AKP’ NİN GELİŞİ VE GİDİŞATI

AKP’ NİN GELİŞİ VE GİDİŞATI

Bir hayli badireler atlatıldı. En sonuncusu MİT müsteşarı Hakan Fidan olayı… Ortalık tam anlamıyla onbeş gün sallandı diyebiliriz. Ve; bunun izleri kolay silinmez. İki Marksist kökenli yazardan AKP’nin gelişine ve gidişatına bakalım. Ve de, gidişat bölümü için duyduğumuz tedirginliğin mahiyetine bir göz atalım. Roni Margulies diyor ki; “Türkiye’de ilk kez başarılı bir darbeci yargı önüne çıkacak. Dolayısıyla, “darbe yapmak” fiili yargılanacak.

Dolayısıyla, darbecilik yargılanacak.

Dolayısıyla, bu memleketin çoğunluğunun arzularına karşı “Kemalist devleti kurtarmak” anlayışı yargılanacak. Bunların yargılanabildiği duruma, on yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bu duruma nasıl geldik? İki büyük toplumsal güç nihayet silkindi, siyaset sahnesine çıktı ve “Yetti artık?” dedi, öyle geldik. Bu büyük güçlerden biri, Kemalist devletin 80 yıl boyunca yok saydığı Kürt halkı. Bu halk, “Devletin bekası beni ilgilendirmez, benim kendi taleplerim var, bunları istiyorum ve söke söke alacağım” dedi ve aldı. İkinci büyük güç, Kemalist devletin elbette yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye’nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif oluşturarak koyunluktan çıktı. Ak Parti’nin devletle itişmesi, zaman zaman çeşitli açılımlar yapması, Tayyip Erdoğan’ın kafasından değil, kendisini meydana getiren Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğun içgüdülerinden, taleplerinden, basıncından kaynaklanıyor.Ve Kemalist devlet 15 yıldır bu iki büyük toplumsal güce karşı kendini savunmaya çalşıyor.(…)Kemalist devletin direnişi çok kanlı oluyor. Becerebilseler daha da kanlı olacak.

Fırtına gibi geçen şu son 10-15 yılda yaşadıklarımızın arka planı .

Bu süreçte taraflar belli; Bir yanda büyük toplum güçleri, bir yanda Genelkurmay’ıyla kolluk güçleriyle, yargısıyla, Ergenekon’uyla Kemalist devlet.Kenan Evren’in yargılanması bu sürecin bir yansıması, bir simgesi.”(18 Şubat 2012, Taraf) 

Hâdise net!

Bu gidişatı durduracak bir konjenktürde şimdilik yok, ama… Gidişat konusunda, zaman zaman yaşanan tereddütler zaman ve enerji kaybına sebeb oluyor. Bunun ana ve tâli sebebleri üzerinde durulmalı, diye düşünüyoruz. Sünni çoğunluk ve onun icbar ettiği hâdiseler diyor Margulies. Diğer yandan Kürtler’in, yeter artık, tavrı… İkisi de doğru. Yalnız eksik kalan parçayı tamamlamak şartıyla.

Kürtler…

İlk darbeyi Kurtuluş Savaşına katılmış Müslüman Kürtler yiyor. Arkasından Müslüman Türkler. Bunları hep yazıyoruz… Kemalistler’in dövmediği kesim kalmadı. Kemalizm adına dövülen her kim varsa bu ülkede Müslümandır. En azından hadisenin temeli böyle. Sonrasında, rejimi şekillendiren Batılılar, Kemalistler’in dövdükleri üzerinden oyunlarını oynamaya başlıyorlar…

Bugün Kürt kartını Türkiye’ye karşı oynayan ülkeyi bilmeyen, duymayan kalmadı. Nasıl olsa Kemalizmin ajite ettiği bir ırk var ortada, ve de delik deşik bir rejim; neden oynamasın?

Fakat, unutulmaması gereken husus şu; Kürtler Müslamandır. Şâfi-Nakşibendî Kürtleri her ne kadar KÖKLER’inden koparmak isteseler de, başaramadılar. PKK nezdinde kısmi bir inanç kayması olsa da, kâhir ekseriyet inancından taviz vermedi. Öyleyse şöyle diyebiliriz; ortada, Sünnî çoğunluk, etnik Kürtçülük diye ayırt edilecek bir durum yok. Müslüman halk topyekûn bir devrimin arefesini yaşıyor. Bugün AK Parti’ye taarruzun sebeblerinden biri de, Kürtler’in, Kürtçülük ideolojisi güdenlerin ellerinden kurtarılması hamlesidir. Bu hamle başarılı olursa (ki, çok yerlerden ve hatta PKK saflarından bile bu doğrultuda haberler mevcut), geriye kalan, sûnî ikilik yerine SÜNNÎ birlik olacaktır. İşte, bugün olan biten hadiselerin temelinde yatan budur. Ve bu gidişatın durdurulması mümkün değildir. Buna zaman da müsait değil, mekân da!

Aynı şey yanı başımızdaki Suriye’de yaşanıyor… Orada vahşet derecesinde kana susamışlık sözkonusu… Burada kan isteyenler azınlık, orada da kan dökenler azınlık.

Bu tablo karşısında şaşkın ördek misâli, Suriye’nin emperyalistlerin eline geçeceğini, Türkiye’nin de ayı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söyleyenler var. Garib olan şu ki, bu düşüncelere sahib olanlar nedense Rüzgâr Gülü Doğu Perinçek ve taifesinden etkileniyorlar. Ergenekon sanığı Doç. Ümit Sayın’ın ifadesiyle; İngiliz locasına kayıtlı mason Doğu Perinçek’in…

Maocu oldu, Apo’cu oldu, şimdi Milli’ci Kemalist olan Perinçek bu ülkenin patolojik yapısına hakikaten renk katıyor… Hele arkasına taktığı Şeriat iddiacılarını görünce insan bir tuhaf oluyor… Bu peşe takılmışların politik tahlillerini görüyorsunuzdur mutlaka. Hâlleri ve tahlilleri bize şunu hatırlatıyor; Hoca kürsüde Vahdet-i Vücut’u (Varlığın Birliği) anlatıyor. Ama fikri yeterli değil. Allah vardır, Allah’tan başka hiçbirşey yoktur. Mevcudat derseniz; vardır ama yoktur, yoktur ama vardır vs. vs…

Muzib bir Bektaşî kalkıp; Hocaefendi şuna yok de de kurtul, deyiveriyor… Bizimkilerde aynen böyle. Esed’e karşıyız ama, değiliz fakat, felan, feşmekan canım böylede olmaz ki, Esed varken ABD ile yatılmaz ki, bu AK Parti de çok oluyor hani, Humus’ta kandökülmüş diyorlardı HANİ, ben gittim güllük gülistanlıktı Mami…

Yahu, bunu anlamayacak ne var! 

Arab âlemi diktatörlerini tasfiye ediyor, sıra Suriye’de. Kanın az veya çok dökülmesi ayrı mesele, ama mutlaka 50 bin Müslümanın katili hafız Esed’in fırlama oğlu Beşar de gidecek; çaresiz. “Emperyalist” kelimesini yalama hâle getirenlere hatırlatalım; Fas’ta hadiseler başladığında bir hafta kadar neredeyse ses çıkmadı AB’den ABD’den… Onların kotardığı şeylerde nasıl davrandıkları cümlenin malumudur.

Ha tabii, şaşkınlıkları geçtikten sonra var güçleriyle meseleyi leyhlerine çevirmeye çalıştılar, çalışıyorlar; boru değil düşman bu! Ama, yemiyor. Bakmayın siz bir kaç cazgırın Suriye’ye gidip, Türkiye battı demesine. Onlar hep aynı yerdeler, familya itibariyle de tek çeşitler. Zamanı yakalayamadıkları için dinazor fosillerinden medet umarlar. Yakındır, “Ellerim Bomboş” şarkısını söyleyecekleri zaman. 

“Amerika ahmak bir fildir…” AB, himmete muhtaç dede… Küçümsemeyelim, ama büyütmenin de âlemi yok… Dünya yeni iklimlere yelken açmışken, bir kaç dinazorun homurdanmasına, bu homurdanmalardan etkilenip cazgırlık yapanlara kulak asmayın… Oyunları bozuldu.  

AKP’NİN GİDİŞAT BÖLÜMÜ İÇİN DUYDUĞUMUZ TEDİRGİNLİK

Bu tedirginliğin mahiyetine dair aktaracaklarımız, gidişata parmak basan ikinci Marksist’ten, şöyle diyor Nabi Yağcı:

“Restorasyon mu, değişim mi?

MİT kriziyle birlikte daha şimdiden bu soru farkında olalım, olmayalım şiyasi gündemimize oturmuştur. Eski yapılar restore edilerek durum idare mi edilecektir, yoksa devlet-toplum ilişkisi yeniden tarif edilip toplum öncelikli olarak yeniden yapılandırılacak mıdır? Bu ikinci ihtimal kanımca giderek zayıflamaktadır. Zira Ak Parti çok önemli ilklere imza atmış olsa da şimdiye dek yapılanlar eski ve eskimiş yapıları yapısökümüne uğratmaktan ibarettir. Bunlar çok önemliydi ve destekledik. Çünkü sökmeden dikmek, çözmeden kurmak mümkün değildi. Ne varki, çözdükçe, çözülen şeyin aslında salt Ergenekon örgütlenmesinden ibaret olmayıp devlet olduğunu görmeye başladı Ak Parti ve gördüğünden ürktü. Bütün eğitim sistemimizin temelini oluşturan Kartezyen bir kuşkuculukla devlet eleştirisini ancak kendini koruma sınırına kadar getirebildi. Bu kadarı bile bürokrasisini aktive etmeye yetti. Devletin temel kurumları MİT, polis, asker ve yargı bir bakıma kendiliğinden devleti koruma refleksi göstermeye başladılar ve daha son seçimler öncesinde Kürt sorununu kullanarak Ak Parti’yi içinden ve dışından kuşattılar. Ak Parti ise bu kuşatmaya hayır demedi.

Ergenekon’la başlayan ve dokundukça suç izlerinin yukarılara doğru uzandığı devlet kurumlarının neredeyse tümünü kapsayan bir çorap söküğü çıktı orta yere. Çektikçe yeni bir ilmek çözülüyordu. bu nedenle de Ergenekon davalarının nasıl sonuçlanacağını kimse bilemez hale geldi. Eski Genelkurmay Başkanı’nın dahi “terör örgütüne üye olmakla” suçlandığı bir yargılama öyle eften püften sonuçlanamaz. Peki, nasıl olacak?” (18 Şubat 2012, Taraf)

Evet, nasıl olacak?

Önce şu içten kuşatılmışlıkla alakalı sadece bizi bağlayan -kimin inanıp inanmadığını önemsemiyoruz- bir BALON(!) uçuralım; Başbakan gerçekten kuşatılmıştır ve yeyip içirilen gıdalar sayesinde ameliyat olmaya mecbur kalmıştır… Tehlikenin atlatılmış olduğu da bir hakikat… Kaynağımızı sormayın!

Gelelim diğer bölüme.

Gerçekten gözü kara şekilde girişilen işlerde, zaman zaman tuhaf çekingenlikler yaşandığına şahid oluyoruz. Bunun sebeblerinden biri bize göre şu; bir bütün olarak hareket edebilme kabiliyetinin genetik kodları mevcut değil, Rüzgârın leyhte olduğu zaman ve mekânlarda kahramanca tavırlar sergilenirken, aleyhte bir rüzgâr sözkonusu olduğunda bir gariblik oluşuyor ve Yağcı’nın ifadesiyle AK Partiyi bir ürkeklik kaplıyor.

Bu ürkeklik tabii olarak, derin devlet bürokrasisinin hareketlenmesine sebeb oluyor. Bu yolu aşmanın çarelerini bulmak gerekiyor.

Nasıl?

Başbakan Erdoğan bugüne kadar şu sözü kimbilir kaç defa tekrar etti: “DİK DURUN, DİKLEŞMEYİN!..” fevkelâde isabetli.

Fakat, bu tavra rağmen olan bitenin Nabi Yağcı tarafından tahlilini gördünüz ve hakikat payı büyük. O hâlde, yeni zamanlara aplike edilecek yeni dövizlere ihtiyaç var ve biz bunu nice zaman önce birkez daha hatırlatmıştık.

Şu: “DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!”             

Marksistler’in; Sünni çoğunluğun ezici üstünlüğü ve basınç yapması sebebiyle bu günlere gelindi, demesi dahilinde düşünürsek, artık geri dönüşü olmayan bir yola gemileri yakmış olarak girildiğini fark ederiz. Bu milletin gemileri yaktığını Marksistler söylüyorsa, Müslümanlara ne yapmak düşer? Bu sorunun cevabına vereceği doğru cevab, AK Parti’nin istikametini ve istiklâlini belirleyecek.           

Aslında seçenek yok; Durmak Yok Yola Devam… Ama eski yürüyüşüyle değil. Yara bere, kırık dökük içinde debelenen millet düşmanlarına öldürücü darbeyi vurabilmek için HÜCUM MARŞI’na ihtiyaç var.            

DOĞU PERİNÇEK’TEN İNLEYEN NAĞMELER           

Perinçek’i takdir ederiz. İdealist bir adamdır. Fakat bu idealistliğini öylesine orijinal bir noktaya taşımıştı ki Perinçek, adeta;  İdealistliği Maskara Etme İdealizmi’ne dönüştürmüş. Yalın kılıç öyle dövüşüyor ki, insanın acıyası geliyor. Şer’i Mübini kabul etmez ki, diyelim burada kazanamasa da, öbür tarafta hakkını alır. E burada da kazanması mümkün değil; nasıl acımayalım. Vicdan kelimesine dayanan bir itikatla bu yollar aşılmaz. O vicdan, önce inanmanın Hakikatine bağlanmayı kabul edecek, ondan sonra vicdan olur. Aksi takdirde Mao’sunun Çin’i gibi Doğu Türkistan Müslümanları’nın ciğerlerinin sökmeye devam eder. Antiemperyalist Mao’nun, antiemperyalist Çin’i(!)… Cin’i!           

Bu işler Cin’likle olmuyor tabii… Ama yine de Perinçek geri durmuyor. Silivri’den (Allah kurtarsın-Samimi olarak) öyle salvolar sallıyor ki, tutabilene aşk olsun. Ülkeyi oradan idare ediyor.           

“Öncelikli ve Yakıcı Görev”i belirtmiş 18 Şubat 2012 tarihli Aydınlık gazetesinde. Bir gün önceki yazısında ne yazmışsa, hararetle tavsiye ediyor ahaliye:            

“Dünkü Rota’da yazılı ‘Türkiye Cephesi’ni okumayanalar lütfen okusun. Okuyanlar ise, okutsunlar, rica ediyorum.”           

Aman bulalım şu yazısını, hikmet dolu satırlardan mahrum kalmayalım. Bir yandan da bugün yazdıklarına temaşa ile feyz alalım. Zira, Mao’cu, Apo’cu, Milli’ci ve Kemalist badireleri başarıyla atlatarak gelmiştir bu günlere. Kalpaklı Kuva’yı Millici duruşuyla aleme nizamat verme hakkına sahiptir. Doç. Ümit Sayın’ın ağzından kaçırdığı MASON’luğu unutun gitsin.           

Diyor ki Perinçek:           

“ABD’nin stratejik bozgununu paylaşırlar.           

Türkiye’yi yönetenler, ABD’nin savaş aleti olurlarsa, yalnız bölgesel hain olmakla kalmayacak, dünya ölçeğinde hain olacaklardır. Türkiye, bağımsızlık ve bütünlüğü için birlikte olmak zorunda olduğu herkesle karşı karşıya gelecek ve çok ağır sonuçlarla karşılaşacaktır.           

Türkiye’nin Suriye, İran, Irak, Lübnan, Rusya ve Çin ile karşı karşıya gelmesinin stratejik bedelleri çok ağırdır.ABD, çöken emperyalisttir. Yükselen Asya’ya karşı ABD’nin koç başı görevini üstlenenler, en sonunda ABD’nin bozgununu paylaşacaklardır. Geçmişte Hitler’e alet olanların sonu bilinmektedir.”           

Neresine dokunalım?.. Her satırı bir âlem, ama âleme yutturma gayretinden de asla taviz vermiyor.           

ABD, çöken emperyalisttir; doğru! Ya Rusya; kokuşmuş ve çökmüş emperyalist! Ya Çin’in ABD ile al külah ver takke durumları? ABD’ ile de güzel güzel anlaşıp UFAKLIKLAR’ı ütmeleri? Tüm insanlığa beş daimi üye ve onların dünya’ya adalet (!) dağıtan Çin-Cin taifesi. Ah be Perinçek!.. Sen âlemi keriz mi sanırsın? Hakikaten üç beş yavan’ın ve yaban’ın dışında sana inanan olur mu sanırsın?… Yapma be Perinçek!           

 Devam ediyor:            

“ABD’yi durdurabilecek tarihsel fırsat.           

Bugün ABD’nin savaş çılgınlığının önünü kesecek ülke Türkiye’dir. Koşullar elverişlidir.           

ABD’nin baskıları, Türkiye için fırsattır. Piyon görevini reddederek, Türkiye zincirlerini kırar ve ABD ile ilişkilerini de normalleştireceği bir sürecin kapısını açar.Türkiye bu tarihsel atağı niçin yapmıyor?           

Çünkü sıcak para diktası altındadır. Türkiye’nin tepesindeki sıcak para komisyoncularının, borsa vurguncularının, hortumcularının ve tarikat rantçılarının kanlı çıkarları, ABD’nin savaş ağalarıyla kader birliği içindedir. Türkiye’deki sıcak para diktası, Amerikasız yapamaz. Ancak geldiğimiz noktada, sıcak paranın bedeli sıcak kandır. Mehmetçiğin sıcak kanı!Suriye’de Haçlı Seferi, Türkiyedeki sıcak para diktasının sorgulamasını da, gündeme getiriyor. Bu sorgulama lafla olmayacak, devrimle olacaktir.”           

 Bravo, yaşa, varool vs. vs…            

Laf cambazlığında harikulade(!)… Fakat, sadece ahmak taifesine ait bir tavlayıcılık… bir de dikkatimizi çekiyor, Pernçek böyle akçe’li işlerden bahsederken coşuyor; komisyoncular, borsacılar, hortumcular ve TARİKATÇILAR…            

Tarikatçıları büyük yazdık, çünkü Perinçek’ten bir ricamız olacak. Yıllar önceydi, Perinçek’in dergilerinden birinde (Aydınlık olabilir, 2000’e Doğru olabilir) kapaktan haber: İSMAİLAĞA CEMAATİ ŞERİATÇI BİR KALKIŞMADA BULUNACAK… Bu minvaldeki haberin devamı şöyleydi; İngiltere MI5 istihbaratı İsmailağa Cemaatine bu kalkışma için büyük miktarlarda para yolladı. Bu paralar Şeyh Nazım Kıbrısi üzerinden İsmailağa Cemaatine ulaştırıldı. Bu kalkışmanın ilk sinyalini de, İsmailağa Cemaatinin Şeyhi Mahmud Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadeddin Ustaosmanoğlu, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezindeki konferansında verdi. Haber böyle devam ediyor.Tabii yıllar sonra Ergenekon dosyalarında Doç. Ümit Sayın’ın Perinçek hakkındaki İngiltere locası kaynaklı masonluğunu görünce gözlerimiz açıldı. Açıldı ama, mevzuda öylece kala kaldı.           

Şimdi Perinçek’in dürüstlüğüne güvenerek kendisinden bir ricamız var; biz o malum sayıyı bulamadık, arşivnizde mutlaka vardır, bir nüsha göderirseniz memnun oluruz; bu ricamızı geri çevirmeyin.           

Bu haber bizim için turnusol kağıdı mesabesindedir ve Aydınlıkçıların ne kadar karanlık yalancılar olduklarının delilidir. Yukarıdaki satırlarda da aynı kolpacılık devam etmektedir.Devam edelim:            

“Herkese çıkış yolu.            

Bu koşullarda, savaşa karşı Türkiye cephesi öncelikli görevdir; zorunludur ve kaçınılmazdır.           

Herkesi, bir ayrım yapmadan bu göreve çağırıyoruz.           

Geniş ve Müslümanlığa önem veren bir tabanı bulunan AKP’nin, Haçlı Seferine topyekün alet olması beklenmez.           

Haçlı savaşına piyon olanların işi zordur. Herkese bir çıkış yolu gösterilmelidir.            Biz, İşçi Partisi olarak, herkesi, hiçbir ayrım yapmadan Suriye savaşına karşı Türkiye cephesine çağırıyoruz.           

Bu cephe derhal kurulmalıdır. Öncelikle CHP-MHP-Saadet Partisi ve İşçi Partisi, bu cepheyi oluşturabilir ve hızla genişletir.            

Savaşa karşı Türkiye Cephesi, aynı zamanda Milli Hükümetin ilk adımıdır.”            Perinçek Silivri’den Milli Hükümetin temelini de atmış bulunuyor böylece… AKP’nin geniş ve Müslümanlığa önem veren tabanını Ak Partiye neler yaptığına bir Roni Margulies’in kaleminden bakın, bir de şaşkın Perinçek’in! Veya uyanık mı demeliydik?            

Mesele şu. Margulies ne diyordu?            

“İkinci büyük güç, Kemalist devletin yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye’nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif yaratarak koyunluktan çıktı.”            

Bu çıkışı önlemek, bu milleti eski haline İRCA (koyunluğa döndürmek) etmek isteyenler dört koldan saldırıyorlar. En cevvalleri de Perinçek ve kadrosu…. Saadetliler koyunluğa rıza gösteren ilk talihlilerden olma gayreti içinde sanki. CHP malum. MHP’de bu vartaya düşmüşlerden.            Suriye için neden bu kadar çırpındıklarını da anlamışsınız herhalde!            

Son umutları; SON.    

.

.

http://www.furkandergisi.com

Reklamlar

ERBAKAN DA ERGENEKONCU OLURDU

ERBAKAN DA ERGENEKONCU OLURDU

Mehmet Ali Güler 29 Ocak 2012 tarihli Aydınlık’taki yazısına bu başlığı atarak, Ulusal Kanal’da (Doğu Perinçek’in kanalı) konuk ettiği Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi Av. İsmail Müftüoğlu’nun söylediklerine temas etmiş…

Kayda değer bir şey olmamakla birlikte, memleket ahvaline bakışlardaki yavanlığın görülmesi açısından değinmeyi (zaruret miktarı) gerekli gördük.

Bakalım Bay İsmail neler demiş ve bu “demiş”lere nisbetle neler olmuş, oluyor… Sonuçta da Saadet Partisi’nin amip gibi dağılıyor olmasının bazı ipuçları görülmüş olur, diye düşünüyoruz.

Güller şöyle diyor:

“ABD’ye karşı olduğunu program boyunca her fırsatta dile getiren eski Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, AB’ye de karşı olduğunu, AB’nin bir sömürü düzeni olduğunu vurguladı.”

Aklımıza şu geldi; Saadet Partisi’nde her şeye körükörüne karşı olmak bir âdet hâline geldiğinden, birbirlerine karşı olmak da âdeta âdet edinildi. Bu sebeble de amip gibi dağılıyorlar… Şimdi de mâşâallah nur topu gibi bir Milli Şef’leri oldu. Denildiğine göre, daha doğrusu basına yansıdığı kadarıyla, bu milli şef kudretlû, haşmetlû iradesiyle Fatih Erbakan’ı da enterne etmiş durumda… Vefa borcu mîrim; vefa borcu! Politik yol çoğu zaman kahpelik tuzaklarıyla döşelidir.

Ne yâni, bu iş Padişahlık gibi babadan oğla mı geçsin demek istiyorsun, diyenlere; tabiî ki hayır deriz. Herkes hak ettiği mevkîi almalı!.. Mesele şu; bu parti de hak edilen yerler doğru dağıtılsaydı AK Parti, Has Parti olur muydu? Ne dersiniz?.. Bir sürü gevezelik yapanlar çıkabilir bu konuda ve inanın söyledikleri fındık kabuğunu doldurmaz… Boş lâkırdılar.

Saadet’teki Millî Şef yapılanması tâ temelinden mevcut. Biraz esnek yapı arzettiği için pek anlaşılmaz. Biraz da İslâmî motifler kullanıldığından pek görülmek istenmez. Ciddi bir dünya görüşüne mâlik olmadan çıkılan yolun hüsran olacağını Üstad Necib Fazıl yüzlerine bin kez haykırmış olmasına rağmen, onlar Millî Görüş sloganında kilitlenip kalmışlardır… Her dönem bir slogan… D8 de bu minvâldedir. AK Parti’nin yaptıklarına bakarak bir değerlendirme yapmamız gerekirse, rahatlıkla bu sloganları kat kat aşan işler yaptığını, yapmakta olduğunu söylemek mümkün… Geçelim.

Yani anlayacağınız, öyle, çok ciddi gibi gösterilen bir çok şeyin popülizm sınırları içinde kaldığı muhakkak. Bay İsmail de bu popülizmin büyüttüğü çocuklardan biri… Daha açık söyleyelim, makam ve mevkiler tek başına eşya ve hadiselere tasarrufta yeterlidir, mücerret fikir olmasa da olur diyen çocuklardan… Böyle büyüdüler. Bu sebeble de yürütemiyorlar. Bir başka yönüyle de, kimsenin fikrine ihtiyacımız yok kibri. Yürümez, yürümüyor, yürümeyecek! Tabiî en doğrusunu Allah bilir.

Gelelim işin en komik faslına:

Geçen haftalarda Saadet Partisi heyeti olarak Suriye’ye gittiklerini hatırlatan İsmail Müftüoğlu, ilginç bir anektod anlattı. Humus’ta, kendilerini izleyen bir Türk gazetesinin muhabiri, Müftüoğlu namaz kılarken, İstanbul’a haber geçer. Telefonda, her yerin yandığını, Suriyeli askerlerin muhaliflere ateş açtığını vs. anlatır.

Namazı bitiren Müftüoğlu, muhabire serzenişte bulunur, “ayıp değil mi, neden yalan söylüyorsun bak ortalık güllük gülistanlık”der. Muhabirin yanıtı ibretliktir: “Patronum böyle haber istiyor!”

Ne garib değil mi? Dünya ayağa kalkmış. Saadet Partisi Lideri Mustafa Kamalak, biz Esed’e destek vermeye değil, dökülen kanı durdurmaya gittik, diyor… Suriye’de muhalif bir ordu kurulmuş ve artık Şam’ın banliyölerinde mücadele ediyor. İç savaştan bahsedenler var. Fakat tek başına hüküm sahibi Bay İsmail; ORTALIK GÜLLÜK GÜLİSTANLIK diyor… Komik dediysek, traji komik.

Yazının sonu:

“AKP’nin kuruluşuna ve eski öğrencilerine de değinen İsmail Müftüoğlu, Erdoğan’ın başbakanlığa gelişi sürecinde önemli bir isme, dönemin ABD büyükelçisi Morton Abromowitz’e de değindi.

Müftüoğlu, Abromowitz’in Erdoğan’la, daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken temasa geçtiğini belirtir.”

Bay İsmail programda “eski öğrencilerim” diyerek mevki kazanmaya mı çalışmış acaba? Bilmiyoruz! Şayet öyle ise, yani “öğrenci” “hoca” şıkları doğmuşsa biz öğrenci alalım. Hocaların hâli belli.

Abromowitz meselesine gelince. Şu anlaşılıyor; müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış… Bay İsmail’e hatırlatalım; çıktığın kanalın mânevi babası Perinçek bir Mao hayranıdır. Çin’de Mao’nun ne kendi ne felsefesi kalmamıştır ama Perinçek inadına Mao’cudur; tuhaf! Bay İsmail’e hatırlatalım, bu Mao’culuğun arkasında gizli bir de Mason’luk vardır. İnanmıyorsa İddianamelerdeki tapelere bakabilir. Veya, dava açmaya çok meraklı olduğu Furkan Dergisi’nin eski sayılarına.

Bu bilgiler muvahecesinde biz de Bay İsmail için şöyle diyebilir miyiz;

Bay İsmail Mao’yu sever, Masonlara yardım eder. Perinçek aşkı onu böylesi bir yola sevketmiştir. Bu sebeble onların peşine takılarak, Suriyelere kadar gidip bir Müslüman katilini kurtarmaya yeltenmiştir vs. vs…

Diyemeyiz tabiî. Dersek, dam üstünde saksağan olur. Bay İsmail’in de söyledikleri aynı cinsten; vur beline kazmayı… cinsinden.

Hülasa, diyeceğimiz şu ki, Saadet Partisi bu hâliyle yol alamaz. Ve de amip gibi bölünmeye devam edecek görünüyor… Başarılı olmalarını samimi duygular içerisinde arzu ettiğimizi belirtmekte boynumuzun borcu. Allah daim ve Kaim eylesin.

PKK ASKERİ VESAYET SÜRSÜN DİYEN DERİN DEVLETİN ELİNDE

Türkiye’de çok şeyler değişti; değişiyor… KÖKLER’e doğru ilerlerken, bütün ayrık otları tek tek ayıklanıyor.

Bu ülkede Kürt meselesi yoktu, “KÜRT’ÜN MESELESİ” vardı. Aynen TÜRK’ÜN de meselesi olduğu gibi… Kürt meselesini, Türk meselesi güdenler çıkardı… Türk’ün meselesini (İSLÂM) bir kenara iten Türk meselesi taraftarları, yok yere Kürt meselesi çıkararak memleketi ateşe attılar… Ve; yıllar boyu Anadolu insanını berhevâ ettiler… Adına da, Ulusalcılık, vatanperverlik, kemalistlik dediler. Vatanı onlardan başka kimse sevemez, sevmeye kalkana da müsaade etmezlerdi.

İstiklal savaşında Kürt dağlarda mıydı cephede mi?.. Sonra ne oldu? Niye oldu?.. Bu sorunların cevablarını verme lutfunda bulunmayanlar, yurdu demir ağlarla ördüklerini, on yılda on beş milyon genç yetiştirdiklerini falan söyleyip şişiniyorlardı. Sonra millet öğrendi ki, ülkeyi her türlü satışa getirerek şişiyorlarmış meğer… E tabii şişmenin de bir sınırı var; balon patladı.

Patlayan balonlardan biri de PKK’nın Kürt meselesi… Bu mesele, hatırlattığımız üzere Kürt’ün meselesinden ayrıdır ve müthiş derecede dış finansmanlar üzerinden yürütülür. Şimdilerde bu mesele konuşulmaya başladı ki, epeyi iplik pazara dökülecek gibi.

Kürt Aydınlarından Kemal Burkay bu meseleyi gittikçe derinleştiriyor… Bu sebeble de tehditler alıyor… Yani, Kürt’ün haini(!)… Diğer taraf beyaz Kürt konumunu kaptırmak niyetinde değil anlaşılan. Beyaz Türk dostlarının yaptığı vech üzere…

Burkay ilginç şeyler söylüyor. Mesela:

“Öcalan kameraların önünde ‘pişmanım, hizmet edeyim’ dedi. O tarihten sonra PKK’nın yaptıkları devletin istediği şeylerdi. Öcalan yakalandıktan sonra 180 derece dönerek 80 öncesi politikalarına döndü. Ne silahlı mecadele yaptı ne bağımmsızlık istedi, ‘üniter devlet modeli’ dedi.

PKK, ‘Başkan taktik yapıyor’ dedi bunu gölgelemek için. Yargılandığı dönemde şunu söyledi: Gelip teslim olsunlar. Bunun yolu neydi af çıkarmak ama devlet bunu yapmadı.

Derin devlet dediğimiz şey buna izin vermedi. PKK’yı yedekte tutmak istedi. Kürt hareketi PKK olarak gösterildi. Onun savaşmasını istedi.

Bu çatışmanın sona ermesini istemeyen ve ekonomik ve siyasi rant elde etmek isteyenler PKK içinde de karşısında da var.” -30 Ocak 2012 Star-

Burkay daha da ilginç şeyler söyleyerek devam ediyor:

“Öcalan, derin devlete karşı çıktığı anda kontrolü yitirdi örgüt içinde. Öcalan ne dedi seçim sürecinde, silahları bırakıyor barış anlaşması imzalanıyor dedi. Ama o sırada silahlar konuştu. Demek ki derin devlet PKK’nın silah bırakmasını istemiyor. Öcalan’ı bypass ettiler.

PKK’nın içinde derin devletin güçlü bir eli var ve provakasyonlar için fırsat kolluyor. Reşadiye, Kastamonu, Antalya ve Dört yoldaki eylemler, sınırdaki karakol baskınları provokatif eylemlerdi.

BDP ve PKK’nın bazı şeylere niye karşı çıktıklarını anlamak güç. Bir Ergenekon davası çıktığında niye tarafsız kalıyorlar. JİTEM’in işlediği onca cinayetin ortaya çıkması için destek vermek gerekiyor.

KCK, Öcalan yakalandıktan sonra ortaya çıktı. PKK yeniden dizayn edildi. Balyoz davası sırasında ele geçen bir belge vardı. 2000-2001’de bir subay, Öcalan’ın avukatıyla görüşüyor. Subay PKK nın içine 50 subay yerleştirmek isteriz’ diyor, Avukat ‘Tamam ama bu kararı alırken bunda ben yalnız olmayayım’ diyor.

Örgüt bir ara sendeledi. Kongreye son günde askeri helikopterle yetişen Öcalan’ın avukatı Mahmut Şakar ‘Başkan savaşacaksınız kararı aldı’ dedi.

Ondan sonra yeniden PKK hareketleri başladı. Niçin? Kanımca darbe zemini içindi. Ak Parti ngellenemeyince, darbeler yoluya engellenmeye çalışıldı. Bu darbelerin amacı askeri vesayeti sürdürmektir.”

Evet.

Bu konuşmalar bir hayli ezber bozacak cinsten. Bundan böyle meseleler, Uluslar arası konjenktürün müsaitliği ve hükümet edenlerin feraseti nisbetince çözülmeye devam edecek… Anlaşılan o ki, bu gidişat her türlü gizli saklıyı ortaya dökecek, anya ile Konya belli olacak. Görelim Mevlam neyler.

Bir tepki de Kürt siyasetçi İbrahim Güçlü’den geldi. Burkay’a tehdidi Kürtlere ve onların geleceğine yapılmış olarak gören Güçlü, “Bu, PKK dışında ortaya çıkacak siyasi bir alternatifi engellemedir” diyor. Ve 30-40 yıldır Kürt temel hak ve özgürlüklerini savunanların PKK tehdidi altında olduğunu söyleyen Güçlü şunları söylüyor:

“Devlet devlet değil, kemalist elitin devletidir.

PKK kendisinden başka Kürt aktör istemiyor. Zaten bu aynı zamanda derin devletin de istediği bir şey. Bunlar siyam ikizidir. Ama öyle siyam ikizidirler ki, birleşik kaplar gibidir.

JİTEM diye önemli bir dava var. Kazılardan cesetler çıkıyor. Öcalan’ın talep etmesi halinde binlerce insan sokağa dökülebiliyor. Ama bu kazılarla ilgili kitle gösterisine rastlanmıyor. Ergenekon ile ilgili de öyle.

Faili meçhullerin ne kadarı devlete ve PKK’ya ait tesbit edemiyoruz. Ama iç içe oldukları kesin.” -Star-

Bütün bu olanların temelindeki mesele, Derin Devlet’in deşifre olmasıdır. Henüz bürokrasinin kılcal damarlarından sökülebilmiş değiller ama, ana artellerde rahat dolaşamadıkları da bir hakikat. Ortadoğudaki ayaklanmalar ve batıdaki batışların hızına ve şekline göre, mesele vuzûha kavuşacak, yavaş yavaş KÖKLER’in gerektirdiği sahillere bu millet ve bu ümmet ulaşacak. Gidişatın bundan başka işaret ettiği bir yön görenler varsa söylesinler.

Davosta, kapitalizmin bir bakıma İFLASI da açıklanmışken, bu gidişata kim hangi güçle engel olacak?.. Arada, mevzii başarı kazanmalarına bakıp da rotayı şaştığımızı zannedenler olabilir, aldanmasınlar… Kaldı ki, artık mevzii başarı bile elde edecek takatları kalmadı… Batı ve batıcılar ve de gizli saklı batı ile kâim olanların devri bitti. Çünkü batı bitti… Uğurlar ola.

BATI SENDELEDİ DİKTATÖRLERİN SONBAHARI BAŞLADI

Uzun zamanlardır Doğu’da sömürmedik yer bırakmayan sömürgeciler sendeleyince, ayakta tuttukları putları da bir bir devrilmeye başladı… Bunlardan bir tanesi canhıraş feryatlarla efendilerine sesleniyor:

“ESKİ DOSTLARIM BENİ KURTARIN.

Mübarek, aralarında eski dostları Sarkozy, Belusconi ve Bush’un da bulunduğu dünya liderlerine mektup göndererek kendisini idamdan kurtarmalarını istedi. Eşi Suzan Mubarek de dondurulan hesaplarını açtırmak için Avrupa’ya gitmek istiyor” (30 Ocak 2012, Star)

Demek diktatörler de ağlarmış. Hanımefendi de, Mısır halkından çaldıkları paraların hayali peşinde… Doymaz bu domuzlar. Hem zulmederler, hem de düşdüklerinde, bir muhasebe yapıp kendimize gelelim demezler… Varsa yoksa köpek nefsleri… Gerisi onlara vız gelir. İnsanları işkencehanelerden mahkemelere demir kafeste taşıttırırken o kafese hiç girmeyeceğinden ne kadar emindi Fravun. Şimdi o kafesin içinden dostlarına imdat çığlıkları gönderiyor. Kaldı ki, dostları zaten kendi post olmuş vaziyetteler… Geriye kala kala bir yarım Sarkozy kaldı ki, o da gidici gibi… Ama ne yapsın Firavun; can tatlı… Tabii asıp kestiği insanların canları beş para etmezdi, öyle zannediyordu. O mazlumların kanları geldi boğazına tıkandı. Şimdi titriyor.

GECENİN GÜNDÜZE DÖNÜŞÜNDEKİ ÂHENK’E TALİBİZ

Acele etmiyoruz aslında. Biliyoruz ki acele şeytan’dan, teennî Allah’tandır. Hükmün öne alınışında maslahat sözkonusu olduğundan, hükmü, UYARICILIK’a vesile kılıyoruz, ona göre söz söylüyoruz. Yani, işin taktiği, stratejisi, ideolojisi vs… Ama asla olacağına inanmadığımız şeyleri söylemiyoruz, sadece öne alış, sonraya bırakış sıralamasında, maslahata dikkatle hareket ediyoruz.

Bu minvalden olmak üzere, yani hem teenniye, hemde olan bitenin adını koymaya dair şu satırlara bakalım:

“Aslında, ‘Arab baharı’ tabiri kısıtlayıcı ve yanıltıcı olmasından ötürü çok yanlış bir metefordur. Eğer bir meafor gerekiyorsa bu ‘Arab Baharı’ değil ‘Diktatörlerin Sonbaharı’ olmalıdır. Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Yemen’e olan halk ayaklanmaları, ihtilaller diktatöryel rejimleri sona erdirmiştir. Peki bahar ne zaman gelir? Çiçeklerin, meyvelerin ortaya çıktığı zaman. Daha ne çiçek var ne de meyve. Bu bir doğum sancısıdır. Mısır’da ve Tunus hariç bölgenin diğer ülkelerinde olanlar, çok zor gelişmelerdir. Zira 40 ile 60 yıldır bu ülkeler diktatöryel rejimler altındaydı. Devlet sadece baştaki adamı korumak, arzularını yerine getirmek amacıyla çalışıyordu. Toplumun müesseseleri yıkılmıştı. O sebeple bahardan bahsetmek çok yersiz bir teşbih” (İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, 30 Ocak 2012 Star)

Bu satırları Türkiye’ye de tatbik edebilirsiniz. Tabular yıkılıyor, çetelerin çeteleleri tutuluyor, servislerle olan ilişkileri takib ediliyor vs… Gündüzün geceye tahvili nasıl teenni içinde gerçekleşiyorsa, gecenin de gündüze tahvili aynı teenniyi gerektiriyor… Bütün mesele, süreç içinde rehavete kapılıp kaybolmamak. Ne demişler; SABIR… SAVAŞ…ZAFER… Gidişat bu yöndedir; inanıyoruz.

KÜÇÜK BİR ŞARET FİŞEĞİ

Küçükte olsa, gidişata dair epeyi ufuk açıcı bir haberi de yine aynı tarihli gazeteden nakledelim. Derinden derine neler gelişiyor görelim:

“Çareyi İslâmî Finans’ta buldular.

Yaşanan global krizle birlikte Batı’da İslâmî finans ve maliyecilik derslerine ilgi arttı. Fransa’daki Strasbourg Üniverstesi’nde 3 yıldır İslâmî maliyecilik dersi verilirken, yaşanan ilgi üzerine aynı alanda kurslar da açıldı. 1 yıldır süren kurslara ilginin yoğun olduğunu anlatan Ekonomi Profesörü Laurent Well ‘İslâmî maliyecilik bu krizin galibidir. O yüzden ilgi arttı’ dedi.”

Mesele şu ki, kapitalist sistemin her bucağı teslim aldığı dünyada, İslâmî bankacılığın hakkını verebilmek imkânsız. Fakat, gel gör ki, rüzgarı bile yetmiş. Ne diyelim! Gecenin gündüze tahvili devam ederken, kimbilir nerelerde daha neler pişiyor? Allah, “Nurumu Tamamlayacağım” buyurduğuna göre?

Geçiş döneminde iddialı SİSTEMLER arz-ı endam etmeli… Biz BAŞYÜCELİK DEVLETİ diyoruz… Doğum sancılarından sonra doğacak BÜYÜK DOĞU’nun sıhhatli büyütülmesi, şimdiden alınacak tedbirlerle mümkün.

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/1426-basindan