı\[45] veya üzerinize kıtâl farz kılındı\[46] misâli âyetlerde geçtiği gibi, hitâb edilen Mü’minlerin hepsine değil de, şartlarını bulunduran bir kısmına farz kılındığı diğer delîllerden bellidir..

 

Üç: Birilerine hitâb edilir, hepsi kasdedilir. Çoğu kez hitablar böyle olur.

 

Dört: Birilerine hitâb edilir, hiç biri kasdedilmez, yanındaki başkaları kasdedilir. Ta’rîz yollu ifâdeler gibi.

 

(Ey Resûlüm!) Yemîn olsun ki, eğer şirk koşarsan, amelin elbette boşa gider…\[47] âyeti ile, Bana ne oluyor ki beni yaradana ibâdet etmeyeceğim…\[48] âyeti buna misâl verilebilir. Zîrâ, Allah celle celâlühû, geçmiş ve gelecek günahlarını sana Allah’ın bağışlaması için sana apaçık bir fetih verdik\[49] müjdesi verdiği masum bir peyğamberine, kendisini kasdederek, şirke girmeyeceğini bile bile şirke girersen amelin boşa gider, demez. Dediyse, O’nu değil  başkasını kasdetmiştir. Nitekim Habîb-i Neccâr da başkasını kasdetmişti. Buna edebiyâtta geniş ma’nâsıyla ta’rîz/dolaylı lâf dokundurma, denir ki, aslında ta’rîz, kinâye’nin bir çeşididir.\[50]

 

Beş: Bir kişiye hitâb edilir, aynı inanç ve ehliyyette olan herkes kasdedilir. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimize yapılan hitâbların çoğu gibi.

 

Altı: Birilerine hitâb edilir, onlar değil de onların gelecek nesilleri yâhud gelecekte onların yolunda olacak olanlar kasdedilir. Kesinlikle, karış karış sizden öncekilerin izlerinden gideceksiniz,\[51] hadîsinde, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’e hitâb edilip sonrakiler kasdedildiği gibi. Münkirler kabûl etmeseler de, biz Mü’minler’in, geleceğini kabûl ettiğimiz Deccâl’dan, Îsâ aleyhisselâm’dan, Mehdî aleyhisselâm’dan ve bazı ileriki hadîselerden bahseden bir çok sahîh rivâyette, muhâtablar görünürde Sahâbe ise de, hakîkatte yüzlerce hatta belki binlerce yıl sonraki Mü’minlerdir.

 

Kısacası, asırlar sonrasına o zamânki kişiler muhâtab alınarak selam yollanır. Ve ona diriltileceği günde selâm olsun\[52] âyetinde olduğu gibi. Ancak, konuşmayı bilmeyenlere ve konuşulanı anlamaktan  âciz olanlara  ne denir? Üstelik, hadîslerde, Sizden kim onunla karşılaşırsa veya sizden biri eğer onunla karşılaşırsa gibi ifâdeler kullanılıyor. O, Âhir Zamân peyğamberi olduğunu biliyordu. Kıyâmet’in kopuş zamânının da yakın olduğunu Allah celle celâlühû’dan öğrenmişti. Kur’ân öyle söylüyordu; Ne bilirsin, belki de Kıyâmet’in kopuşu çok yakındır.\[53]

 

Hâsılı O, Kıyâmet’in kopacağını, bunun pek yakın olduğunu biliyor ve bunlara îmân ediyordu ama, yıl, ay, saat ve dakikasını bilmiyordu. Çünki O’na sen nerden bileceksin, o’nun (zamânının) bilgisini? Yani, Kıyâmet’in kopuş zamânını nereden bileceksin? denilmiştir.\[54] Kıyâmet’in büyük ve küçük alâmetleri O’na bildirildiği için onları biliyordu. Ancak, kesin ânı bildirilmediği için zamânlarını bilmiyordu.

 

Bu yüzden şu noktalarda gelen vahiy kaynaklı sözlerinin ma’nâsını kesin bir zamân olarak bilmiyor, ihtimalli ifâdeler kullandığı oluyordu. Kesin ânın bilinmesi de, kimileri için şımarıklık ve azgınlığa götüren i’timâd/güven, kimileri için de hayatı felç edecek olan güvensizlik doğurmak gibi tehlikeler bulunabilirdi. Böylesi mahzûrların ortaya çıkmaması gibi sonsuz hikmetlerle şu kesin vakit gizli tutuluyor olabilirdi. Kime ne? Evet, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Bu gün hiç bir canlı yoktur ki, üzerinden yüz sene geçsin de, o günde canlı kalsın\[55] buyurdu.

 

Îsâ aleyhisselâm’ın Kıyâmet’in kopmasından evvel ineceği, onun inişinin Kıyâmet’in kopuşu için elbette bir alâmet olduğu, kendisine Allah celle celâlühû tarafından haber verilmişti. Ama bunun ne zamân olacağı, yılı, ayı, günü ve saati ile ona bildirilmediği için, bunu bilmiyordu. Olabilirdi ki, bu yüz sene içinde, belki ölümünden birkaç sene sonra gelebilirdi. Ashâbı’ndan kimileri O’na ulaşabilir ve selâmını ulaştırabilirdi. Bunda değil âlimler, sıradan Mü’minler, hatta yeter seviyede akıllı olanlar ve geri zekalı olmayanlar için bile içinden çıkılamayacak küçük bir şübhe dahî yoktur.

 

Nerde kaldı Nüzûl hadîslerinin uydurma olduğuna dâir, hüccet ve bürhan bulunsun. Dolayısıyla, Nüzûl’ün çok yakında olacağı ihtimâli ile Kıyâmet’in kopuşunun işâreti olması arasında tenâkuz/çelişki yoktur. Müşkil/problem, îmân, ilim ve kavrayış yokluğu veyâ kıtlığındadır, vesselâm. De ki, (ey Resûlüm, veya ey Mü’minler!), ve selâm (Allah’ın) seçtiklerine olsun…\[56] Yani, geçmiş veya gelecek tüm sâlihlere olsun. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra peyğamber olmayan Allah celle celâlühû tarafından seçilen seçkin kullar gelmeyeceğini nereden bildiniz?

 

İddia: Hz. Îsâ’nın nereye ineceği konusu da problem arz etmektedir. Çünki rivâyetlere bakılırsa, Dimeşk’in doğusundaki beyaz minareye veya beyaz köprüye, Kudüs’e, Şâm’a, Ürdün’e veya Müslümanların karargâhına inecektir. Onun nereye ineceğine dâir bu çelişkili ifâdelerin, Hz. Peyğamber’den kaynaklanması mümkün müdür? Bize göre bu durumu, bu hadîsleri piyasaya sürenlerin farkında olmadan içine düştükleri bir çelişki olarak yorumlamak, Hz. Peyğamber’i çelişkili bir konuma düşürmekten hem aklen hem de vicdanen daha evladır. Hz. Peyğamber zamânında beyaz minare diye bir şeyin olmayışı da, nasılsa (!) dikkatlerden kaçmıştır.

 

Cevâb: Bu vesveselere bir çok âlim tarafından nice eserlerle cevâb verilmiştir. Bir ilim adamı ciddiyeti ile bu cevâblara karşı cevâb verilip her biri teker teker çürütülseydi olmaz mıydı? Onlar okunmadı. Çünki iyi biliniyordu ki, okunsaydı onlara cevâb verilemezdi. Bu süâlimize, en saçma sözlere bile cevâb veren Kur’ân’ı kendine rehber yapması îcab eden bir Mü’min, o cevâblar cevâba değmezdi şekliyle cevâb veremez. Nitekim, açık saçmalıklara karşı verilen, sözünü ettiğimiz o cevâblar ve bizim şu cevâblarımız Kur’ân’ın şu düstûruna uyularak verilmiştir. Zîrâ, biz Mü’minler inanırız ki, Allah celle celâlühû ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in söylediklerinde, çoğu zamân aklımızla kavrayamayacağımız hikmetler ve incelikler de bulunabilir. Aklımız bilgi, tecribe, hidâyet yokluğu veya eksikliği yanında, nefsânî arzu, şartlanmışlıklar ve saplantıların ablukası altındayken yeterli çalışmayabilir. Bu yüzden de bir çok şeyi kavrayamayabilir. Sayılan şu müsbet değerleri tastamam bulundurduğunu, menfî değerden ise büsbütün sâlim olduğunu kim iddiâ edebilir?!.. Şükür ki, nâmütenâhîyi/sınırsızı, bazen tamamıyla bazen de hiçbir şekilde mütenâhî/sınırlı olan aklımıza sığdıramayacağımızı bilecek kadar aklımız ve îmânımız var. İşte bu çerçevede cevâb veriyor ve diyoruz:

 

Bir: Nereye ineceği ve indikten sonra ne kadar kalacağı ile alâkalı olarak ileri sürülen çelişki iddiaları aslâ doğru değildir. … Şu iddiâ da tamamen uydurma bir iddiâdır…

 

Yukarıda da geçtiği gibi rivâyetlerdeki her farklılık, Iztırâb ve çelişki sebebi değildir. Yoksa, hâşa, Kur’ân’da bile, inkârcı kâfirlerin dediği gibi, çelişki ve Iztırâb bulunmuş olurdu.

 

Görülmüyor mu ki, geçmiş kişi ve kavimlerin kıssaları, Kur’ân’ın değişik yerlerinde, değişik değişik şekillerde anlatılıyor. Aynı kıssanın, sıradan kişilerce bile, değişik anlatılmasında, çelişki olmayabilir. Allah celle celâlühû’nun kelâmı olan Kur’ân’da ise kat’iyyen olmaz.

 

Bu Iztırâb (çelişkiyi gerektirecek farklılık), arası hiçbir şekilde bulunamayacak farklılıklar ve zıdlıklarda bahis mevzû’u olabilir. Aksi takdirde, bir husûs, bazen şu noktasına dikkat çekilmek istendiği için, bu noktası, bazen de bu noktasına tenbîhte bulunmak için, şu noktası anlatılmadan nakledilir. Elverir ki, ortada, çözümü olmayan bir içinden çıkılmaz hal bulunmasın. Şu beyitte ne güzel denmiş…

 

Nice ayıblayanlar vardır doğru bir sözü,

 

Belâsıdır yanlış anlayanın ma’nevî gözü.

 

Peki, Nüzûl haberlerinde, halli/çözülmesi imkânsız olan bir Iztırâb var mıdır, varsa, nedir? İnkârcılara göre elbette vardır: Nereye ineceği ve yeryüzünde ne kadar kalacağındaki farklılıklar…

 

Nüzûl haberlerine inanan Müslümanlara göre ise, ortada, bir çok sebebin içinde bilhassa şu dört sebeble Iztırâb ve çelişki yoktur;

 

Birinci Sebeb: Farklılıklar, mes’elenin, aslında ve özünde olmayıp, bir takım teferruatlarda/ayrıntılardadır ve görüldüğü gibi yok denecek kadar azdır. Nerede inecek, ne kadar kalacak?. Bu, mes’elenin sübûtuna (var olmasına) mâni’ değildir. Bu tür, teferruattaki farklılıkları, ilim sâhibleri, Iztırâb ve çelişki sebebi olarak kabûl etmemişlerdir.

 

İkinci Sebeb: Sübûtu, Tevâtür derecesinde kesinleşmiş bir rivâyet, başka, zayıf, hatta sahîh rivâyetlerdeki çelişki ve Iztırâb sebebi olabilecek farklılıklarla, yani, Münker ve Şâzz rivâyetlerle, asla Muztarib olmaz ve düşmez. Iztırâbın gerçekleşmesi için, farklı rivâyetlerin sahîhlik derecelerinin denk olması gerekir. Burada, böyle bir şey yoktur. Öyleyse, daha sahîh olan rivâyet alınır, diğeri de atılır.

 

Üçüncü Sebeb: Kimilerinin zannettiği gibi, şu tartışmalı noktalarda Mevkûf olan, yani Sahâbe’den gelen sözler, değersiz değildir. Zîrâ, onlar, Ehl-i Kitâb’tan alındıklarına dâir alâmet olmadığı takdirde, Merfû’ (Nebî aleyhisselâm’dan alınma) hükmündedirler.

 

Dördüncü Sebeb: Kaldı ki, detaylardakı farklılıklar, arası barıştırılamaz farklılıklar değildir. Nitekim, Şu anda yaşayan Pâkistânlı büyük fıkıh ve hadîs âlimi,

 

Takıyyüddîn el-Usmânî, şöyle diyor:

 

Beyaz Minare’nin yanında, Dimeşk’in doğusunda, Beyt-i Makdis’de, Ürdün’de, Müslümanlar’ın toplanmış ordularında inecektir, gibi değişik ifâdeler, içinden çıkılmaz bir çelişki midir? Hayır… Âlimler, bunu Îzâh etmişlerdir. Bu, değişik ve çelişik gibi gözüken rivâyetleri onlar, birkaç şekilde, te’vîl ve te’lîf etmişlerdir.\[57]

 

Birincisi: Dimeşk’tır. Nevevî ve Berzencî\[58]

 

İkincisi: En meşhûr rivâyet, bu (Dimeşk’in doğusunda, Beyaz Minare’nin yanında) rivâyet(i)dir.

 

Üçüncüsü: Kuvvetli ihtimalle, İbn-i Mâce’de geçen Beyt-i Makdis’te inecektir rivâyetidir. Bu, diğerleriyle çelişmez. Çünki, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in doğusudur. Müslümanlar’ın o zamânki ordular topluluğu oradadır. Ürdün, Sıhâh(lügatın)’da olduğu gibi, Kevre’nin (veya Küre’nin) ismidir. Beyt-i Makdis, onun içindedir. Rivâyetler, böylece birleşmiş oldu. Şu anda, (Süyûtî zamânında), Beyaz Minare yoksa da, Nüzûl’den önce mutlaka olacak, yani Kûdüs’e inecektir. Süyûtî. (Misbâhu’z-Zucâce)

 

Reşîd Ahmed Cüncûhî de,

 

Kudüs’e inecektir, demiştir. Yalnız, Cüncûhî’nin te’vîli şöyledir:

 

Nüzûl, Beyt-i Makdis’te olacak. Ama, doğu tarafında. Beyt-i Makdis’in doğusu, çok geniş olduğundan, çok yerleri ihtimalde bulundurur. Bu yüzden, bedel getirmek veya (cümlede atf-ı) beyan ile, Dimeşk (lafzı) getirildi. Böylece ma’nâ, Doğunun Dimeşk bölgesinde veya doğuda, yani Dimeşk’te inecek, şeklinde olur. Dimeşk’in doğusunda değil, Beyt-i Makdis’in doğusunda, yani Dimeşk’te inecektir. (Cüncûhî’nin sözü bitti)\[59]

 

Cuncûhî’ye göre, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in batısında, Süyûtî’ye göre ise doğusunda, olmuş oluyor. Açığı o ki, Cuncûhî’nin te’vîl’i daha kuvvetlidir. Zîrâ, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in doğusunda değil, güneybatısında, Dimeşk de, kuzeydoğusundadır. Bölge haritasının da böyle olması, Cüncûhî’yi te’yîd etmektedir.

 

Dördüncüsü: Böyle bir te’vîl, Müslim hadîsindeki, Şarkiyye Dimeşk sözüne zorakilikle uyuyor. Zîrâ, bu hadîste, Beyt-i Makdis’in sözü geçmiyor ki, Beyt-i Makdis’in doğusunda Dimeşk’te inecek şeklinde anlaşılsın.

 

Süyûtî, Cüncûhî ve onların te’lîfini benimseyenler, bu hadîsi böyle bir te’vîle, Nüzûl-i ‘Îsâ aleyhisselâm’ın Beyt-i Makdis’te olacağını iddia ettikleri hadîsten dolayı ihtiyaç duymuşlardır. Bunu, hadîslerde bulamadım. Herhalde İbn-i Mâce’deki, hadîsi kasdetmişlerdir. Ancak, bu ma’nâ, anılan İbn-i Mâce hadîsinde açık değildir. Sözü edilen Hadîs’in lafzı şöyledir:

 

Ümm-i Şureyk şöyle dedi: Ya Resûlallah! Harp o zamân nerde olacak? Resûlullah da, Arabların çoğu o gün, Beyt-i Makdis’de olacak. İmâmları onlara sabah namazını kıldırmak üzere öne geçince bir de ne görsünler ki, Meryem oğlu ‘Îsâ aleyhisselâm inecek… buyurdu.

 

Bu hadîsde anlatılan, Arabların çoğunun o gün Beyt-i Makdis’de oluşu ve İmâmlarının salih bir kimse olduğudur. Sonra, ‘Îsâ aleyhisselâm’ın inişini yeni başlayan bir cümle ile zikretti ve o cümlede iniş yeri zikredilmedi. İniş yeri Beyti’l-Makdis de olabilir, bir başka yer de… Bu yüzden, bu hadîs, Dimeşk’in doğusunda ineceğini haber veren Müslim’deki hadîse ters değildir. Bu sebeble te’vîle hacet yoktur.\[60]

 

‘Îsâ aleyhisselâm’ın yeryüzüne indikten sonra ne kadar kalacağı husûsundaki rivâyet değişikliklerine gelince… Burada da, içinden çıkılmaz bir hal yok. Zîrâ, kırk sene, kırk beş sene ve yedi sene kalacak, rivâyetleri âlimler tarafından te’lîf edilmiştir. Kimileri, semaya kaldırılmadan evvel otuz üç, indikten sonra da yedi sene olmak üzere toplam kırk sene kalacağını, İmâm Berzencî ise böyle bir te’vîl’e hacet olmadığını, zîrâ (tahsis yoksa), azın çoğa mâni olmayacağını, kırk rivâyetinin de küsurun atılmasıyla söylenmiş olabileceğini\[61] söylemiştir.\[62]

 

Ben (Hüseyin Avnî) de derim ki, âciz kanaatime göre, bu te’lîf bazı rivâyetlerin sebebsiz heder olmaması maksadına dayanmaktadır. Şunların ısrârla sâbit olmadığı farzedilse bile, böyle bir îzâha da lüzûm kalmayabilir. Çünki kırk sene müddeti bildiren rivâyetler hem daha çok hem de daha kuvvetli olduğundan kesinleşen kanaatin bu olması îcâb eder.

 

Hem, bu nokta, Nüzûl-i ‘Îsâ aleyhisselâm’ın sübûtuna mâni’ olamayacak ayrıntılardan biridir. Böyle bir ayrıntı ile sıhhate engel olabilecek ıztırâb gerçekleşmez. Bu, ard niyetli olmayan ilim erbâbına ma’lûmdur.

 

İki: Haberlerin cevherinde ve aslında değil de teferruâtındaki değişiklikler, ne zamândan beri, hangi ilim sahibine göre, her hâl ü kârda onların aslının sâbit olmadığının delîli oldu? Tamamen câhilce ve münkirâne bir söz. Kaldı ki, bu iniş seyri içinde, değişik yerlere inip konaklamak da, oraya inmek veya konmak olarak ifâde edilmiş olabilir. Öyle ya, ne hadîsler ne de onlara îmân eden Mü’minlerden hiçbir kimse, tek bir yere inmek ve oraya çakılıp kalmaktan söz etmemiştir. Elbette bazı yerlere gidecek.

 

Kimi râvîler bu yerlerden birini, diğerleri de başkalarını hatırlamış olabilir ki, bunlar birbirini tamamlarlar. Şu Nüzûl haberinin, Ma’nevî Mütevâtir olduğunu söyleyen âlimler, bunların her teferruâtı (ayrıntısı) bakımından değil de, aslı ve cevheri olan iniş itibarıyla Mütevâtir olduğunu söylemişlerdir. Zâten Mütevâtirin ma’nevî oluşu da bundandır. Yoksa, Ma’nevî değil de, Lâfzî Mütevâtir olurdu.

 

Üç: Âdil râvîler için kullanılan hadîsleri piyasaya sürenler biçimindeki süflî ve mübtezel ifâde, söz sâhibinin şahsiyet, edeb ve terbiyesinin net bir röntgeni… Birilerince piyasaya sürülenlerin, ilimle ve edeble bağdaşmayan  piyasaya sürdükleri şu sözlere bakınız!…

 

Dört: Beyaz minâre’nin o zamân bulunmaması ileride de olmayacağı ma’nâsına mı gelir? Elbette ki gelmez. Aksine bu ifâde, gösterilen mu’cizenin ayrı bir buûdunu da ortaya koymaktadır. Gûya bir çelişki yakalamanın kof ve câhilce hava atmaları… Dolayısıyla, şurada hem koyu bir câhillik, hem de muğalâtadan (demagojiden) öteye gitmeyen, hatta muğalâta haysiyetinde bile olmayan şeytânî bir vesveseyle karşı karşıyayız. Kaldı ki, lafızlardan anlaşılan ma’nâlar her zaman aynı olmayabilir. Dolayısıyla, minâreden o zaman anlaşılan belki şimdi anladığımız değildir?… Böylesi ihtimâllerin olduğu yerde onca insanı yalancı i’lân etmek iyi niyyet ve ilimle ne kadar bağdaşır?

 

İddia: Bazı rivâyetlere göre, Hz. Îsâ’nın nefesi, gözünün gördüğü son noktaya kadar erişmekte ve eriştiği insanı öldürmektedir. Bu anlatımın da mucize kavramıyla bile îzâh edilemeyecek kadar ‘mitolojik’ bir nitelik taşıdığı ortadadır.

 

Cevâb: Şu ifâdelerde örtülü, hatta açık bir mu’cize inkârının yatmakta olduğu, gözü görenler, zevk-i selîm ve üslûb âşinâlığına sahib hemen hemen herkes tarafından sezilebilir; hatta açıkça görülebilir.  Anlayacağınız, mes’ele, mu’cize inkârı mes’elesi… Merhûm Şeyhü’l-İslâm Mustafâ Sabrî Efendi, ömrünü âdeta mu’cizeyi inkâr eden Mısır’lı âlim kılıklı sapık ve zındıklara cevâb vermekle geçirmiştir.

 

Mevkıfu’l-‘Akl’ini okuyacak olanlar, bunu açıkça göreceklerdir. Biz, bir anlık da olsa, bu mes’ele, mu’cize inkârı mes’elesidir şeklindeki sezgimizde yanıldığımızı var sayalım ve soralım; Söyler misiniz, mu’cizeye inanıyor musunuz? Mu’cizenin ölçüsü ve sınırı nedir? Şu soruların cevâbını lütfedip bir şekilde açıklasaydınız, işimiz biraz daha kolaylaşacaktı. Ama, neyse biz muhtemel bir muhâli/olamazı bekleme sevdâsını bir yana koyup işimize bakalım; Her halde şu mitolojik olmakla yaftalanan husûsiyyet, ümitsiz hastaları sebeblere tutunmaksızın fizik üstü yollarla iyileştirmekten\[63] daha akıl almaz değildir. Ölüyü diriltmekten, Topraktan kuş şeklinde bir şey yapıp ona  rûh üfleyip onu kuş yapmaktan\[64] daha zor değildir.

 

Kesilen, kıyma yapılan, kıymaları yoğrulan kuşlardan değişik dağların başına konduktan sonra, onları çağırınca, o çağıran nefesle onları bi iznillâh diriltmekten\[65] daha imkânsız değildir. Göz açıp kapayacak kadar bir mikdardan da az bir zamânda Belkıs’ın Yemen’deki tahtını Şâm’a getirmekten\[66] fazla bir şey değildir.\[67] Basit bir teknolojik aletle onlarca, hatta binlerce kilometre ötesini yakabilen insanoğlunun bu gücünün gerisinde kalacak olan bir mu’cize ne kadar mu’cize olur?… Mitoloji, hayâl, masal veya esâtîr gibi birçok vasfı kadîm gâvurlar öteden beri  Mü’minler için her zamân yakıştıragelmişlerdir. Bunlar eskimiş ve kokuşmuş yaftalardır. Bunun böyle olduğunu Kur’ân okuyanlar çok iyi bilir. Kimse bunları Kur’ân’da ve Sünnet’te aramasın… Sübhanellah!.. Ne dehşet benzerlik… Kalpleri birbirine benzedi.\[68] Dolayısıyla işleri de…

 

İddia: Ortaçağ İslâm ulemâsı, bu hadîsleri piyasaya sürenlerle aynı veya yakın tarihsel şartlarda yaşadıkları ve o çağda dogmatik ve mitolojik zihniyet egemen olduğu için, bunu gerçekleştirememiş olabilirler.

 

Cevâb: Piyasaya sürmek bayağı ve süflî ifâdesi yakıştırılan koca bir Ümmet namına, esas piyasaya sürülen, şu süflî yakıştırmaların sâhibleri ve iblisvârî vesveseleridir, denilse bizim çelebilerimiz ne der, bilemiyorum?!… Hele şu doğmatik’lik!… Dogme (doğma): Akîde, i’tikâd, mezheb, rey. Bu kelime ekseriya sözü hüccet, sened addedilen bir zât tarafından tahakküm yoluyla kabûl ettirilen ve her türlü tedkîk ve tenkîdin üstünde tutulan rey/görüş ve fikir ma’nâsında kullanılmıştır. Dogmatigue (doğmatik): Kesin inanmakla alâkalı, taklîdle alâkalı.

 

Philasophie=Felsefe-i îkâniyye (kesin inanç felsefesi), i’tirâz kabûl etmeyen bir takım mebâdî’yi (mebde’leri/başlangıçları) kabûl eden felsefe ki, her şeyin şübheli olduğunu ve isbât edilmemiş olduğunu söyleyen lâ edriyye/bilmiyorumculuk, reybiye (Scepticisme/şübhecilik) mezhebi ile aklın salâhiyetini tedkîk eden tenkîdiyye (criticisme)/tenkîdçilik mezhebinin mukâbili/karşıtıdır. Dogmatisme (doğmatizm): Taklîdçilik, tahakkümcülük, kesin inanmacılık, kesincilik. Kendi görüşünü delîl getirmeden kesin nass/delîl gibi kabûl etmek, yâhud, muhakkıkların sözünde böyle gelmiştir diyerek kendi söz ve tezini tahakküm edercesine te’yîd etme mesleği, delîlsiz tasdîk mezhebi. \[69]

 

Yani, günümüzdeki kullanıldığı biçimiyle ve daha açığıyla, bir şeyin doğru olduğunu tartışmasız kabûl etmek ve ona inanmak, dîn ve îmân asabiyyeti sahibi olmak biçiminde ifâde edilebilecek suçlama, îmânını ve dînini tartışma mevzû’u yapmayan Mü’minlere, îmânsızlardan gelen süflî bir ayıplama ise de, bu, ayıplanan Mü’minler için haddi zâtında bir şereftir. Bu, bâtıl inanışlarını ve süflî saplantılarını kesin doğrular kabûl eden ilâhî, ama tahrîf edilmiş semâvî veya semâvî olmayan dinlere, yani ideoloji ve zihniyetlere mensûb kimseler için bahis mevzû’u olacak olan doğmatiklik ise, hakîkaten affedilmeyecek bir kusurdur. Lâkin şu sözü kullananlar çoğu zamân, îmânını ve Müslümanlığını münâkaşa/tartışma mevzû’u yapmaya yanaşmayan Mü’minleri karalamayı hedeflemişlerdir; diğerlerini değil.

 

Keza, mitolojiklik, suçlaması dahî öyle…Mythologıe (mitoloji): Öncekilerin uydurmaları ilmi, câhiliyye masalları ilmi, eski zamân putperestlerinin ilâhlarına dâir hikâyeleri.\[70] Dolaylı, hatta doğrudan İslâm âlimlerine yakıştırılan bu edebsizce ve terbiyesizce ifâde karşısında hangi kibârlık budalası çelebimiz bizden ifâde nezâheti ve muâmele nezâketi bekleyebilir? Unutmamak lâzımdır ki, sözü edilen İslâm âlimleri İslâm dünyasında yaşıyorlardı; zamâne akademisyenlerinin çoğu gibi dolaylı veya dolaysız, doğmatikliğin asıl sâhibi Oryantalistlerin rahle-i tedrîsinde tornadan geçirilmiyorlardı. Şu söz Kur’ân’ın ifâdesiyle, inkârcılarca Kur’ân’a ve Sünnet’e yakıştırılan bir yaftadır. Yoksa, yaftalanan, gerçek mitoloji olan hâli hâzır mevcûd bulunan Ehl-i Kitâb ve beşeri ideoloji hurafeciliği değil…

 

Şu inkârcı ağzı Mü’mine yakışmaz. Birkaç Grekçe asıllı kelimeyle entellektüel bilmem nelik yapmak îmân ile barışmaz. Lütfen aklımızı başımıza alalım… O zamânki âlimler, her türlü bâtıla ve yanlışa karşı çelik sedler oluşturuyor, onlarla mücâdele etmeyi hayatlarının çok mühim bir ğayesi biliyorlardı. Ha, o zamânlarda da sırtını zâlim idârecilere dayayıp Ehl-i Sünnet Müslümanlara kan kusturan beslemeler vardı. Mu’tezile ve benzerleri gibi… Ne var ki onlar, eserleriyle beraber târîhin çöplüğüne fırlatıldılar ve çoktan unutuldular. Mü’minler’in müktesebâtında artık onlardan bir şey yok, merak etmeyin. Ancak küfür cephesinin kadrolu çöpçüleri, şu günlerde o çöplüklerde eşinmekte, sözü geçenlerin -bağışlayınız- necâsetlerinde burunlarının uçlarıyla boncuk aramaktadırlar… Y

 

azık… Binlerce yazık… Geçmişe göre, inkârcılığı yanında zâlimliği ve merhametsizliği kat kat artan ve katmerli hale gelen atmosfer içinde, zulme, zâlime, küfre ve kâfire karşı mücâdele etmek şöyle dursun, onlara yaranmaya çalışan, maşalık yapan, kuyruk sallayan ve  yaltaklanan şimdiki alçak hokkabazlara ne diyeceksiniz?… Zâlim avcıların cins köpeklerine ne söyleyeceksiniz?.. Demek, orta çağlarda doğmatik ve mitolojik zihniyet hâkim olduğu için, o zamânki veya o zamâna yakın olan âlimler doğru ve gerekli bir işi gerçekleştiremediler. Bu hurâfelerin hurâfeliğini tesbit edemediler. Ettilerse de i’lân edemediler? Öyle mi?..

 

Onları, küfür otoriteleri olan zâlim avcıların sadık köpekliğini hayatının vazgeçilmez ğâyesi bilen, sâhibinin sesi çorbacı şaklabanlar mı sanmıştınız, yoksa?…Onları, dünyaları için, hatta bir hiç uğruna, harcamadığı, satmadığı, hatta hibe etmediği bulunmayan, hatta sırtlanmadığı alçaklık bırakmayan alçaklara mı benzettiniz, yoksa?…Onlar, dinlerine zarar dokunur korkusuyla dünya ve dünyalıklardan uzak olmak yüzünden can verdiler, şimdinin onlara çamur atan çamurlarıysa dünyayı elde etmek için şahsiyetlerini ve îmânlarını vermekteler…Ya, şirk ve putperestlik doğmatizmi ve mitolojisi atmosferinde yaşayıp, onların patronlarının âzâd kabûl etmeyen köleliğini benimseyen, hazmeden ve içselleştiren âlimlikle alâkası olmayan ilim değil de bilim adamları(!)… Onların doğruyu tesbît ve i’lân edebilme şansları ne kadardır, dersiniz?.. Mütaffiflik yapmadan,\[71] kara çalmakta olduğunuz kimselere karşı kullandığınız ölçü ve terazinizle bunu da bir ölçüp tartınız isterseniz… “Bize Allah yeter. O ne güzel vekîldir…”

 

İddia: Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üyle ilgili hadîslerin son derece problemli, hatta Hz. Peyğamber’e aidiyeti kuşkulu oldukları, bunların büyük ihtimalle, Yahudi ve Hristiyan kültürü başta olmak üzere, çevre kültürlerden etkilenerek ortaya atıldıkları da söylenebilir.

 

Cevâb: İsbâtı olmayan, delîli bulunmayan süflî ve câhilce bir tahmin… İlim ve akıl ölçüleriyle alâkası olmayan vehim ve hayâl mahsûlü bir zırva… Kahrolsun (ileri seviyede zanna dayalı) çokça yalan söyleyenler!…\[72] Müslümanım diyen ve mümkin mertebe İslâm’ı yaşamaya çalışan bir kimseye, senin, dinsizlerin, îmânsızların, namussuzların, itlerin ve ipsizlerin atmosferi içinde olmakla, onlardan te’sîrlenerek onlardan olma ihtimalin var deyip buna dayalı hüküm verene ne denir? Şu delîlden doğmayan mücerred ihtimâlin hangi ilmî kıymeti olabilir? Bu rivâyetlerin Yehûdî kültüründen te’sîrlenerek ortaya çıkmadığı, aksine, O, öldü ve gelmeyecek inancının Yehûdîliğin has görüşü olduğu, âyetlerle, hadîslerle, Ümmet’in inancı, târîhi hakîkatler ve akl-ı selîm ile kesin bir şekilde bilinmektedir.

 

Şurada yapılmakta olan, yavuz hırsızın ev sahibini yakalamasıdır; başkası değildir. Mevzû’ ile alâkalı hadîs rivâyetlerinin Hristiyan kültürünün te’sîri ile yapılmadığının kat’î delîllerinden birisi de şu rivâyetlerde yer alan ve Hristiyanların, yem olarak harcanması düşünülemeyecek seviyede kendilerince vazgeçilmez olan (bâtıl) inançlarını temelinden yıkan açık ifâdelerdir. Kaldı ki, Hristiyanlık’ta bozulmamış doğrular bulunabileceği gibi, kısmen veya büyük ölçüde değiştirilerek bozulan doğru kırıntıları da bulunabilir. Her şeyde olduğu gibi, bunun da temel ölçüsü, kesin ve son belirleyici Kur’ân ve Sünnet’tir. Zîrâ; Şübhesiz ki; o (Kur’ân), elbette bir kavl-i fasldır\[73]. \[74]

 

Geçmiş Yehûdî ve Îsevî Şerîatları hakkında bizim Şerîatımızın hükmü nedir? O Şerîatlerin (hükümler, emirler ve yasakların) Allah celle celâlühû’dan olduğu, ya Kur’ân ve Sünnet’le sâbittir, ya da değildir. Sâbit ise, Kur’ân ve Sünnet onların Allah celle celâlühû’dan geldiğini ve hak olduğunu tasdîk eder.

 

Mü’minler de onlara îmân eder, onların Hak’dan geldiğini ve hak olduğunu kabûl ve tasdîk ederler. Kur’ân ve Sünnet, Hak’tan geldiğini ve hak olduğunu tasdîk ettiği o şeraitlerin, ya o zamânla sınırlı olduğunu, Ümmet-i Muhammed zamânı için ise hükmün başka olduğunu bildirir, yâhud da bildirmez. Yani, Kur’ân ve Sünnet, o geçmiş Şeriatleri, Ya nesheder, veya neshetmez.

 

Neshetmezse, O Şerîatler bizim de Şerîatımız olur. Neshederse, Ya tamamen nesheder veya kısmen nesheder. Tamâmen neshederse, O şerîatler, artık, ilâhî irade ile, hükmü belli bir zamânla sınırlı kılınan ve tatbîk müddeti sona erdiği sâhibince haber verilen hak Şerîatler olmakla, bizim için, mer’iyyetten (yürürlükten) kalkmış olur. Kısmen neshederse, Neshedilen miktarının hükmü ilâhî irade ile sona ermiş, neshedilmeyen miktarı ve kısmı ise bizim de şerîatimiz olarak kalmış olur. Allah celle celâlühû’nun iradesine ambargo koyup, Nesh olmaz diyen ve bunu, Kur’ân’ın diğer kitâbları Musaddık/tasdîk edici oluşuyla çelişkili gören Abduh ve Reşîd Rızâ gibi hasta beyinli ve yürekli -esasen muhâtab alınmaya bile değmeyecek- kimseler olup, İslâm düşmanı siyaset odaklarının maşalarıdırlar.

 

Ne var ki, avâmı ve bilgisizleri de hesaba katmak lâzım oluyor. Başka bir ifâdeyle, Geçmiş Şerîatler Kur’ân ve Sünnet’le ya çelişirler veya çelişmezler. Çelişirlerse, Onları kabûl etmez, reddederiz. Çelişmezlerse, Ya Kur’ân ve Sünnet kanalıyla gelirler, ya başka kanallarla gelirler. Kurân ve sâbit Sünnet kanalıyla gelirler ve hükümlerinin müddetinin sona erdiği yine Kur’ân ve Sünnet’le bildirilmişse, onlar bizim Şerîatimiz olmazlar. Kur’ân ve Sünnet’le müddetlerinin sona erdiği açıklanmazsa, o zamân onlar bizim de Şerîatimiz olurlar. Kur’ân ve Sünnetle gelmezlerse, Onları ne inkâr ederiz ne de kabûl ederiz. Haklarında susarız. Zîrâ, “Ehl-i Kitâbı ne tasdîk ediniz ne de yalanlayınız”\[75] emrinin muhâtablarıyız. Îsâ aleyhisselâm öldü ve gelmeyecek inancının ilk ve asıl sâhibleri olan Yehûdîlerin kültürünün, hatta zâlim siyâsetinin te’sîri altındaki zavallılara ve paragöz karagözlere ya ne demeli?

 

İddia: Yine konuyla ilgili bazı hadîslerde Mesîh’in Deccal’i öldüreceği, adaletle hükmedeceği, yeryüzüne güvenliğin hakim olacağı, dolayısıyla aslanların develerle, kaplanların ineklerle, kurtların koyunlarla bir arada yaşayacağı, bebeklerin ellerini yılanların ağzına sokacakları, ama yılanların onları sokmayacakları anlatılmaktadır. M.Ö. VIII. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Benî İsrail peyğamberlerinden İşaya’nın kitâbında kurtarıcı Mesîh hakkında anlatılanlar da neredeyse aynıdır.

 

Cevâb: Şu mübtezel ifâdeler bize, bir takım âyetleri hatırlattı. …Ve (O Muhammedü’l emîn aleyhissalâtu vesselâm birileri tarafından) öğretilen bir mecnûndur, dediler.\[76] Kâfirler diyeceklerdir ki, bu, sadece, geçmişlerin masalları ve uydurmalarıdır. (mitolojik haberlerdir.)\[77] Onlara, Rabbiniz ne indirdi, denildiğinde, öncekilerinin (mitolojik) masallarıdır, dediler.\[78] Bu, öncekilerin (mitolojik) uydurmalarından başka bir şey değildir.\[79] Dediler ki, (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem) onları yazdı.\[80] Hâsılı, şu mitolojiklik ve uyduruk masal sözü tanıdık bir söz, âşinâ olduğumuz bir suçlama… Şu sözü ve karalamayı, kâfirler ve müşrikler, geçmişten günümüze, sürekli Kur’ân için kullanageldiler.

 

Bu vasfı hak eden sözler çok çeşitli olsa da, onlar bunu hemen hemen sadece Kur’ân ve Sünnet için kullandılar. Şimdilerde ise, Müslüman olduğunu iddia eden ve Müslümanlardan, hatta âlimlerinden olduğu zannedilen kimselerce sahîh, hatta Mütevâtir Sünnet ve Ümmet’in icmâı ile sâbit i’tikadları için kullanılmaktadır.

 

Ellerinde, beş para etmeyen akıllarından başka bir mesned, ucu müsteşriklere dayanan şeytânî ve bâtıl vesveselerden başka hiçbir dayanacakları şeyleri de yoktur. Ama hayâ etmeden kesin ifâdeleri kullanmaktan da geri kalmamaktadırlar. Evet, âlimlerce tesbît edilen bir takım uydurma rivâyetler, hakîkaten geçmişlerin veya şimdikilerin uydurmalarındandır. Lâkin bunun tesbîti ve ta’yîni için sağlam ilmî ve aklî ölçüler olmalı.

 

Şâyet şu noktada elimizde bir ölçü bulunmaz da, uğraşmakta olduğumuz câhillerin ölçüsüzlük ölçüsüyle hareket edecek olursak, iş, içinden çıkılmaz hâl alır. Şu ifâde ve suçlama birilerince Kur’ân için de kullanılır hâle gelir. Öyleyse, bu ölçünün ne olduğuna cevâb vermeden önce, ne olmadığına iyi dikkat etmeliyiz. Bu ölçüler; Küfür cephesinin kurduğu ve geliştirdiği müesseselerde ekilen, çimlenen ve büyütüldükten sonra, müsteşriklerin rahlesinde, onların solukları altında, onlara âid fikirlerle ve anlayışlarla yetiştirilen beslemelerin tesbît ettiği ölçüler olamaz. Bu ölçülerin ne olacağında ise aklı başında ilim sâhibi Mü’minler tereddüt etmezler.

 

Bunlar elbette Ehl-i Sünnet’in Rebbânî âlimlerinin eserlerinin gösterdiği ölçülerdir. Hakkın hikmetine bakın ki, İslâmî hakîkatlere karşı harb i’lân eden müsteşrik tohumlarının tamamının, makamları, mevkileri ve rütbeleri ne olursa olsun, akılları ve gözleri, önlerine konulmuş çanakta… Kafalarında sekiz yaşındaki çocuğun bile akıl ve muhâkemesi yok. İlim ise, Hak getire… Her bakımdan ümmî kimseler…

 

Şu iddianın sahibine, Senin bu iddian yaklaşık yüz elli seneyi aşkın bir zamân önce keşişler tarafından Hindistan’daki Müslüman âlimlere karşı ileri sürülen, müsteşrikler tarafından ortaya atılan iddialarla yer yer kelimesi kelimesine aynı.\[81] Senin hadîsler hakkındaki, şübhe ve vesveselerin Kaitâno’nun dedikleriyle nerdeyse aynı.\[82] Senin şu ölçüne göre, buna ne cevâb verirsin? şeklinde bir süâl sorulsa, ne cevâb verirdi bilemiyorum.

 

İddia: Peki Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üne adeta dinini savunurcasına, tutkuyla ve Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üne inanmayanlara kafir diyecek kadar hırsla savunan el-Keşmîrî, Muhammed Şefi’ ve el-Kevserî gibi çağdaş ulemâya ne demeli? Hasımlarını her vesileyle, hem de uzun bir dille eleştirmekten, hatta bununla yetinmeyip yargılamaktan ayrı bir zevk duyan el-Kevserî, bu eleştirel tavrını niye Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üyle ilgili hadîsler karşısında sergileyememiştir? Bunun cevâbı açık ve nettir: Dogmatik, taklitçi ve katı gelenekçi zihniyet!

 

Cevâb

 

Bir: Dînini savunurcasına ifâdesi yanlış. Onlar, dinlerini ve dinlerinin kaynaklarını savunuyorlardı; ca’sı fazla. Ğayb ile alâkalı bir peyğamberî mu’cizeye îmân etmeyi ve mu’cize sâhibini savunuyorlardı. Kimse müsteşriklerin ve papazların avukatlığına soyunanların ve onlara maşalık yapanların dediklerine bakmasın…

 

İki: Kevserî, hasmını her vesîleyle tenkîd etmezdi. Bu, ona atılan ve atanın suratına dönecek olan haksız bir çamur… Aksine O, hasmını çoğu kez haklı vesîleyle tenkîd ederdi. Bir beşer olarak bazen yanıldığı da olabilir. Ancak, her vesîleyle değil.

 

Üç: Öyle bir zâta uzun dilli sıfatını yakıştırma edeb seviyesine karşı biz de, bu yakıştırma bir sivri dilliliktir veya çatal dilliliktir desek, bizim bu tavrımız çok mu sivri dillilik olur? Olur, diyorsanız, hadi, demeyelim.

 

Dört: Hatta yargılamak… ne demek? İlmî tenkîdler, zamân zamân, hatta her zamân bir nev’i yargılamayı zâten içinde bulundururlar. İleri seviyede bir tenkîdden bahsettikten sonra, hatta yargılamak..tan söz etmek, dil bilmemeyi de gösterir. Onların bu tavrı, Mü’minler’in îmânı, İslâm’ı ve bunların kaynaklarına yapılan ğâfilce veya hâince ve alçakça hücûmun karşısında gösterilen bir dîn gayreti ve îmân hassasiyetinden başka bir şey değildi. Doğrusu, Kevserîlere yapılan suçlama ve atılan çamur, müsteşrik tohumlarının ve küfrî düşüncelere sahib olanların doğmatikliği, taklitçiliği ve müsteşriklerin İslâm’a yapageldikleri saldırının katı gelenekçi zihniyetinden ibârettir.

 

Hem sizin yaptığınız nedir? Bütün bir Ümmet’i ve âlimlerini delilsiz yargılayıp i’dâm değil de nedir?..

 

İddia: Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üne dâir hadîslerin beslendiği kaynakların başında gelen Daniel ve İşaya kitâbı başta olmak üzere, İslâm öncesi din ve kültürlerin literatürü, ta İslâm öncesi dönemlerden beri var olduğu halde, muhaddislerimiz ve sâir ulemâmız, bizim burada gerçekleştirmeye çalıştığımız mukayesenin bir benzerini bugüne kadar niçin yapamamışlardır?

 

Cevâb: Cevâb basit… Bunu bilemeyecek ne var… Allah celle celâlühû’ya karşı sen bizden ahdi böyle almamıştın gibi sözlerle meydan okumakta sizin kadar cesûr ve yiğit olmadıklarından ve O’ndan korktuklarından. Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e de karşı gelemediklerinden, dediyse de inanmıyorum, bu bir günah ise de bu günahta ısrarlıyım diyebilecek kadar edebsiz, küstah ve dinsiz olmadıklarından…

 

Sonra, Nüzûl rivâyetlerinin şu kaynaklardan beslendiği iddiası, ya kısmî benzerliklerdendir, ya değildir. Değilse, ihtimallerle geçiştirilemeyecek olan bu iddianın isbâta ihtiyâcı vardır. Halbuki şu makalede bu da’vâyı isbâta yarar şeytânî vesveselerin ötesinde ilmî hiç bir dayanak göremedik. Dayanak, eğer kısmî benzerliklerse -ki sözün akışından öyle anlaşılmaktadır- bu, Kur’ân için de bahis mevzû’udur. Ona ne denilecek? Allah îmân ve akıl vere…

 

İslâm ulemâsı yapılması îcâb edeni yaptı, ısmarlananı değil. Çünki onlar, devşirilerek Ehl-i Küfr’ün Enderûnlarında yetiştirilen ve ısmarlananı yapmakla vazîfeli olan çorbacı beslemeler değillerdi. Kur’ân’daki bir çok âyet, zamân zamân aynen, zamân zamân da kısmî bir şekilde şu andaki tahrîf edilmiş Tevrât ve İncîl’in bir takım âyetlerine uymaktadır. Bu benzerlikler âyetlerin onlardan alınma olduğu ma’nâsına mı gelmektedir ve onları inkâr etmemizi mi gerektirmektedir? Hâsılı, Selef’in ve Sünnet çizgisindeki Rebbânî âlimlerin yolundan gitmeyi bilimsellikleriyle bağdaştıramadığı halde, müsteşriklerin çizgisinden sapmadan, sâdıkâne yürüyebilenlerin, ilmî, fikrî ve hatta îmânî sefâletleri ve mübtezellikleri cidden kahredici ve ibret vericidir. Anlayacağınız, Mahmûd Şeltût’un makalesi isim verilmeden değişik cümlelerle tekrâr yazılıb şerhedilmiş ve bir takım ilâvelerle uzâtılmış. Böylece, mâşâellah akademik(!) bir makâle ortaya çıkmış…

 

وَصَلَّى الله عَلَىسيدنامحمد وَ عَلَى اَلِه وصحبه كلما ذكره الذاِكرون وغفل عن ذكره الغافلون

 

 وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَِين

 

\[1]     Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, İslâmiyyat Dergisi, Ankara, Ekim-Aralık-2000, 111, sy, 4.

\[2]     Olup olmayacağına, denk bir nisbetle inanma.

\[3]     Olacağına olan inanma olmayacağına inanmadan zayıf olan bir inanma.

\[4]     Sözün ifâde ettiği ma’nânın tersinden ma’nâ çıkarmak ve delîl getirmek.

\[5]     Doğru olmayan ma’nâ çıkarma ve delîl getirme yolları.

\[6]     Hüccet seviyesinde delîl getirilmezler

\[7]     İbn-i Teymiyye şöyle demiştir:

Ahkâmdaki ihtilâflara gelince… Onlar, tesbit edilemeyecek kadar çoktur. İki Müslüman bir şeyde, her anlaşmazlığa düştüğünde küsüşüp birbirinden ayrılacak olsalardı, Müslümanlar arasında ma’sûmluk da kalmazdı, kardeşlik de… Ebû Bekr ve Ömer radıyallâhu anhümâ bir çok şeyde tartışırlardı, ama, ancak hayrı murâd ederlerdi…

\[İbn-i Teymiyye sonra, Benî Kureyza hadîsini anlattı ve şöyle dedi]:

Bu, her ne kadar ahkâm hakkında ise de, mühim temel îmânî mes’elelerden olmayan (ta’lî îmânî) mes’eleler de, (hükümde) ahkâma mülhaktır (katılmıştır). \[İbn-i Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ:24/173], Edîb el-Kemdânî, Bid’atü Terki’l-Mezâhibi’l-Fıkhiyye/Fıkhî Mezheblerin Terk Edilmesi Bid’at’ı: 33, Dâiretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûnü’l-İslâmiyye-İdâretü’l-İftâ ve’l-Buhûs -Kısmu’l-Buhûs. Hangi Devletin Dâiretü’l-Evkâf’ı olduğu ile kitâbın baskı yeri ve târihi belli değilse de zararı yok; kaynakları belli.

\[8]      Dil tahlîlleri demek istiyor. Anlarsınız ya, böylesi Avrupâî ifâdeler daha bir kültürlü olduğumuzu gösteriyor; ne edelim?

\[9]     Hadîsler metin tenkîdine tabi tutulmadı, denilmek isteniyor.

\[10]    Daha doğrusu, -rivâyetler sahîh ve sâbitse- şeytanlarından.

\[11]    \[Hatîb-i Bağdâdî, Târîh-i Bağdât: 12/172 ve Zehebî, Mîzânü’l İ’tidâl: 3/278]. M.Hayri Kırbaşoğlu,

\[12]    \[Dârekutnî, Ahbâru ‘Amr b. Ubeyd, s.12, no: 7], M. Hayri Kırbaşoğlu, Alternatif Hadîs Metodolojisi: 202-203.

\[13]    \[Buhârî, es-Sahîh, 59….   Ahmed, el-Müsned, 3/20,27] M. Hayri Kırbaşoğlu,

\[14]    Kırbaşoğlu, Alternatif Hadîs Metodolojisi:130-131.

\[15]    Müslüman (!) akademisyenlerin, âlim olarak bilinen çorbacıların…

\[16]    Dr. Mustafa Sibâî, Oryantalizm ve Oryantalistler, Trc: Doç. Dr. Muctebâ Uğur, Beyan Yayınları 1993.

\[17]    Olabilir ve de olan bir şeydir.

\[18]    Önceden de geçtiği gibi Abdü’l-Hayy el-Leknevî, İbn-Hacer el-Askalânî’den şöyle dediğini naklediyor:

Bu rivâyetin, lafızlarının farklılığı sebebiyle ta’nedilmesine/zayıflıkla tenkîd edilmesine gelince, zayıf rivâyetlerin kuvvetli rivâyetlere hiçbir te’sîri olmaz;Kıssada (Burada mes’elede) sahîh olana i’timâd edilir/dayanılır. Zaferu’l-Emânî:484

\[19]    A’lâ:16-19

\[20]    Buhârî: 3461, Muslim: 3004, Tirmizî: 2669, Ebû Dâvûd: 3662

\[21]    İbnü’l-Esîr, Eş-Şâfî Şerhu Müsnedi’ş-Şâfiî: 5/566.

\[22]    Buhârî’den naklen el-Fevzü’l-Kebîr: 2/551

\[23]    Abdürrazzâk, Musannef: 11/399-402.

\[24]    Tefsîru Abdi’r-Rezzâk, 1/395.

\[25]    \[Fazlurrahmân, Târîh Boyunca:50], Başka bir yerden naklen.

\[26]    İmâm Ebû Yûsuf, Âsâr: 207, H: 922.

\[27]    Öyleyse, Nüzûl rivâyetleri uydurmadır, demek istiyor.

\[28]    Tefekkür ile ilmin ve mütefekkir ile müctehidin veya fakîhin arasındaki farkı görememek, yâhud görmezden gelmek… İşte ilim ve irfan sâhasında dehşetle seyrettiğimiz saçmalıkların bir çoğunun temelinde yatan şaşkınlık ve cinnet!… Oysa, her bir müctehid ve fakîh, ayakları sağlam basan bir mütefekkir ise de, her bir mütefekkir, bir müctehid veya fakîh değildir. İlmî cehdin bezledilmesi ile fikrî cehdin bezledilmesi çok farklı şeylerdir ve netîceleri çoğu zamân tamamen veya kısmen farklı olur. Bunu hesaba katmayanlar, bu günki ilmî ve fikrî keşmekeşliğin kurbanlarından hatta mes’ullerindendirler.

\[29]    \[Âdet: Bir veyâhud bir takım insanların işleri birden fazla yapmalarına denir. Şu işler herkes tarafından yapılırsa buna “örf” ta’bîr edilir.], El-Müftî es-Seyyid Muhammed Âmîmü’l-İhsân el-Müceddidî el-Bereketî, Et-Ta’rîfatü’l-Fıkhiyye: 369, Karaçi/Pakistan, Üstâd Doktor Muhammed Revvâs Kal’acî, Mu’cemu’l-Fukaha: 269, Daru’n-Nefâis

\[30]    Kalabalık da olsa akıl onların yalan üzere birleşmelerini mümkin bulur.

\[31]    Ğazi Muhammed Ekrem en-Nasbûri es-Sindî, İm’ânü’n-Nazar:17-18, (Pakistan baskısı, Matbaa ve Tarih belli değil) Aynı hususa Allâme Leknevî bu yerden iktibas yaparak tenbîhte bulunmuştur: Zafer’ul Emânî/36. Mektebetü’l Matbuatü’l-İslâmiyye, Haleb.

\[32]    Allâme Seyyid Abdülhâdî Necâ, Neylü’l-Emânî Fî Tevzîhi Mukaddimeti’l-Kastallânî: 14, El Matbaatü’l-Meymûniyye, Mısır Târîhsiz

\[33]    Nisâ:94-95

\[34]    Yalan dedi tâ’bîri bazen yanlış söyledi ma’nâsına kullanılır. Dolayısıyla Mü’minler şeytânî vesveselere kanmamalıdır.

\[35]    Mantık ilminden haberi olanlar, i’tibârî kayıdlar mes’elesini bilirler.

\[36]    Şerhu’l-Muğnî: 1/325-326, İm’ânü’n-Nazar: 31, Zaferü’l-Emânî: 32-33

\[37]    Şerhu’l-Muğnî: 1/325-326.

\[38]    Bu Haber-i Âhâd hadîslerin sayısının çok olması, onları hiçbir zamân Mütevâtir derecesine çıkarmaz, olsa olsa meşhur veya müstefiz derecesine yükseltebilir şeklindeki söz.

\[39]    Hadi, domuzca olan, demeyelim; efendilik bizde kalsın.

\[40]    Hakîkatla mecâzın cem’ edilmesi değil de Umûm-i Mecâz yoluyla.

\[41]    Bu, Nüzûl rivâyetlerinin uydurma olduğunun delîlidir, denilmek isteniyor.

\[42]    Bakara: 49.

\[43]    Genel kasdedilib özel kasdedilmesi.

\[44]    Bütünü zikredip parçayı kasdetmek.

\[45]    Bakara: 183.

\[46]    Bakara: 216.

\[47]    Zümer: 65.

\[48]    Yâsîn: 22.

\[49]    Fetih: 2.

\[50]    Ancak, Ta’rîz, bazen kinâye değil de mecâz olur. Muhatabla beraber olan başka bir insanı kasdederek, muhataba, bana eziyet ettin, bileceksin! demen gibi. (Muhtasarü’l-Meânî: 189.)

\[51]    \[Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn-i Mâce Ebû Saîd’den. Hâkim Ebû Hureyre’den:], el-Fethu’l-Kebîr: 2/234 .

\[52]    Meryem: 15.

\[53]    Şûrâ: 17.

\[54]    Nâziât: 43.

\[55]    \[Ahmed, Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Câbir’den], El-Fethu’l-Kebîr: 2/347.

\[56]    Neml: 59.

\[57]    Ma’nâlandırmışlar ve barıştırmışlardır.

\[58]    El-İşâeh: 145.

\[59]    El-Kevkebû’d-Dürrî: 3/164

\[60]    Takıyyüddîn el-Usmânî, Fethu’l-Mülhim Tekmilesi: 6/385-386 kısaltarak ve biraz değiştirerek. 

\[61]    Yani, kırk beş diyecekken beşi atarak düz hesab kırk denildiğini.

\[62]    El-İşâeh:304

\[63]    Âl-İmrân: 49.

\[64]    Âl-İmrân: 49 

\[65]    Bakara: 260.

\[66]    Neml: 40

\[67]    Gerçi  birilerince şu âyetlerin akademik yorumlarla(!) ve moda ta’bîrle alegorik te’vîllerle tahrîf edilmesi  de ihtimalden uzak değildir.

\[68]    Bakara: 118.

\[69]    İsmâil Fennî, Lüğatçe-i Felsefe: 201-202

\[70]    Luğatçe-i Felsefe: 447.

\[71]    Alırken tam alıp, verirken eksik veren olmadan, çift terâzi kullanmadan.

\[72]    Zâriyât: 10

\[73]    Doğru ile yanlışı en mükemmel bir şekilde ayıracak olan bir söz ve hükümdür.

\[74]    Târık: 13.

\[75]    \[Buhârî, Ebû Hureyre’den], El-Fethu’l-Kebîr: 2/551

\[76]    Duhan: 14.

\[77]    Enfal: 31.

\[78]    Nahl: 24.

\[79]    Mü’minûn: 83.

\[80]    Furkan: 5.

\[81]    Papazların hadîslere karşı, ileri sürdükleri isnâd ve metin tenkîdleri’nden bazısı: …İkinci Şübhe: Hadîs kitâblarını yazanlar, Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem)’e âid halleri ve Ahmed(aleyhisselâm)’a âid mu’cizeleri gözleriyle görmediler. Muhammed(sallallâhu aleyhi ve selem)’in sözlerini ondan vâsıtasız işitmediler. Aksine onları Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefâtından yüz yâhud ikiyüz sene sonra kulaktan kulağa aktarılmak sûretiyle işittiler, topladılar ve yarı mikdârını mu’teber olmadıklarından attılar. Üçüncü Şübhe: Her akıllı taassubu terk edince, hadîslerin çoğunun ma’nâlarının hakîkate uymayacağını bilir. Dördüncü Şübhe: Bir çok hadîs Kur’ân’a terstir… Beşinci Şübhe: Hadîsler biribiriyle çelişmektedirler…(Rahmetüllah el-Hindî, Izhârü’l-Hakk: 361-380.) Amma ne benzerlik ve ne muazzam sâdık talebelik değil mi?!…

\[82]    Kaytâni, (veyâ Kaytâno olabilir. İtalyanca telaffuzunu bilmiyoruz. Mühim de değil.) İslâm Târîhi-Medhal: 68-136 ve devâmı.

 

Guraba Mecmuası

SARIK RİSÂLESİ

SARIK RİSÂLESİ\[1]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Molla Aliyyü’l-Kârî

 

Tercüme: Ubeydullah Âdemoğlu

 

Rabbim, ey Kerîm olan Allah’ım ilmimi artır.

Bütün hamdler hâssaten ve ‘âmmeten mahlûkâtı yaratan ve onları tam bir hüccet ile geniş (Şerîat) caddesine hidâyet eden Allah celle celâlühû’ya mahsûstur. Salât ve selâm da bulutlar ile gölgelenen ve O’na yardım etmek için sarıklar ile alâmetlendirilmiş melekler indirilen Resûlüne ve O’nun izzet ve kerâmet sâhibi âline ve arkadaşlarına olsun.

Bundan sonra…

Bârî olan Rabbinin affına sığınan Ali İbn-i Sultân Muhammed el-Kârî -Allah onun günahlarını affetsin, ayıblarını örtsün- der ki: Bu risâle, sarık ve ‘azebe’nin/sarkıtılan ucunun ne kadar ve nasıl olduğu hakkında yazılan bir risaledir.

Evvelâ, şunu bil ki, Allah teâlâ, Sevgili’sinin mertebesinin kemâlini göstermek için şöyle buyurdu:

“De ki (Ey Resûlüm!), siz, Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi’ olunuz ki, Allah da sizi sevsin.”\[2]

 

Böylece O’na uymayı, kulun Allah celle celâlühû’yu sevmesinin sahîh olmasının şartı, Allah teâlâ’nın da kulu sevmesinin sebebi yaptı.

 

Allah teâlâ şöyle buyurdu:

 

“Şübhesiz ki sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için Resûlüllah’da güzel bir nümûne vardır.”\[3]

 

Sonra… Bil ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendi isteyerek yaptığı ve uyulmaya elverişli olan işleri dört çeşittir: Mübah, müstehâb, vâcib ve farz.

 

Usûl âlimlerimizin açıkça ifâde ettiğine göre, biz Hanefîler topluluğunca sahîh olan, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in (Farz, Vâcib, Sünnet ve Mübâh’dan) belli bir şekilde yapılmış olan fiillerine, -onları o şekilde yerine getirmek husûsunda, kendine hâs olduklarına dâir delîl bulunmadığı müddetçe- uyarız. Zikri geçen dört şekilden hangi şekil üzere olduğunu bilmediğimiz işlerini, onların en aşağı mertebesi olan mübahlık üzere yaptığını söyleriz. Bu makamda kısaca şöyle deriz: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in işi, ikindi namazının iki rekatında selâm vermek gibi sehven olduğu, yemek, içmek, ayağa kalkmak ve bunlardan başka tabî’at îcâbı, yâhud teheccüd, kuşluk, nikahta dörtten fazla kadın almak ve başkaları gibi kendine hâs olduğu bilinirse, bize, O’na ittibâ’ lâzım gelmez.\[4]

 

Bunların dışındaki işler olursa, denilmiştir ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e bunları, mübahlık, mendûbluk ve vâciblik şekillerinden hangi şekil üzere işlediği ortaya çıkana kadar beklemek gerekir. Çünki uymak, fiilin sıfatının bilinmesinden önce gerçekleşmez. Denilmiştir ki; yasaklık delîli bulunmadıkça ona uymak vâcibtir. Çünki Allah teâlâ, Allah’a ve Resûlüne itaat ediniz,\[5] buyurdu. İ’timâd edilen görüş, vâcibliği, veya mendûbluğu gösteren delil bulunmadıkça, O’nun hakkında kesinleşmesi sebebiyle mübahlığa i’tikâd etmektir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir.

 

Sonra… Bil ki; haberlerde ve eserlerde Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarık sardığı, neredeyse ma’nen mütevâtir olacak şekilde sâbit olmuştur. Kezâ, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarık sarmaya teşvik ettiği de birçok hadîsle sâbit olmuştur. Bunlar, zayıf yollarla gelmiş olsalar da, tamamından, onları hasenlik hatta sahîhlik mertebesine ulaştıracak ve sarığın müstehâblığını ifâde edecek bir kuvvet hâsıl olacaktır.

 

Sarığı Teşvîk Eden Hadîslerden Bir Takımı

 

Bir: اعتموا تزدادوا حلما   (رواه الطبرانى والحاكم عن ابن عباس رضى الله عنه مرفوعا)

 

Sarık sarınız ki hilminiz artsın.\[6]

 

İki:  اعتموا خالفوا الامم قبلكم   (رواه البيهقى ن خالد ابن معدان مرسلا)

 

Sarık sarınız, sizden önceki ümmetlere muhâlefet ediniz.\[7]

 

Üç: اعتموا تزدادوا  حلما والعمائم تيجان العرب (رواه ابن عدى والبيهقى عن اسامة ابن عمير رضى اللع عنه)

 

Sarık sarınız ki, hilminiz artsın. Sarıklar, Arabların tâclarıdır.\[8]

 

Dört:   ان الله تعالى اكرم هذه الامة بالعمائم واللالوية. (رواه ابن وضاح عن خالد بن معدان مرسلا)

 

Şübhe yok ki, Allah teâlâ bu ümmete sarıklar ve sancaklarla ikrâmda bulundu.\[9]

 

Beş: لا تزال امتى عتى الفطرة ما لبسوا العمائم على القلنسوة. (واه الديلمى عن ر كانة)

 

Ümmetim takkeler üzerinde sarıkları giydiği müddetçe fıtrat (İslâm) üzere olmaya devam edeceklerdir.\[10]

 

Altı: فرق ما بيننا وبين المشركين العمائم عتى القلانس. ( رواه ابو داود و الترمذى عن ركانة)

 

Bizimle müşrikler arasındaki fark, takkeler üzerindeki sarıklardır.\[11]

 

Yedi: العمامة على القلنسوة فصل بيننا و بين المشركين يعطى المئؤمنين يوم القيامة بكل كرة يدورها على رأسه نورا.( رواه الباوردى عن ركانة)

 

Takke üzerindeki sarık bizimle müşrikler arasındaki ayırıcıdır. Mü’minlere, başlarına sardıkları her bir sarık dolamadan dolayı kıyâmet gününde bir nûr verilecektir.\[12]

 

Başka bir rivâyette,  ومن اعتم فله بكل كورة حسنة فاذا حط فله بكل حطةٍ حطُ خطيئة.

 

Kim sarık sararsa her sardığı sarım için ona bir sevâb verilir. Onu çözerken de onun için her bir çözüşte bir günâhın silinmesi vardır.

 

Bu hadîsin şiddetli zayıflığı olmasaydı sarıkların büyütülmesi için bir hüccet olacaktı.

 

Sekiz: ركعتان بعمامة خير من سبعين ركعة بلا عمامة. (روا الديلمى فى مسند الفردوس عن جابر رضى الله عنه)

 

Sarıkla kılınan iki rek’at, sarıksız kılınan yetmiş rek’attan daha hayırlıdır.\[13]

 

Dokuz: صلوة تطوع او فريضة بعمامة تعدل خمسا و عشرين صلوة بلا عمامة و جمعة بعمامة تعدل  سبعين  جمعة بلا عمامة. (رواه ابن عساكر رضى الله عنهما)

 

Sarıkla kılınan bir nâfile yâhud farz namaz, sarıksız kılınan yirmibeş namaza denktir. Sarıkla kılınan bir Cum’a namazı, sarıksız kılınan yetmiş cumaya muâdildir/denktir..\[14]

 

On: ان الله ومليئكته يستغفر للابس العمائم يوم الجمعة. (كذا رواه بعضهم)

 

Hiç şüphesiz ki Allah ve melekleri Cum’a günü sarık takanlar için istiğfar eder.\[15]

 

On bir: ان الله تعالى و مليئكته يصلون على اصحاب العمائم يوم الجمعة.       (كذا رواه بعضهم)

 

Hiç şüphesiz ki, Allah ve melekleri Cum’a günü sarıklı olanlara salât ederler.\[16]

 

On iki: العمائم وقار المؤمن وعز للعرب فاذا وضعت العرب عمائمهم وضعت عزها. (ديلمى عمران ابن الحصين رضى الله عنه)

 

Sarıklar mü’minin vekârı, ‘Arab’ın ‘izzetidir. ‘Arablar sarıklarını çıkarınca ‘izzetlerini atmış olurlar.\[17]

 

Onüç: العمائم تيجان العرب…(رواه القضاعى والديلمى عن عتى المرتضى رضى الله عنه)

 

Sarıklar Arabların tâclarıdır….\[18]

 

Ondört: العمائم تيجان المسلمين (رواه ابن عدى عن عتى رضى الله عنه)

 

Sarıklar Müslümanların tâclarıdır.\[19]

 

On Beş: (Nebîmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem, harbte beyaza mâil kulaklı yemâni takkeler giyerdi. Bazen takkesini çıkarır ve önünde sütre yapardı.\[20]

 

“Yehûdîlere muhalefet ediniz, bu yüzden sarık sarmayınız, zîrâ sarıkların muhkem bağlanması Ehl-i Kitâb’ın kıyâfetindendir” ve “Sağır olan sarıktan Allah’a sığınırım” sözlerine gelince… Hafız Süyûtî bu iki rivâyetin aslının olmadığını söylemiştir.

 

Sarığın Uzunluğu Ne Kadardır?

 

Hâfızlardan bir topluluk şöyle demişlerdir:

 

Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığının uzunluğu ve genişliği hakkında elimizde bir bilgi yoktur. İşte bundan dolayı bu husûs Hâfız Abdülğanî’ye sorulunca, bu hususta bir şey göstermemiştir.

 

Hâfız Abdülğanî, şöyle demiştir:

 

Sonradan gelen hadîs hâfızlarından birisi şöyle demiştir: Hazreti ‘Âişe radıyallâhu anhâ’ya şu sözü nisbet edeni gördüm: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığı yolculukta beyaz, yolcu değilken kara ve yünden, genişliği yedi zirâ’/arşın, ucu yolculukta sarıktan ayrı, yolcu değilken de sarıktan bir parça idi. \[‘Âişe anamızın sözü bitti.] Bu bilmediğimiz bir şeydir. (Hâfız ‘Abdülğanî’nin sözü son buldu).

 

Sarığın Rengi Nasıldır?

 

Bu nakledilen ibâreden ortaya çıkmıştır ki; -her ne kadar Medhal sâhibi onu (‘Âişe radıyallâhu anhâ’dan şu naklî yapanı) taklîd ettiyse de- Hazreti ‘Âişe radıyallâhu anhâ’dan yapılan rivayetin aslı yoktur. Zîrâ, seferde beyaz, hazerde de siyah (sarık giyilmesi) mevzû’un ters yüz edilmesi, tabiat îcâbı olanın aksi ve Şerîat’ta bilinenin zıddıdır. Zîrâ, haberde gelmiştir ki; Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi senesinde Mekke’ye başında kara sarık olduğu halde girmiştir. Denilmiştir ki, bu hakîkati üzeredir. Ve yine denilmiştir ki, bununla anlatılmak istenen, miğferden karardığıdır. Çünki, bir rivâyete göre sarık miğferin üzerindeydi. Yine bir başka rivayet sebebiyle denilmiştir ki; bu karalık kirden, tozlardan yâhud saçların yağlarından dolayı idi.\[21]

 

Âlimlerimizden olan Zeylâî’nin Kenz Şerhi’nde, hakkında hadîs bulunduğundan dolayı kara giyilmesi(nin câizliği) vardır. Ondan başka âlimler de, -beyaz giymek efdal olsa da- bu hadîsle kara giymenin câizliğine delîl getirmişlerdir. Çünki, sahîh hadîste sâbit olmuştur ki, elbiselerimizin en hayırlısı beyazdır. Demişlerdir ki; Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem karayı, câizliğini göstermek için giymiştir. Nitekim bunu İmâm Nevevî, Müslim Şerhi’nde zikretmiştir. Nevevî, Er-Ravda isimli kitabda, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mekke’nin fethi gününden başka bir günde kara giymediğini zikretmiştir.

 

Sarığın Uzunluğu Ve Genişliği Ne Kadardır?

 

Muhaddis Seyyîd Cemâleddîn’in Ravdatü’l-Ahbâb isimli kitabında açıkça ifâde ettiğine göre ne hadîslerden, ne de siyerden bu hususta bir şey bilinmemektedir. Lâkin, bazı Hanefî âlimleri daima giyilen sarığın yedi, cum’a ve bayram günleri giyilecek sarığın da on iki zirâ’ olduğunu söylemişlerdir. İmâm Cezerî’nin el-Mesâbih tashîhinde zikretmiş olduğu şu söz de bunu te’yîd etmektedir: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığının ne kadar olduğuna vâkıf olmak için kitâbları tetebbu’ ettim/okudum, siyer ve târîh kitâblarını araştırdım; hiçbir şeye vâkıf olamadım. Nihâyet kendisine güveneceğim birisi Şeyh Muhyiddîn en-Nevevî’nin kelâmında bir şeye vâkıf olduğunu haber verdi. Onda Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in, bir kısa, bir de uzun sarığının olduğunu, kısanın yedi zirâ’, uzunun da on iki zirâ’ olduğunu anlattı. Allah celle celâlühû en iyisini bilir.

 

Böylece kesinlikle bilinmiş oldu ki, sarığın uzunluğu ve genişliği hakkında i’timâd edilebilecek bir şey gelmemiştir. Bu yüzden, insan bulunmuş olduğu yerde sakin olan emsallerinin çoğunluğunun âdetlerini gözeterek kendine lâyık olacak olan ile yetinsin. Kısaca, ortaya çıkmıştır ki; Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığı arkadaşlarımızın hâlinde görüldüğü gibi taşınması eziyet verecek, kişiyi zayıf bırakacak ve onu afetlere hedef yapacak şekilde büyük ve başı sıcaktan ve soğuktan koruyamayacak kadar da küçük olmayıp ikisinin arasında idi.

 

Sarık Sarmanın Fazîletinin Delîli Nedir, Sarıksız Olmaz mı?

 

Sonra… Sarık giyinmek hakkında gelen fazîletler, Allah Teâlâ’nın, her secde anında zînetlerinizi takınınız\[22] âyeti celîlesinden alınmadır. Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in bazı zamanlar takke ile yetindiğine dâir gelen rivâyete gelince bu, harâret ve benzeri zarûretlere ve evindeki istirahata, yâhud ashâbı arasında bunun câizliğini açıklamak için oturmasına, yâhud namazın dışındaki hale, yâhud da nafile namazdaki hale yorulur. Bu İmâm Gazâlî’nin, namazdan önce sıcaklıktan dolayı sarığın çıkarılmasında bir beis yoktur şeklindeki sözünün kısa ifâdesidir.

 

Zamanımızın fakihlerinin tutundukları mescide büyük sarıkla gelip, sonra da onu küçük bir bezin içerisine koymaları ve sarıksız kılmalarına gelince… Bu son derece mekrûh bir şeydir. Keşke onlar boyun bağlarıyla sarık sarsalardı. Zîrâ, -her ne kadar Örf-i ‘Amm’da mu’teber değilse de- zâhir olan odur ki; bununla (da) lugatın gerektirdiğine ve Şerîatın zâhirine göre sarık sarmanın aslının sevabı, hâsıl olur. Sonra… İmâmın Şerhu Şir’ati’l-İslâm’da, cemaat namazının sarıkla kılınması bugün müstehâbtır şeklindeki sözünü gördüm.

 

Vâsıle İbn-i Eska’ Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Şübhe yok ki melekler Cum’a gününde sarıklılara salât ederler.”

 

Hadîs-i şerîfte şöyle gelmiştir:

 

“Sarıkla kılınan bir Cum’a sarıksız kılınan yetmiş namazdan daha efdaldir.”

 

Eğer, sıcaklık kişiyi daralttıysa, namazdan önce ve sonra onun çıkarmasında beis yoktur. Fakat, ne evinden Cum’a’ya gidene kadar yürümek, ne de namaz vaktinde, ne imâm minbere çıkarken ve ne de hutbe halinde çıkarmaz.

 

İmâm Tirmizî, Ebû Kebşe el-Enmârî’den şöyle rivâyet etmiştir:

 

كانت كمام اصحاب النبى صلى الله عليه و سلم بطحاء (رواه  الترمذى عن ابي كبشة الانمارى)

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbının takkeleri (sivri olmayıp başlarına yapışık ve aşırı olmayan bir) geniş(likte) idi.\[23]

 

Başka bir rivayette,

 

Yani onlar, takkeler dikili ve sivri değil, genişliğine yayılıydı.

 

Hazreti ‘Âişe radıyallâhu teâlâ anhâ’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

 

كانت له كمة بيضاء.(رواه الدارقطني)

 

O’nun beyaz bir takkesi vardı.\[24]

 

Bazısının vehmettiği gibi kümâm, Ekumm’un cem’i değildir. Bu sebeble kimi Yemen âlimlerinin uzun külahları seçmesi ve çok kere onlarla iktifâ etmesi yerleşik Sünnet’e ve devamlı olan yola terstir. Bazılarının bunu Ka’be örtüsünden yapması da ne şaşırtıcı bir çirkinliktir. Zîrâ bu, ipekten olduğundan söz birliğiyle haramdır. Bununla berâber mülk edinilmesinde (âlimlerce) anlaşmazlık vardır.

 

Kıyâfetin ve şeklin güzelleştirilmesi

 

Kıyâfetin ve şeklin güzelleştirilmesi, bedende ve elbisede süslenmektir.

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Ashâb’ının yanına çıkmak istediği zaman suya bakar, sarığını ve saçlarını düzeltir, ‘Âişe ona sen bunu yapar mısın, deyince de evet, hiç şübesiz ki Allah kulun, yanlarına çıktığında kardaşları için süslenmesini sever.

 

Sahîh hadîsde gelmiştir ki,

 

ان الله جميل يحب الجمال(رواه مسلم والترمذى والطبرانى والحاكم عن ابن عمر رضى الله عنهما)

 

Allah güzeldir; güzel(leşmey)i sever. \[25]

 

Başka bir hadîste de,

 

ان الله نظيف يحب النظافة (رواه….)

 

Allah temizdir; temizliği sever, buyrulmaktadır.

 

Câbir radıyallâhu anh hadîsinde şöyle vardır: (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem veya Câbir) üzerinde kirli elbiseler olan birini gördü de, bu adam şu kirleri yıkayacak şey bulmamıştı, dedi. \[26]

 

Sünen’de şöyle bir hadîs vardır:

 

ان الله يحب ان يرى اثر نعمته عتى عبده (السنن.رواه الترمذى والحاكم عن ابن عمر ابن العاص رضى الله عنه و قال الترمذى حسن)

 

Allah ni’metinin eserini kulları üzerinde görmeyi sever.\[27]

 

İnsanların çoğu süslenmek ve çileli hayat sürmekde ifrât ve tefrîtin iki ucunda bulunmaktadırlar.

 

Akâid, hâller ve diğer amellerin bütün hâllerinde de mu’teber olduğu gibi övülen orta ve mu’tedîl olandır. Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e uymaya muvâfık olan da budur.

 

Tirmizî ve Hâkim Muaz b. Enes radıyallâhu anh’dan merfû’ olarak rivâyet etmiştir:

 

من ترك الباس تواضعا لله تعالى وهو يقدر عليه دعاه الله تعالى يوم القيامة عتى رؤس الخلا ئق حتى يخيره من اى حلل الايماان شاء يلبسها (رواه الترمذى والحاكم عن معاذ ابن انس رضى الله عنه مرفوعا)

 

Kim Allah için tevâzû’ îcâbı, gücü yettiği halde (güzel) giyinmeyi terk ederse, Allah onu kıyâmet gününde mahlûkâtın başında çağıracaktır. Nihâyet onu îmân elbiselerinden dilediğini giymekte serbest bırakacaktır.\[28]

 

Şöyle bir hadîs gelmiştir:

 

احذروا شهرتين الصوف والخز (رواه ابو عبد الرحمن السلمى فى سنن الصوفية والديلمى فى مسند الفردوس عن عائشة رضى الله عنها)

 

İki şöhret elbisesi olan yünden ve ipekten\[29] (deniz koyunu isimli bir yabânî mahlûkun yahud tavşanın yününden yapılma elbiseden) sakının.\[30]

 

Ebû Hanîfe, dörtyüz dinara bir ridâ giymiştir. Talebelerine, size hakaret gözüyle bakılmaması için güzel giyinin, derdi. Fakat bu söz, insanlara ve bu arada bilhassa fakirlere/dervişlere ve sâlihlere karşı böbürlenmek ve büyüklenmeye değil. Güzelleşmek ve insanlardan müstağni olmak, ilme hürmet, ehl-i dünya olanlardan kibirlenenlere kibirli gibi gözükmek, zâlimlerden uzaklaşmak ve onlar gözünde zillete düşmekten uzaklaşmak maksadına yorulur. Şu halde işin aslı niyyeti güzel yapmak, maksadı süslemektir.

 

Hadîslerde gelmiştir:

 

Şübhesiz ki, Allah sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz. Aksine kalblerinize ve niyetlerinize bakar.”\[31] “Ameller ancak niyyetlerledir.”\[32] “Müminin niyyeti amelinden daha hayırlıdır.\[33]

 

Âlimlerimizin büyüklerinden birinin eseri olan Şir’atü’l-İslâm’da şöyle denilmektedir:

 

Şübhesiz ki İslâm’ın sünnetlerinden biri de eski, yırtılmış, kalın ve sert elbise giymektir.”                                                                   

 

Hadîsde  şöyle gelmiştir.

 

 (.من رق ثوبه رق د ينه (رواه.

 

Elbisesi ince olanın, dîni de ince olur.\[34]

 

Denilmiştir ki, “Ömer radıyallâhu anh bir adamın üzerinde iki ince elbise görünce kuru hurma dalıyla üzerine çıkar(ve onu döver)dı ve onu kadınlara bırakın, derdi.

 

Evet, Avârif’de yazıldığına göre, bunda zühdü iltizâm etmeyen ve Şerîat’ın ruhsatı üzerinde duracak kimse için ruhsat verilmiştir.

 

Rivâyet edildiğine göre, Abdullah b. Âmir bir bürde içinde Ebû Zerr’e gelip O’na zühd hakkında sorduğu zaman, avucuna yellenmeğe başladı ve ona sırtını çevirerek onunla konuşmadı. İbn-i Âmir kızdı ve bunu İbn-i Ömer’e şikayet etti. İbn-i Ömer de ona, Ebû Zerr’e şu elbiseler içinde gidiyorsun ve ona zühd hakkında süâl soruyorsun. Oysa onlar ince elbiselerin, fâsıkların elbiseleri olduğunu söylüyorlar. Şerhu’l-Hatîb’de böyle vardır.

 

Yumuşak giymeye gelince… Bu ancak, hâlini bilen, nefsinin sıfatlarını çok iyi gören nefsin isteklerini gizli bir araştırıcı olan bir kimse için elverişli olur. Bu hususta niyyet ettiği üzere, Allah’a hüsn-i niyyet ile kavuşur. Bu husûstaki hüsn-i niyyetin birçok şekli vardır ki onların anlatılması uzun zaman alır. Şeyh Ebû’n-Necîb es-Sühreverdî giyimin belli bir şekli ile bağlamazdı. Aksine (bazen) on dinarlık bir sarık, (bazen de) bir dinarlık bir sarık giyerdi. Meşâyıhdan işittiğime göre, Cüneyd günlerden birinde parlaklığın son noktasında, letâfetin de nihâyetinde pek pahalı yeşil yün giydiğinde O’na şu husûsta (kınayıcı) söz söylendi. O da bunun üzerine, dur, ey Allah’ın kulu! İ’tibâr Allah celle celâlühû’dan korkup dehşete düşmektedir, hırkaya değil, dedi.

 

Hâsılı, işin başındaki kimseye en münâsib olan, yenilen, içilen, giyeceği, meskeni ve bunların benzeri dünya işlerinden en aşağı mertebede olanı seçmesidir. Müntehî için de en fazîletli olanın böyle olmasıdır. Çünki bunda (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, sahabe radıyallâhu anhüm ve selef rahimehumullah’a) uymak vardır. Ancak kişi için güzel bir niyyet varsa bu ayrı…

 

Taylesâna gelince…

 

Süyûtî’nin Tayyu’l-Lisân an Zemmi’t-Taylesân ismini verdiği risâlesinde açıkladığına göre, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem onu kullanmıştır. Lâkin, Kâmus sâhibi’nin es-Sıratu’l-Mustakîm’de de zikrettiği gibi, bazıları onu zarûret hallerine hamletmiştir.

 

İbnu’l-Kayyim şöyle demiştir:

 

Şu heybeler gibi geniş ve uzun takkelere ve kale burçları gibi olan sarıklara gelince… Onları ne Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, ne de Ashâb’ı giymemiştir. Şunlar (O’nun) Sünnet’ine tersdirler. Câiz olmaları da söz kaldırır. Zîrâ bunlar böbürlenme cinsindendirler.

 

Medhal sâhibi şöyle demiştir:

 

Basîret sâhibine gizli kalmaz ki, bugün ilme nisbet edilen kimselerden kiminin takkesinde yasaklanmış olan mal zayi etme vardır. Çünki şu takkeden (küm) başkası için bir elbise artar. Kastalânî şöyle demiştir: Onların uzun yapılmasına dâir insanlar için yeni ıstılâh ortaya çıktı ve her nev’i insan için îfâ edecekleri bir şiâr ortaya çıktı. Bunlardan hangisi her ne zaman böbürlenme yolu üzere olursa onun haramlığında hiçbir şekk yoktur. Ancak âdet yolu üzere olanlara gelince, yasaklanan etek sürümeye varmadıkça onda haramlık yoktur.(Son buldu)

 

El-hâsıl, Sünnet mikdârından fazlası ya tahrîmen veya tenzîhen mekrûhdur. Öyleyse, nefse uymaktan ve (Sünnet’e) mukaddes uymayı terk etmekten son derece sakınılsın.

 

İbn-i Hacer, Erbaîn şerhinde garîb bir söz söyledi: “takkelerin genişletilmesi husûsunda âlimler ihtilâf ettiler. Kimileri bunu mekrûh, kimileri de sünnet saydılar.”( Son )

 

Sen bilmiştin ki, aleyhissalâtü vesselâm’ın ve Ashâbının takkeleri geniş yaptığı sâbit değildir. Öyleyse doğrusu “Bazıları da onu mübah kabûl ettiler” demektir.

 

‘Azebe hadisine gelince…

 

Bir: رايت النبي صلى الله عليه وسلم على المنبر وعليه عمامة سوداء قد ارخى طرفيها بين كتفيه (رواه مسلم و ابو دود عن عمر بن حريث)

 

Amr b. Hureys’den şöyle söylediği rivâyet edildi.

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i minberin üzerinde gördüm. Başında kara bir sarık vardı. İki ucunu iki omuzu arasına sarkıtmıştı.\[35]

 

Müslim’in çoğu nüshalarında tarefeyha/iki ucunu şeklinde tesniye olarak, bazılarında da müfred olarak tarefeha/bir ucunu sarkıttı şeklinde gelmiştir. Kadı İyad, meşhûr ve ma’rûf olan/bilinen budur, dedi.

 

Kastalânî şöyle demiştir:

 

Müslim’in bir rivâyetinde, (ucunu) sarkıtmayı zikretmeden, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’ye siyah bir sarıkla girmiştir, denilmektedir.. Bu da gösteriyor ki, O, her zaman sarkıtmazdı.

 

İki: كان النبي  صلى الله وسلم اذا اعتم سدل عمامته بين كتفيه قال نافع وكان ابن عمر يفعل ذلك      (رواه الترمذي فى الشمائل عن ابن عمر)

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhuma’dan rivâyet edildiğine göre O, şöyle söyledi: Sallallâhu aleyhi ve sellem sarık sardığında sarığını(n ucunu) iki omuzu arasına sarkıtırdı. Nafi, İbn-i Ömer bunu yapardı, dedi.\[36]

 

Üç: عممنى رسول ا لله صلى الله عليه و سلم ف سدتها بين يدى و من خلفى (ابو داود عن عبد الرحمن ابن عوف)

 

Abdurrahman b. Avf’dan şöyle dediği rivâyet edildi: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem bana sarık sardı ve onu(n ucunu) önümden ve ardımdan sarkıttı.\[37]

 

Dört: عمم النبى صلى الله عليه و ستم عندالرحمن ابن عوف و ارخى اربع اصابع (طبرانى فى الاوسط عن شيخه مقدام ابن داود وهو ضعيف)

 

‘Âişe’den şöyle dediği rivâyet edildi:

 

Sallallâhu aleyhi ve sellem Abdurrahman İbn-i Avf’a sarık sardı ve dört parmak sarkıttı.\[38]

 

Beş: كان اذا اعتم ارخى عمامته بين يديه و من خلفه (طبرانى فى الاوسط عن ثوبان)

 

Sevbân radıyallâhu anhu’dan rivâyet edildiğine göre, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem sarık sardığı zaman sarığını önünden ve ardından sarkıtırdı.\[39]

 

Altı: ان النبى صلى الله عليه و سلم عمم عبد الرحمن بن عوف فارسل من خلفه اربع اصابع و نحوها ثم قال هكذا فاعتم فانه اعرب و احسن (طبرانى فى الاوسط عن ابن عمر واسناده حسن)

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhma’dan, şöyle rivâyet edildi: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Abdurrahman b. Avf’a sarık sardı ve arkasından dört parmak ve o kadar sarkıttı ve sonra böyle sarık sar. Zîrâ bu en güzeldir.\[40]

 

Bunda ‘azebeli sarığın en güzel olduğunun anlaştırılması vardır; bu da ‘azebesiz sarığın güzel olduğunu göstermektedir. Böylece onda ‘azebesiz sarığın mekrûh olduğuna hükmedenlere bir cevâb vardır.

 

Yedi: عن ابى عبد السلا قال قلت لابن عمر كيف كان رسول الله يعتم قال كان يدير كور العمامةعتى راسه و يغرزها من ورائه ويرسلها بين كتفيه (رواه الطبرانى فى الكبيرعن ابي عبد السلام عن ابن عمر. و اسناده على شرط الصحيح الا ابي عبد السلام وهو ثقة)

 

Ebû Abdisselâm’dan şöyle söylediği rivâyet edildi:

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhumâ’ya, Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem nasıl sarık sarardı, dediğimde şöyle dedi:

 

O, sarığı başına dolar ve arkasına sokar, iki omuzu arasından sarkıtırdı.\[41]

 

Sekiz: عن ابي موسى ان جبريل نزل على النبي عليهما السلام وعمامته سوداء قد ارخى ذؤابتها من ورائه (طبرانى فى الكبير وفيه عبد الله ابن عامر وهو ضعيف) 

 

Ebû Mûsâ radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre Cebrâil sarığı kara olduğu ve ucunu arkasından sarkıttığı haldeyken Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e indi.\[42]

 

Dokuz: عن السائب ابن يزبد قال رايت عمربن الخطاب قد ارخى عمامته من خلفه

 

Saib b. Yezîd’den rivâyet edildiğine göre O şöyle demiştir:

 

“Ömer b. Hattab’ı sarığını(n ucunu) ardından sarkıtmış olduğu haldeyken gördüm.”\[43]

 

Bunda (sarkıtmanın emîru’l-mü’minînlere) hâs olduğuna îmâ ve işâret vardır.

 

On: عن ابي امامة انه قال كان النبي صلى الله عليه و سلم لا يولى واليا حتى يعمم و يرخى له من جانب الايمن نحو الاذان (الطبرانى فى الكبير عن ابي امامة)

 

Ebû Umâme radıyallâhu anhu’dan, şöyle dediği rivâyet edildi: (Nebîmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem her ne zaman vali ta’yîn ederse, onun başına sarık sarar ve (ucunu) sağ yanından kulaklarına doğru sarkıtırdı.\[44]

 

Bunda, bu sarıkların, avâmdan ayrılmaları için ümmetin emîrlerine hâs olduğuna işâret vardır.

 

Onbir: بعث رسول الله صلى الله عليه و سلم عليا رضى الله عنه الى خيبر فعممه بعمامة سوداء ثم ارسلها من ورائه او قال على كتفيه (الطبرانى فى الكبيرو اسناده حسن)

 

Abdullah(b. Mes’ûd)’dan rivâyet edildiğine göre O, şöyle dedi: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Ali radıyallâhu anh’ı Hayber’e gönderdi ve ona sarık sararak (ucunu) arkasından veya omuzları üzerine sarkıttı.\[45]

 

On İki:عمم رسول الله صلى الله عتيه و سلم عبد الرحمن ابن عوف بفناء بيتي هذا وترك من عمامته مثت ورق العشرثم قال رايت اكثر المليئكة معتمين (ابن عساكرعن عائشة رضى الله  عنها)  

 

Hazreti ‘Âişe’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

 

Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Abdurrahman b. Avf’a şu evimin boşluğunda (önünde) sarık sardı ve sarıkdan ağaç yaprağı mislini bıraktı. Sonra da meleklerin çoğunu sarık sarmış olarak gördüm.\[46]

 

On Üç:  كان النبى صلى الله عليه و سلم يدير كور العمامة على رأسه و يغربها من ورائه و يرخى لها  ذؤابة بين كتفيه (رواه….عن ابن عمررضى الله عنه )

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhumâ’dan şöyle dediği rivâyet edildi: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem sarık sarardı. Sarığı başına sarar, onu arkasından uzatır ve ucunu iki omuzu arasından sarkıtırdı.\[47]

 

Vâsile ve İbn-i Zübeyr’den, sarığın ucunu arkalarından bir arşın  mikdârı sarkıttıkları (rivayeti) gelmiştir.\[48]

 

Hadîs hâfızlarından biri, (sarkıtılanın) uzunluğu hakında gelen en az mikdar dört parmak, en çok mikdâr bir zirâ’, bunların arasında da bir karış veya oturma yeri veya sırtın yarısıdır ki râzı olunan orta haldir. Bu da rivâyet edilenlerin tamamıdır.

 

Ondört: عممنى رسول الله صلى الله عليه و سلم يوم غديرخم بعمامة فسدلها خلفى  وفى لفظ فسدل طرفها على منكبي و قال ان الله امدنى يوم البدر و يوم حنين بمليئكة معتمين هذه العمة وقال ان العمامة حاجزة بين الكفر والايمان وفى لفظ بين المسلمين والمشركين (ابن ابي شيبة , بيهقى و الطيالسى عن على رضى الله عنه)

 

Hazreti Ali radıyallâhu anh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir (Hum) gününde bana sarık sardı ve onu arkamdan sarkıttı.

 

Başka bir lafızda denilmektedir: cunu omuzum üzerine sarkıttı ve hiç şübheniz olmasın ki Allah Bedir ve Huneyn gününde, şu sarıkları saran meleklerle bana yardım etti” buyurdu. Ve “Sarık küfür ile îmân arasında” başka bir lafızda da “Müslümanlarla müşrikler arasında bir perdedir” denilmiştir.\[49]

 

On Beş: عليكم بالعمائم فانها سيماء المليئكة و ارخو لها خلف ظهوركم (الطبرانى والبيهقى عبادة رضى الله عنه)

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Sarıklara yapışın (sarıksız durmayın). Zîrâ sarık, meleklerin sîmâsıdır. Onların ucunu da arkanızdan sarkıtın.\[50]

 

On Altı: عن عبد اللاعلى ابن عبدى (؟) ان رسول الله صلى الله عليه و سلم دعى عليا فعممه و ارخى عذبة العمامة من خلفه ثم قال هكذا فاعتموا فان العمامة سيماء الاسلام و هى حاجزة بين المسلمين والمشركين (ديلمى)

 

Abdü’l-A’lâ’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

 

Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Ali’yi çağırdı, ona sarık sardı ve sarığın ucunu arkasından sarkıttı ve sonra şöyle buyurdu: “İşte böyle sarık sarın. Zîrâ sarık İslâm sîmâsıdır. Bu Müslümanlarla müşrikler arasında bir perdedir.\[51]

 

Onyedi: عن على رضى الله عنه ان النبي صلى الله عليه وسلم عممه بيده فذنب العمامة من ورائه ومن بين يديه ثم قال له النبي صلى الله عليه و سلم ادبر فادبر ثم قال له اقبل فاقبل ثم اقبل النبي صلى الله عليه و سلم على اصحابه فقال هكذا تيجان المليئكة (ابن شادان فى مشيخته)   

 

Hazreti Ali radıyallâhu anh’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ona sarık sardı ve arkasından ve önünden sarığa bir uç yaptı. Sonra Neb(îmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem O’na, arkaya dön buyurdu. O da ona doğru döndü. Sonra Nebî(miz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem hemen ashabına dönerek şöyle buyurdu:

 

Meleklerin tâcları işte böyledir.\[52]

 

Başka bir rivâyette de Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sehâb/bulut diye isimlendirilen bir sarığı vardı. Onu O’na(Ali’ye) giydirdi ve ucunu sarkıttı.\[53]

 

İbnü Ebî Rezîn’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

 

Bir bayram günü Ali’yi sarık sarmış ve ucunu arkasından sarkıtmış olarak gördüm.\[54]

 

Bu rivayette, iki taraftan sarık ucu sarkıtmanın emirliğe ve harb hâline münâsib olduğuna, arkadan sarkıtmanın/büyük mahfelerde, büyük âlimlere ve insanların hatiblerine hâs olduğuna dâir işâret var. Önceki rivayette de Meleklerin Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e yardım etmek için indikleri zamandaki şiârlarına işâret vardır. Nitekim Allah teâlâ, size Rabbiniz, musevvimler ( tanınmaları için kendilerini veya atlarını işâretlemiş) olarak beşbin melekle meded eder…\[55] ayetiyle bunu haber vermiştir. Müsevvem, yani muallem/işâretlenmiş… Melekler alaca atlar üzerindeydiler. Başlarında omuzları üzerine sarkan sarı sarıklar vardı. İbn-i Abbâs’ın yaptığı bir rivâyete göre kara, Ebû Hureyre’nin yaptığı bir rivâyete göre de beyaz sarıklar vardı.

 

Sehâvî, Taberânî’nin Mu’cem-i Kebîr’inden hasen bir senedle yapılmış şöyle bir rivâyet nakletti: “Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Ali’yi Hayber’e gönderdi ve ona siyah bir sarık sarıp (ucunu) arkasından sarkıttı.” “sol omuz arkası üzerine” dedi ve bunda tereddüt etti. Bazen de sol omuz arkası üzerine ibaresini  kesin ifâde etti.\[56]

 

Hâfız Süyûtî, geçen hadîslerin bir kısmını zikrettikten sonra şöyle dedi: Bunlar şu anda aklımda olan ‘azebe hakkında olan hadîslerdir. O halde Şeyh Mecduddîn’in Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ‘azebesi vardı sözü doğrudur. Uzundu sözünü ise (rivayetlerde) görmedim. Lâkin bunun, iki omuzu arasından sarkıtılması rivâyetlerinden alınmış olması mümkindir. İki omuzu arasında sözü doğrudur. Nitekim geçti. Bazen omuzu üzerine sözünü, (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in) kendi giyinmesinden olarak görmedim; ancak giydirmesi vardır. Nitekim Ali veya Abdurrahman b. Avf radıyallâhu teâlâ anhümâ’ya sarık giydirmesi mes’elesinde geçti. Azebe’den hiç ayrılmadı, sözünü ise hiçbir hadîsde görmedim. Aksine Hedy sahibi, O’nun bazen ‘azebe ile bazen de ‘azebesiz sarık sardığını zikretti. (Süyûtî’nin sözü son buldu.)

 

İbn-i Hacer(-i Heytemî) de, (sözü, asıl sâhibi olan Süyûtî’ye) dayandırmadan O’na (Süyûtî’ye) uydu ve bu da merdûddur sözüyle (Şeyh Mecdüddîn hakkında) kötü konuştu.

 

Ben (Aliyyu’l-Kârî) derim ki; lâkin Mecd’den yapılan bu nakilde (onu hemen kabûl etmeden) bakıp iyi düşünmek lâzımdır. Zîrâ şu (nakil, Mecdüddîn’in) es-Sırâtü’l-Müstakim diye isimlendirilen kitâbında zikredilene uymamaktadır. (Mecdüddîn) orada şöyle dedi: (Nebîmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem sarığının ucunu bazı zamanlar omuzları arasında sarkıtır, bazen de sarığı ‘azebesiz giyer, bazen tahnik eder, bazen sarığı takkesiz, bazen takkeyle giyerdi. Bazen de sarıksız takke giyerdi. Ekserî hallerde sarığının ucunu iki omuzu arasında sarkıtırdı. (Sırat-ı Müstakîm’den nakil bitti.)

 

Öyleyse sarığı hiçbir zaman ‘azebesiz yapmazdı, sözü, (sarığın ucunu sarkıtmaktaki)  devâmlılığa dâir bir mübâlağaya, veya çoğun bütün yerine konulmasına yorulur. Şu ifâde, ‘Âişe radıyallâhu anha’nın rivayetindeki Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Şa’bân ayının tamamında oruç tutardı, şeklindeki söze benzemektedir.

 

İmâm Nevevî, Şerh-i Mühezzeb’de şöyle dedi: Sarığı, ucunu sarkıtarak da sarkıtmayarak da giymek câizdir. Bunlardan hiçbirinde kerâhet yoktur. Elbisenin sarkıtılmamasının yasaklandığına dâir sahîh bir şey yoktur. (Elbisenin sarkıtılması) böbürlenme îcâbı haram, böbürlenmesiz de mekrûh olur.

 

Çünki, İbn-i Ömer radıyallâhu anhuma’nın hadîsinde, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

 

الاسبال فى الازار والقميص والعمامة من جر منها شيأ خيلاء لم ينظر الله اليه يوم القيامة (رواه ابو داود والنسائى وابن ماجة باسناد صحيح)

 

Elbise sarkıtmak izarda, entaride ve sarıkta olur. Kim şunlardan bir şey sürürse Allah ona kıyâmet gününde bakmayacaktır.\[57]

 

Ancak kişi sarığın ucunu sarkıtma işinde Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e uyar da bundan dolayı ona böbürlenme gelirse onun ilacı ona (böbürlenmeye) sırt dönmek ve nefsini o böbürlenmeyi terk etmede tedavi etmektir. Bu, ‘azebeyi terk etmeyi îcâb ettirmez. Eğer o kibir ancak ‘azebeyi terk etmeyle yok olacaksa, olması için onu bir müddet terk etsin. Çünki ‘azebeyi terk etmek mekrûh değildir. Böbürlenmeyi yok etmek ise vacib(farz)dir. (Nevevînin sözü son buldu)

 

İbn-i Hacer şöyle dedi:

 

O’na (Nevevî’ye), riyâdan korktuğu bir farz veya nâfileyi de ayni şekilde bir müddet terk etmesi lâzım gelir. Ancak bunda durup düşünmek lâzımdır. (İbn-i Hacer’in sözü bitti.)

 

İbn-i Hacer, (o halde) Ona farzı terk etmek lâzım demekle, doğrudan uzaklaştı. Halbuki söz, ne bir farz ne de bir sünnet hakkında değil, aksine terki mekrûh olmayan bir ibâdet hakkındadır.

 

Sonra… İbnü Ebî Şerîf, Nevevî’yi şu şekilde tenkîd etti: Nevevî’nin sözünün açığı iki yanı denk olan mübah cinsinden olduğunu göstermektedir. Oysa böyle değildir. Aksine sarkıtmak müstehâb, sarkıtmamak da evlâ olanın hilâfıdır. Hattâb bunu böylece anlattı. Lâkin bunu, (İbnu Ebî Şerîf’in i’tirâzını hemen kabûl etmeyip) araştırmak lâzımdır. Çünki, sarığın ucunun sarkıtılması ve sarkıtılmamasında hiçbir mekrûhluk yoktur sözü, sarkıtmamayı yasaklayan bir delîl olmadığı esasına dayanmaktadır. Bu da sarkıtmanın müstehâb, sarkıtmamanın da hilâf-ı evlâ olduğuna ters değildir.

 

Bizim Hanefî âlimlerimiz de sarığın ucunu sarkıtmanın müstehâb olduğunu açıkça ifâde ettiler. Müstehâbı da, (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz’in) kimi zamanlar yaptığı, kimi zamanlar da terk ettiği ameldir, diye ta’rîf ettiler. Sünnet bunun hilâfınadır. Zîrâ, sünnet nâdiren terk edilmekle berâber devamlı yapılmaktır. Önceden de geçmişti ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem kimi zamanlar sarığın ucunu sarkıtır, bazı vakitler de sarkıtmazdı.

 

Mir(ök) Şah’ın Şemâil Şerhi’nde şöyle denilmektedir:

 

“Sünnet’te sahîh rivâyetlerle sâbit olmuştur ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, sarığın ucunu bazı zamanlar iki omuzu arasında sarkıtır, bazı vakitlerde de sarığı, sarkan ucu olmaksızın giyerdi. Böylece bilindi ki, bunlardan birini yapmak sünnettir.”(Son)

 

Sarkıtmamayı yasaklamaya gelince…

 

Bu, hiçbir hadîs isnâdında gelmedi.

 

Hanbelîlerden olan Şeyh Abdülkadir Ceylî’nin, sarkıtmanın sünnet, bir ucunu çene altına koymamanın da kerâhet olduğunu el-Ğunye kitâbında açıkça ifâde etmesi, bir hüccet değildir. Üstelik, sarkan ucu bulunan sarıklar hakkındaki hadîslerden bir kısmının açık(ma’nâs)ı şudur:  Bu ucu sarkan sarıklar emirler ve benzerlerine hastır. Bu da onların akranlarından ayrılmaları içindir. Belki de bu, mürşîd/manevî rehber olan meşâyıha ve müfîd/halka faydalı âlimlere en münâsib olandır.

 

Mâlikîlerden olan Medhal sâhibinin, azebesiz ve tahniksiz sarık mekrûh bir bid’attır; ikisini yaparsa bu en kâmil olandır; birini yaparsa bununla mekrûhdan çıkmış olur meâlindeki sözü, kusurlu bir sözdür. Çünki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in (bazen) sarık sarkıtmamasına rağmen, sarkıtmamanın bid’at olduğu nasıl düşünülebilir; sarkıtmamayı yasaklama bulunmamasına rağmen de nasıl mekrûh sayılabilir. Bununla berâber, Kâmûs sâhibinin zikrettiğinin dışındaki hadîslerde tahnik’den söz edilmemiştir. Bunun böyle olması, tahnîkin O’nun tarafından nâdiren işlendiğini gösterir.

 

Mevâhib sâhibi(Kastalânî)’nin Mâlikîlerden olan Abdu’l-Hak el-Eşbilî’den naklettiği Sarığın sarılmasından sonraki sünneti, ucunun sarkıtılması ve onunla tahnik yapılmasıdır. Sarığın sarkan ucu yoksa ve tahnik yapılmamışsa, bu Mâlikî âlimlerine göre mekrûh olur!.. dediğine, sonra da, “Mekrûhluğun şeklinde ve îzâhında ihtilâf edildi. Denilmiştir ki, sünnete ters düşmesi yüzünden, ve yine denilmiştir ki, şeytânın sarıkları olduğu için” (Kastalânînin sözü bitti) demesine gelince…\[58] İki sebeb bildirmekde de (onları hemen kabûl etmeyip) nazar/iyice bakmak gerekir. Çünki, ikincisi sâbit değildir. Bunu inkâr husûsunda âlimlerden birisi eser yazdı. Birincisine gelince… Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarkıtmadığına dâir fiili sabittir; o yüzden terk edilmesi Sünnet’e ters olmaz.

 

İbnü Ebî Şerîf şöyle dedi:

 

Burada bir tenbîh vardır; o da, azebe’nin artık Sûfiyyenin efendilerinin ve büyük âlimlerin şiârı hâline geldiğidir. Herhangi bir âlim veya sûfî, başkasına üstünlük taslamak için onların açık şiârlarına bürünürse, bu maksadla ‘azebe edinmekle/sarığının ucunu sarkıtmakla günahkâr olur. O, sarkıtsa da, sarkıtmasa da, (sarkıttığı uç) uzun olsa da olmasa da günâha girer. (İbnü Ebî Şerîf’in sözü bitti.)

 

Bu sözün kısa ifâdesi şudur: Büyüklenme maksadı her bakımdan kınanan bir şeydir. Bu(nun böyle olması) da, bu (büyüklenme) maksadı(nı)n doğduğu sarkıtmanın terk edilmesiyle yapılacak tedâvîyi ortadan kaldırmaz. Bununla berâber onda (sarkıtmakta bazen) gösteriş, duysunlar, kendine verilmeyenle doymuş görünmek, yalan elbisesine bürünmek, yapmadığıyla öğünmek ve benzerleri bulunur. Çoğu memleketlerde âlimlerin ve sâlihlerinin ekserîsinin sarkıtmayı terk edişlerinin hikmeti ve îzâhı belki de budur.

 

Zerkeşî şöyle demiştir:

 

Sâlih olmayan bir kimsenin, sâlih olduğunu zannedip başkasını, kendisine (bir şeyler) vermesi için aldatmak maksadı bulunduğu zaman, sâlih bir kişinin kılığına bürünmesinin haram olması gerekir.

 

İbnü Abdisselâm’ın “fitneden korkmadığı müddetçe salâh elbisesi giymek, salâha zarar verir” sözü de bunu te’yîd etmektedir. İşte bundan dolayıdır ki, içlerinden birisi Ğazâlî olan âlimlerden bir topluluk açıkça şöyle dediler: Her kime, kendisinde var olduğu zannedilen bir sıfâttan dolayı bir şey verilirse, bu verilen şey gizli olmadıkça bunu kabûl etmek o kimseye câiz değildir. (Son)

 

Bütün bunlardan şu netice çıkmaktadır: Sefihler(câhil beyinsizler)den olan ve onun dışında babalarından biri âlimlerden olan kimsenin fakihlerin sarığını takmaya hakları yoktur.

 

İbn-i Hacer şöyle dedi:

 

İki omuz arasında ve sağ taraftan sarık sarkıtmak sâbittir. Birincisi daha iyidir. Çünki hadîsleri daha sahîhdir. Sol taraftan sarkıtılması ise sünnet değildir. İşte bundan dolayı kalb tarafı olduğu, Rabbinden başkasını kalbden boşaltmaya bakarak bunu tercih etmelerinde sûfîlere i’tirâz edildi. İşte bu yüzden sûfîlere kalb tarafı olduğuna ve rabbinden başkasını ondan (kalbden) boşaltmayı kendisine hatırlatmasına bakıp gelen(rivâyet)lere bakmamaları husûsunda i’tirâz edildi. Ancak bu gelen rivâyetlerin onlara ulaşmamış olduğu ile onlar içün özür aranması ayrı bir şeydir.

 

Ben (Aliyyü’l-Kârî) şöyle derim:

Sehâvî’nin naklettiği gibi, Taberânî’nin el-Mu’cemu’l-Kebîr’inde rivâyet ettiğine göre, Ali radıyallâhu anhu hadîsinde Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem sarığın ucunu sol arka omuzu üzerinde sarkıttığı gelmiştir. Belki de onlar, kendilerine zuhûr eden nükte ve hikmet sebebiyle bu rivâyeti seçtiler. Bununla berâber bu şekil onların çoğu katında bilinen bir şey değildir ve kitâblarında zikredilmemiştir. Öyleyse, mutlak olarak/sınırlama getirmeden  kullanılmış olan sûfîyye ifadesi, bazıları şeklinde anlaşılmalıdır… \[59]

 

Bütün hamdler, sâlih amellerin, ni’metiyle tamamlandığı Allah’a aittir. Risâle(nin şu nüshasının yazılışı) 1125 senesi Cumade’l-Âhira’da son buldu.\[60]

\[1]        Aliyyu’l-Kârî’nin yazma olarak bulduğumuz El-Makâletü’l-‘Azbe Fi’l-‘İmâmeti ve’l-‘Azebe isimli risâlesi, esâsen iyi bir ilmî tahkîk’a muhtâcdır. Bulunacak değişik nüshaların karşılaştırılması, nakillerin sahiblerine nisbet edilip eserlerinden yerlerinin gösterilmesi ve hadîslerinin esaslı bir tahrîci ile hayli bir hizmet beklemektedir. Bizim burada yaptığımız onu basît bir şekilde istifâdeye arz etmekle sarık hakkında ileri geri konuşanların şu sözlerinin kıymeti harbiyelerinin ilmî olarak açıklık kazanmasını kısmen de olsa temin etmektir. Şunu da ilâve edelim ki, basit bir bakışla on civârında rivâyetin nerede olduğunu görüp gösteremeyişimiz, onların sâbit olmamaları ma’nâsına gelmez. Geniş bir tahkîk ile, inanıyorum ki, onların yerleri de inşâellah bulunacaktır.

Sarık mes’elesi, yine Hâfız Sâlihî’nin (Ö:942) Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd isimli tahkîk edilerek neşredilmiş olan büyük ve kıymetli eserinin uzunca bir kısmında (7/428-446) güzel bir şekilde işlenmiştir. Lâkin iki sebeble Şâfiî bir âlim olan Hâfız Sâlihî’nin eserini değil de bir Hanefî bir âlim olan Aliyyü’l-Kârî’nin eserini tercüme edip neşretmeyi dahâ münâsib gördük. Birincisi, elbise giymekle alâkalı ilâve bir takım ma’lûmât dahî vermiş olması, ikincisi böylece okuyucularımızın çoğuna hitâb etmiş olacaktık. Bununla berâber Sâlihî’ninkini de inşâellâh küçük haziflerle neşretmeyi düşünüyoruz.

Aliyyü’l-Kârî, husûsan sarığın fazîletlerine ve ‘azebe’ye dâir getirdiği rivâyetlerin hemen hemen tamâmını, muhtemelen Süyûtî’nin Câmi’-i Kebîr’inin tertîbi olan Kenzü’l-‘Ummâl’den veya el-Hâvîsî’nin şu mevzûyla alâkalı kısmından (1/468) almış ve sıhhat derecelerinin ayrı ayrı olarak zayıf olduğunu, ancak toplamları bakımından kuvvet kazandıklarını ifâde etmiştir. Fazîletler noktasında şunların tamâmı cumhûr nezdinde münâkaşasız bir kifâyet mertebesindedirler. O bakımdan her biri üzerinde ayrı ayrı durmadık; şu gözettiğimizi söylediğimiz hedefimiz noktasında şimdilik sıhhat derecelerini göstermeye lüzûm görmedik. Üstelik bir asır evveline kadar Ümmet’in âlimi ve avâmı ile tamâmının şu hadîsleri telakkî bî’l-kabûlleri de hadîslerin sübûtuna güç katan ayrı bir husûstur. Günümüz ayarı bozuklarına bakılarak yapılacak ayarlamalar ise sapıtmaktan ve saptırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. (Mütercim)

\[2]     Âl-i ‘İmrân:31

\[3]     Mümtehîne:6

\[4]     Hatta nikah gibi bazılarında câiz bile olmaz.

\[5]     Âl-i ‘İmrân:32, 132

\[6]     \[Taberânî Hâkim, İbn- ‘Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan, Hâkim, sahîhdir dedi, Zehebî ise bu hükmü reddetti.],Münâvî,et-Teysîr:1/168

\[7]     \[Beyhekî Halid İbnü Ma’dan radıyallâhu anhu’dan mürsel olarak.], Kenzü’l-‘ummâl:15/306

\[8]     \[İbn-i Adiyy ve Beyhekî (Şa’ab’da), Usame İbnü Umeyr radıyallâhu anhu’dan. İbn-i Hacer, zayıfdır; lâkin zayıf bir şâhidi var,  yani onunla kuvvetlenir, dedi], Münâvî, et-Teysîr:1/168

\[9]     \[Bunu İbn-i Vaddâh Halid İbn-i Ma’dan’dan mürsel olarak], Kenzü’l-‘ummâl:15/30

\[10]    \[Deylemî Rükâne radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘ummâl:15/306

\[11]    \[Ebû Davud ve Tirmizî Rükane radıyallâhu anhu’dan.], Tirmizî ve Ebû Dâvudun İsnâdı bir çokları tarafından zayıf bulunduysa da İbn-i Teymiyye’nin de dediği gibi “Ebû Dâvuda göre en az Hasen mertebesindedir.”(İbn-i Teymiyye. İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstakîm:86)

\[12]    \[El-Bâverdî Rükane radıyallâhu anh’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/305

\[13]    \[Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs Câbir radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/305:15/306

\[14]    \[Bunu İbn-i Asâkir, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan rivâyet etmiştir.], Kenzü’l-‘Ummâl:15/306

\[15]    \[Bazıları bunu bu şekilde rivâyet ettiler.], Bulunamadı.

\[16]    \[Bazıları bunu bu şekilde rivâyet ettiler.], Bulunamadı.

\[17]    \[Deylemî ‘İmran İbn-i Husayn radıyallâhu anh’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/308

\[18]    \[Huzâî ve Deylemî Aliyyü’l-Murtezâ radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/305

\[19]    \[İbn-i Adiyy Ali radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/307

\[20]    Bu lafızla bulunamadı. Benzeri, Ebû’ş-Şeyh’in İbn-i ‘Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyet ettiği hadîsde var. Sâlihî: Sübulü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd:7/448

\[21]    Burada okunamayan ve anlaşılamayan bir kelime ve muhtemel bir eksiklik vardır.

\[22]    A’râf:31           

\[23]             \[Tirmizî Ebû Kebşe el-Enmârî’den. Tirmizî, bu, münker bir hadîsdir, dedi. Bir çokları O’nu zayıf, İbn-i Hibbân, sağlam  buldular.],                 Tühfetü’l-Ahvezî:5/391-392

\[24]    \[Dârekutnî], Bulunamadı

\[25]    \[Müslim, Tirmizî, İbn-i Mes’ûd’dan, Taberânî, Ebû Ümâme’den ve Hâkim İbnü Ömer radıyallâhu anhumâ’dan.], Münâvî, et-Teysîr:1/250

\[26]    Bulunamadı.

\[27]    \[Tirmizî ve Hâkim Abdullah b. Amr b. Âs radıyallâhu anhumâ’dan. Tirmizî, hasendir, dedi]: Münâvî, et-Teysîr:1/271

\[28]    \[Tirmizî ve Hâkim Muâz b. Enes radıyallâhu anhu’dan merfû’ olarak. Hâkim sahîh olduğunu söyledi ve Zehebî O’nu tasdîk etti.], Münâvî, et-Teysîr:2/409

\[29]    Münâvî, et-Teysîr:1/44

\[30]    \[Ebû Abdırrahmân es-Sülemî, Es-Sünnenü’s-Sûfiyye ve Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, ‘Âişe radıyallâhu anha’dan rivâyet etmiştir.], Münâvî, et-Teysîr:1/44 Rivâyetin sıhhati hakkında bir şey görmedik. Mühim de değil.

\[31]    Hadîsin daha sahîh bir yolu, şübhe yok ki Allah, sizin ne sûretlerinize ve ne de mallarınıza bakmaz; lâkin kalblerinize ve amellernize bakar, Lafzıyla olan rivâyettir. (Ahmed, Müslim, İbnü Mâce, Ebû Hureyre’den, et-Teysîr:1/266)

\[32]    \[Mâlik, Muvatta (İmâm Muhammed rivâyeti), Buhârî vd.], Buhârînin ilk hadîsi.

\[33]    Taberânî, el-Kebîr, Sehl b. Sa’d’dan. ‘İrâkî bunu zayıf buldu.], Münâvî, et-Teysîr:2/462

\[34]    Bulunamamıştır.

\[35]    \[Müslim ve Ebû Dâvûd, İbnü Hibbân], Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd:7/431 Buradaki lafız, sanki Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e bakıyorum; başında, bir ucunu sarkıttığı sarık var. Ebû Dâvûd bu rivâyeti, minberin üstünde ilâvesini yaptı. Ya’nî, sanki Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e minberin üzerinde oturmuş haldeyken bakıyorum; başında bir ucunu sarkıttığı sarık var.

\[36]    \[Tirmizî, Şemâil, İbn-i Ömer radıyallâhu anhuma’dan], Cem’u’l-Vesâil:1/206

\[37]    \[Ebû Dâvûd, Abdurrahmân b. Avf radıyallâhu anh’dan], ‘Avnü’l-Ma’bûd:11/130

\[38]    Taberânî el-Evsât’da, şeyhi Mikdam b. Dâvûd’dan, o da zayıf bir râvîdir.

\[39]    \[Taberânî el-Evsât’da. Onda Haccac İbn-i Rişdîn vardır ki, o zayıf bir râvîdir.] ,Mecmâü’z-Zevâid 5/120

\[40]    \[Taberânî el-Evsât, isnâdı hasendir.], Mecma’u’z-Zevâid:5/120

\[41]    \[Taberânî el-Kebîr’de isnadı Ebû Abdisselâm’ın dışında sahîhin şartına göredir ki o da sağlamdır.], Mecma’u’z-Zevâid:5/120

\[42]    \[Taberânî el-Kebîr isnadında Abdullah b. Âmir vardır ki O zayıf biridir.],

\[43]             Bulunamadı.

\[44]    \[Taberânî el-Kebîr, Ebû Ümâme radıyallâhu anh’dan (senedinde metrûk bir râvî vardır.)], Mecma’u’z-Zevâid:5/120

\[45]    \[Taberânî el-Kebîr, isnâdı Hasen’dir.],Süyûtî, el-Hâvî:1/470

\[46]    \[İbn-i Asâkir, ‘Âişe radıyallâhu anhâ’dan], Süyûtî, el-Hâvî:1/470

\[47]    Yedi numaralı hadîsin tekrârı gibi olup farklı bir rivâyet ise bu lafzıyla bulunamadı.

\[48]    Bulunamamıştır.

\[49]    \[İbn-i Ebî Şeybe, Beyhekî ve Tayâlisi rivâyet etti.], Tayâlisî Müsned:23, Beyhakî, (bir parçasını)  Şu’ab: 5/174 H:6253

\[50]    \[Bunu Taberânî (el-Kebîr’de) rivâyet etmiştir. Keza Beyhekî de Ubade radıyallâhu anh’dan rivâyet etmiştir.], Kenzü’l-‘ummâl:15/306

\[51]    \[Bunu Deylemî rivâyet etti.], Bulunamadı.

\[52]    \[Bunu İbnü Şâzan Meşyeha’sında rivâyet etti.], Bulunamadı.

\[53]    Bulunamamıştır.

\[54]    Bulunamamıştır.

\[55]    Âl-i ‘mrân: 125

\[56]    Yani bir rivayetinde arkasından veya sol arkasından sarkıttı şeklinde veya kelimesiyle tereddütle, diğer bir rivayetinde de sol arkasından sarkıttı, şeklinde tereddütsüz olarak rivâyet etti.

\[57]    \[Ebû Dâvûd ve Nesâî ve İbn-i Mâce (sahîh bir isnâd ile. A.K.)], Kenzu’l-‘Ummâl:15/311

\[58]    Muhtemelen Risâle’nin burasında bir cümle eksikliği vardır.

\[59]    Risâlenin sonunda neredeyse tamâmının altıda birini tutacak bir mikdâr uzunlukta İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım hakkında lehde ve aleyhde uzun bir söz vardır ki, mes’elemizle alakası olmadığı düşüncesiyle tercüme edilmesinde lüzûm görülmemiş ve buraya alınmamıştır.

\[60]    Bir takım “yetkililer”in, “sarığın İslamla, dinle alakası yoktur” meâlindeki sözlerini bir ilim adamının ifâdeleri değil de, en azından utanılacak bir siyâsi ve ideolojik tavır olarak anlaşılmalıdır. Şu sözü edilen İslâm ve dîn ile anlatılmak istenen, Allahın gönderdiği İslâm ve dîn ise, sarık, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in giymesi ve giydirmesi ile İslâm’da kesinlikle vardır. Bu, sahîh, hasen ve zayıf bir çok rivâyetin ortaya koyduğu bir hüküm olduğu gibi, Ümmetin dünden bu güne gelen bir tatbikatıyla da sâbittir.

Uydurma olan veya uydurma olduğu tartışılanları bir yana koyalım. Sarığın fazîletine dâir gelen zayıf yollarla da olsa bir çok rivâyet, Hadîs Usûlü ilmi açısından en azından hasen mertebesinde olup cumhûra göre fıkhen delîl olmaya elverişlidirler. Hasen mertebesine yükselmedikleri ve zayıf kaldıkları farzedilse bile, yine de bunun şu noktada bir zararının olmadığını ilim sâhibleri bilirler. Üstelik bunların Ümmetin Devr-i Seâdet’ten günümüze kadar gelen âlimlerince kabûl edilmeleri bile isnâda ihtiyâc bırakmayacak yeterli bir meşrûiyet ve müstehâblık delîlidir.

Yok, murâdları eğer, çerçevesini işlerine Allah’ı ve Resûlünü karıştırmayanların çizdiği İslâm ve dîn ise, şu dedikleri sarığın İslamla, dinle alakası yoktur sözü doğrudur. Lâkin mü’minlerin şu dîn ile bir işleri yoktur. Onu kim alırsa alsın. Bu kendi bileceği bir iştir. Ancak, lütfen mü’minlerin yakasından düşülsün…

Bu arada belli bir câmia içinde görülmesi sebebiyle (belki de hissîyat mahsûlu olarak) peşin bir hüsn-i zannımız ve i’timâdımız bulunan bir Profesör beyefendinin rastgele şâhid olduğumuz bir radyo proğramında duyduğumuz şaşırtıcı sözleri ilim nâmına cidden kahredici mâhiyetteydi:

 Aslında sarık, baş örtüsü gibi bir şeyle namaz kılınırken, şu örtünün, secdeye gitme esnasında namaz kılana rahatsızlık vermesi sebebiyle uçlarının arkaya bağlanmasıyla ortaya çıkmıştı(!)

Dil diye, lügat diye bir şey vardı.  Şu lügatta ayıb, utanma, hayâ diye bir şeyler yazılıydı. Kimilerince artık bunların hiç biri yok. Artık ayıbdır söylemesi karın ve bağırsak şişliklerini indirircesine konuşulabiliyor. ‘İmâme, azebe, taylesân, bütün bunlar hoşaf… Bunların artık lügatteki, vaz’daki ma’nâları mühim değildi. Şu saygısızlık kime karşı işleniyor bilemiyorum?.. İnsan yerine konulmayan dinleyicilere veya seyircilere mi, geçmiş İslâm âlimlerinin ve Ümmetin hepsine mi,  yoksa Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e mi?!… “Kendilerine mi?” diye sormayacağım; çünki, kendine saygıyı lâyık görmeyenlere biz ne diyebiliriz?…

 

Bu arada sevdiğimiz bir hoca efendinin ben namazlarımı sarıkla kılarım ama sarık hadîsleri zayıftır, demesi hepsinden üzücü… Kim demiş?.. Oysa sarık hadîslerinin bir çoğu, hadîs âlimlerince sahîh, bir çoğu da hasendir. Zayıf olanlar dahî varsa da, bunlar, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, Ashâb’ının ve değişik gazâlarda yardıma gelen meleklerin sarık takması hakkında gelen rivâyetler değil de, sarık takmanın fazîleti hakkında olanlardır. Hâfız Muhaddis Salihî’nin (Ö:942) Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd’ına (7/428-451) bakanlar bu dediğimizi göreceklerdir. Aslında i’timâdı hiçbir şekilde hak etmeyenlerin sözlerine dayanarak ezbere konuşmamak ve başkalarına mikrofon olmamak lâzım…