Üstad Necip Fazıl -3

05 Şubat 2012

NİL GÜLSÜM/Milat Gazetesi

İdeolocya Örgüsü dünya görüşü ahlakı getirdi
İdeolocya Örgüsü’yle ilgili olarak, bugüne kadar söylenmemişlerden bir tesbit olarak batılı büyük bir kafanın sözünü aktarayım. Diyor ki; “çağın büyük adamı, çağının isteğini dile getirebilen, çağının isteğinin ne olduğunu söyleyebilen ve bu isteğe cevap verebilendir.” İşte Üstad’ın İdeolocya Örgüsü-Büyük Doğu Düşüncesi başta olmak üzere aslî fonksiyonu bu cümlenin işaret ettiğidir. Üstad; Büyük Doğu İdeolocya Örgüsüyle aynı zamanda bir dünya görüşü ahlâkı getirmiştir. Bunun ne olduğunu anlamak için gene kendisini dinleyelim isterseniz: “ Allah’ın Resûlü, buyuruyor ki:“- Ben ahlâkî mekârimi (keremleri) tamamlamak üzere geldim!” Buradan da anlıyoruz ki, ahlâk sadece dünya görüşünün bir neticesi değil, aynı zamanda sebebidir. Ahlâk o hale geliyor ki, fikrin kendisi oluyor. Fikir hemen onun başına geçiyor. Sonra fikrin neticesi oluyor. Yani, sebep ve neticesi, netice ve sebebi… Ahlâk bütün bu kâinat manzumesinde, duyan, düşünen ve hareket eden insanın bütün hareketlerini tatbik edeceği ruhî mîzan… Dünyada fikriyatını yapıp da ahlâkını belirtmeyen Filozofa Batı eksik gözüyle bakar. Ve batı tefekkürü bahsinde de anlattığım gibi hemen şu soruyu yapıştırır:
“- Söyle, ahlâkın nedir?.. Hemen hesabını ver! Bunu sormakla mükellefim! Ve sen bildirmekle!..”
Bizde ise, ahlâk her şey… Zannettiğimiz gibi, öyle sun’î terbiye hudutları, uydurma insanlık hudutları içinde değil… Onun çok dışındadır. Ve mefkűrenin, idealin, ta kendisi olan tasavvufî, İlâhi marifet davasının ana dayanağıdır ahlâk… Şimdi üstün ahlâkı, umumî mânadaki ahlâkın ve insanın ana sermayesi kabűl ettiğimiz zaman, dinin bütün dayanağı olarak görmekte zerre kadar tereddüde yer yoktur. Düşüncenin hemen arkasından gelen düşünme tavrının anahtarıdır ahlâk… Bütün ruh ölçülerinin esası… “ İdeolocya Örgüsü-Büyük Doğu; kendimize, yöremize, ülkemize, bölgemize ve küremize ait sorumluluklarımızın total/bütün/küllî ifadesidir. Sadece İdeolocya Örgüsü veya herhangi bir eserine bakmak nasıl muazzam bir enerji karşısında olduğumuzu göstermeye yeter.

“Necip Fazıl’ı yok sayma bir oryantalist saptırmadır !”

Üstad’ın Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü Dünyadaki İslâmi hareketlere nisbetle anlaşılabilmiş midir?

Üstad’la ilgili bugüne kadar üzerinde durulmayan önemli bir hususun daha altını özellikle çizmek istiyorum. Osmanlı sonrası dünyadaki İslâmi fikir ve hareketler gerek oryantalistler ve gerekse İslâm dünyasındaki yazar-düşünürlerce değerlendirilirken asla bu değerlendirmelerde Necip Fazıl’dan söz edilmediğini görürsünüz. Türkiye dışındaki tarihçiler/yazarlar İslâmî fikir hareket ve yapılanmalarda Türkiye’yi yok sayarken, Türkiye’de de İslâmî hareketleri değerlendirenler Necip Fazıl’ı adeta görmezden gelmişlerdir ve gelmektedirler. Niçin? Çünkü Üstad Necip Fazıl’daki kesintisiz, kırılmaz, taviz vermez, bütüncü İslâmi tavır, eda, hal, hareket ifadesi;sığınma ve yaranma psikolojisi içerisinde kendisine modern zamanlarda yer arayan kışır ve kabukçu İslâmi yapılanmalara prim vermez, hatta onları gerçek İslâm anlayış ve hareketinin önünde engel görür. Üstad’ın‘ademe mahkûmiyet’ olarak ifade ettiği bir yok sayma tavrıdır bu.

Ben bu noktada Üstad’ın taammüden-kasıtlı olarak gözlerden uzak tutulduğunu düşünüyorum. Halbuki Büyük Doğu Düşüncesi, ekolleşmiş, okullaşmış, sınırları net olarak çizilmiş bir mektep niteliğindedir. Bu niteliğinin farkında ve bilincinde olanlar Büyük Doğu düşüncesinin yayılıcı tehlikesini kendi varlıklarının ortadan kalkması olarak bildiklerinden ondan bahsetmemeyi tercih etmişlerdir. Veya bahsetseler bile tutarsız, eklektik ve sentezci gibi şablon ve ne idüğü belirsiz yargılarla söz etmekten sadist bir zevk almaktadırlar.

O, ülkemizde kendisine ilgisizliğin farkındaydı

Üstad, ülkemizde kendisine ilgisizliğin de farkındaydı. Batı tefekkürü ve İslâm Tasavvufu isimli eserinde ne diyordu? : “Bugün İslâmiyeti içeride müdafaa etmek dışarıda müdafaa etmekten zor hale gelmiştir. Ben bu dâvayı eğer Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’da, hattâ kutuplarda müdafaa etmiş olsaydım belki bir anlayış istidadı, bir «acaba?» merakı olsun bulabilirdim. Burada ise, her şeyin anlaşılmış olduğunu zannetmenin, sadece kabuktan ibaret kalmanın ve böylece her türlü nefs muhasebesinden mahrumluğun düzelmez akameti vardır…” Osmanlı sonrası İslâmi fikir ve hareketlerde eksen ısrarla devamlı Ortadoğu ülkelerinin, özellikle de Mısır ve Pakistan çizgisi üzerinde gezdirilir. Çünkü buralarda İslâm adına ortaya çıkan hareketler; köklerinden utanan, sağlıklı köklerini bir türlü bulamayan ve yeni zaman ve mekân şartlarında varoluşunu “efradını câmi ağyarını mani” bir şekilde ortaya koyamayan köksüz hareketlerdir ve tamamı modernizmin etkisi altındadır.

Kaybettiğimiz güneşi başka iklimlerde arıyoruz

Burada Üstad’ın ülkemiz için söylediği bir sözü İslâm dünyasına genelleştirecek olursak; “bizim zamanımızda küfürden bir buzdağı vardı. Titrek nefesimizle bu buzdağını erittik, şimdi de geç geçebilirsen çamurdan!” Bu noktada eski Cezayir Devlet Başkanı Ahmet Bin Bellâ’nın önemli tesbitleri var. Mısır’daki İslâmi hareketleri değerlendirirken şöyle diyor Bin Bela: “..Müslüman kardeşlerin herhangi mükemmel bir ideolojilerinin bulunmaması ve herhangi bir programlarının olamayışı gibi olumsuz yönlerinin çok önemli rolü vardır. Onların İslamiyet ve Müslümanlığın durumu, hakkında herhangi bir analiz veya düşünceleri yoktur. Onlar mevcut dünya düzeni hakkında veya bu düzenin hedefleri, gayeleri, karakteri ya da bize yaptığı etkileri, yahut bünyesi hakkında herhangi bir düşünceye de sahip değildirler. Sonra, tabii olarak bu düzenden kurtulmak için onların uyulması gereken HERHANGİ BİR DÜŞÜNCE MODELLERİ de yoktur. Bu saydıklarımızdan hiçbir şeyi Müslüman kardeşlerin yaptığını görmüyorum..” Örnek ve model gösterilen ve öne çıkartılan İslâmi hareketlere baktığımızda hem muhtevaları hem de sonuçları itibariyle batıya tam bir mahkûmiyet, kendi köklerine ise güvensizlik görüyoruz. Bin Bellâ’nın işaret ettiği “düşünce modeli” ne yazık ki hem ülkemizde hem de bütün İslâm aleminde halâ idrak edilememiştir. Gene Üstad’ın deyimiyle “cebimizde kaybettiğimiz güneşi el yordamıyla başka iklimlerde arıyoruz !”

“KÖK KURUTUCULARINA KARŞI BİR DİRENÇ HATTI..”

Necip Fazıl Kısakürek, düşünce sistemimizin en kaba çizgileri ile, tefekkür dünyamızı nelerle ihya etmiştir?

Üstad’ın, insanlığın düşebildiği esfel-i safilin karşısında ifade ettiği “yetiş körlük yetiş takma gözde cam”teşbihine ulaşabilmiş şair varmıdır bilemiyorum. Evet üstad aynı zamanda bir ruh simyacısıdır, ruh mimarıdır. Bu kelimeleri pek sevmiyorum ama kullanmak gerekiyor.. Öyle bir ruh mimarı ki; karşısındakilere kendi halini “ilka” edecek kadar, söylediğini yaşayan ve yaşadığını söyleyen bir hâl adamı… Bu haldir ki O’na “bir kuş bir kuş öldürse sanki ben ölüyorum.” mısrasını yazdırmıştır. Üstad tefekkür dünyamızı nelerle ihya etmiştir? diye sormak, gene başa dönmek demektir ve buraya kadar söylediklerimi tekrar ederek ilave şeyler söylemeyi gerektirecektir. O’nun Allah ve Resulü, Sahabî, Veliler, Tasavvuf gibi meselelerde aklını ve ruhunu ne derece bu alanlarda gerdiğini eserlerinden okuyoruz. En önemlisi, Üstad bunlara yaklaşabilmenin edep ölçülerini, bunları anlayabilmenin usulünü getirmiştir.

O’nun sıradan bir cümlesinde bile sıra dışı bir mana vardı

O’nun hayatı bütünüyle bir “iman ve amel-i Salih”ten ibarettir. Ve tefekkür dünyamızı da eylem dünyamızı da basit bir parmak kıpırdatışından en derin ruh burkuntularına kadar bu amel-i salihiyle ihya etmiştir. Üstad (kendi tabirlerimizle) ulûl elbab ve ulûl ebsar’a hitap etmiştir. Yâni kalp ve basiret sahiplerine.. Dış plânda baktığımızda toplum olarak köklerimizi imha edicilere karşı o ihyacı bir mücadele içindedir. Hatta kendi ifadesiyle “kök kurutucuların kendilerini gök kurtarıcı gösterdikleri” bir zamanda “kurtarıcılardan kurtulmak” gibi kavramsallaşan cümleleri vardır. O’nun sıradan bir cümlesinin bile sıradışı bir manâ ve muhteva derinliği vardır.

“Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü bir medeniyet tasarımıdır !”

‘O’nun en büyük talihi de talihsizliği de şair oluşudur.’ tesbitinizi açar mısınız?

Bugün dudaklardan nakarat halinde dökülen fakat asla derinliğine bir muhteva ortaya konulamayan, sadece kısır bir kelime anlamıyla tatmin olunan “medeniyet”, karşılığını, muhtevasını, derinliğini, kemalini Üstad’da bulmuştur. Ayrıca ‘karşı medeniyet’leri de sorgulayıcı bir tarz sadece Üstad’ın kalemiyle ortaya çıkmıştır. Ayrıca şunu söyleyeyim: Üstad’ın şiiri, şiirinin gücü, dilinin şiirsel gücü, büyüleyici tesiri yukarıda kısmen bahsettiğimiz fikir adamlığını örtmüştür, bastırmıştır. İdeolocya örgüsünü ören ideoloğu ikinci plâna atmıştır. Aslında böylesine bir büyük düşünce modelini, dünya görüşünü, ideolocya örgüsünü ancak bir büyük şair ortaya koyabilirdi. Bunu ortaya koyacak olanın mutlaka şair olması gerekiyordu. Şair olduğu için ideolog olmuştur. Niçin? Çünkü gene yerli bir şair-düşünürün ifadesiyle “Şairler bizim medeniyetimizin yeniden inşasını sağlayacaklardır..” Tabii her önüne gelenin (Üstad’ın tabiriyle) “yıkanma yerindeki sayıklamalar” gibi şair nasbedildiği türden değil.. Müteşairler değil..

Üstadın şiiri orjinaldir

O’nun şiirinin dışarıdan etkilendiği iddialarına gelince… Bunlar gülünç şeyler.. Bunu kendisi şöyle ifade eder bir röportajında ; “bizden olan iplere çok bağlandım. Fuzuli, Bâki gibi..Onlar beni sarmıştır..” der. Diğer taraftan Batı’dan Baudlaire gibi, Rimbaud gibi varoluş sancısı çeken ancak mihrakını bulamayan şairlere de değinir. Ama bu asla onlardan etkilenme değildir. Bu konuda şunu söyleyebilirim: Üstad’ın şiiri orijinaldir ve asla öncesi ve sonrası olmayan şiir tarzıdır. Yukarıda da söylediğim gibi; İdeolocya Örgüsünün şiir ifadesi Çile, Çile’nin fikir halinde ifadesi ise İdeolocya Örgüsü’dür. Bir zamanlar kendisine “Şiiri niçin bıraktınız?” sorusuna verdiği cevap da müthiştir: “Alt katını alevler bürümüş bir evin üst katında satranç oynanmaz!.. Eğer cemiyetimde bütün düzenler yerli yerinde olsaydı,bana şiir düzeninden başka bir yer kalmazdı. Demek ki, ben şiirimin dilediği iklimin inşası mecburiyeti altında başka sahalara kayarken yine şiirimin koruyucusu olmaktan başka kimse değilim..” Evet.. bahis uzun..

“Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı !”

Üstad’ın gelmesini beklediği genç için, kendi ifadesiyle zindanlarda çürüdüğü genç için bize neler söylemek isterdiniz. Sizce bu genç ne zaman zuhur edecek?

Evet… Üstadın bütün bir muhtevasının muhatabı kimdir? diye sorduğumuzda karşımıza “genç” çıkar. Öyle refleksleriyle, biyolojisiyle genç değil. Bunlar da içinde olmak üzere “ruhuyla da genç” bir genç.. Meşhur hitabesinin adı: Gençliğe Hitabe’dir. Ve bu hitabe âdeta bütün eserlerinin, bütün mücadelesinin özetidir: “Bir gençlik… zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda” dediği, tüm dünyayı tasarrufu altına alacak bir varlık: Genç.. Bu genç için neler söylemiyor ki… “Genç Adam! Kalabalıkların modalaşmış yollarına düşme! Nefs murakabesi denilen o ulvî melekeye yapış ve düşün: Yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir. Sen O’na dön ve kalabalıkları döndür!” Ne müthiş bir ihtardır bu. Hitabesindeki bir paragraf da oldukça önemlidir: “ “ Kim var?” Diye seslenilirce, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” fikrini besleyici bir dâva ahlakına sahip bir gençlik…” Evet.. Bulunduğu yerde anlam ifade edecek kimlik sahibi eylem adamlarını tarif ediyor Üstad..

O’nun tüm aksiyonunun muhatabı gençliktir

Gene bir şiirinde; “Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı. Uyanıp o genç adam, uzansa yatağına. Alıverse başını iki el arasına. Soruverse ben neyim, ve bu hal neyin nesi? Yetiş yetiş ey ulvî varlık muhasebesi!” İşte, varlığının hesabını verebilen, kim olduğunu ve ne olması gerektiğini idrak edebilen bir genç.. “İslam inkılabının ruhunu dökeceği kalıp” diye de bahseder gençten. Ve bu gence diyor ki Üstad: “Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin. Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!” Gene Gençliğe şöyle sesleniyor: “Gözüm arkada kaldı! Sözündeki acı ümitsizlik edasının aksine, gözümüzü önde ve yepyeni bir gençlikte bırakarak gitmek istiyoruz!” O’nun tüm Anadolu’yu kuşatan, karıştıran, ayaklandıran aksiyonunun, konferanslarının muhatabı gene gençliktir. Bu bahis de çok uzar, gider… Gene kendisine “Yeni nesli nasıl buluyorsunuz? “ sorusuna verdiği cevapta: “Kurtların sardığı ceset üzerindeki hayata ne dersiniz?” sorusuyla cevap veriyor. Bugünkü nesil de aynen Üstad’ın belirttiği ceset haline getirilmiştir. Şimdi de rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki; bu cesedin yeniden dirilmesi ancak Üstad’ın eserlerine nüfuz etmekle olacaktır. Başka reçetelerin şifa şansının olmadığını düşünüyorum.

Üstad’ın Dersim’le ilgili yazdıkları Başbakan’ın ağzından müthiş bir şekilde kamuoyuna aktarıldı ve dikkatler Dersim’e odaklandı. Dersim gibi başka konularda da Üstad neler söyledi?

“Dersim, Menemen, İstiklâl Mahkemeleri ilk defa üstad’la aydınlığa kavuştu!”

Hepsi ayrı bir kitaplık çapta hadiseler. Sadece Dersim değil… Üstad ilk defa o ceberut, Kur’an’ın bile okunmasının yasaklandığı, ezanın, ibadetin türkçeleştirildiği 1940’lı yılların CHP iktidarı döneminde bile kalemini hakikati yazmaktan, müdafaa etmekten asla imtina etmemiştir. Köşesinde değil, meydan yerinde davasının tezlerini ve antitezlerini yılmaz bir biçimde savunmuştur. Bu uğurda sürgün, hapis onu vazgeçiremedi, vazgeçiremezdi. Çünkü o, “bu dava hor, bu dava büyük” diyen, taşıdığı yükün, yüklendiği sorumluluğun idrakindeydi.

Kanla sulayan zihniyetin yaptıkları onunla su yüzüne çıktı

Evet, Dersim değil sadece… Menemen, İstiklâl Mahkemeleri, Şeyh Said meselesi gibi Cumhuriyetin temelini zulüm ve kanla sulayan bir zihniyetin yaptıkları ilk defa Üstad’la su yüzüne çıkarılmıştır. Hem de nasıl bir feryadla… Açın o dönemlerin Büyük Doğu’larını görürsünüz…. Bir de Gazeteci ve Yazarlar Vakfı ikinci Başkanı Cemal Uşşak isimli birisi geçtiğimiz aylarda beylik bir laf ediyor: “Biz dindarlar Kürtlerin ızdırabını hissetmedik” diyor. Kendi hissetmemiştir, doğru! Yaşı müsait değilse bile Üstad’ın başta Son Devrin Din Mazlumları olmak üzere, Vesikalar Konuşuyor vs. gibi diğer kitaplarına ve 1940’lı yılların Büyük Doğu’larına bir göz atıp okuyabilse, hatta 1950 yılında “Doğu Faciası” başlığı altında yayınlandığını görebilse ve de anlayabilse o söylediği ızdırabın ilk defa “kimin tarafından” hissedildiğini de görecek. Ama böyle bir derdi yok ki adamın. Bir söz ağızdan çıkmadan önce, daha sonra mahcup olup olmayacağının muhasebesinin de yapılması lazım. Bu şahsın ‘hezeyan’ı da bu türden… İşin garibi, bir süre medya bu söze takılarak ‘mal bulmuş mağribî’ gibi üzerine atladı. Sanki bir ‘itirafname’nin başlığı gibi hilaf-ı hakikat bir beyan. Aslında üzerinde durmaya değmez… Özetle şunu söylemek söylemek istiyorum : Bugün hangi konuya el atarsanız atın, hangi problem ortaya çıkarsa çıksın, o konuda Üstad’ın, işin istikametini belirleyen, temellendiren, yol gösterici, ufuk açıcı bir mutlaka bir kıymet hükmü vardır.

“Her yanlış, Necip Fazıl’da doğrusunu bulmuştur!”

Üstad ile ilgilenen herkesin bilmesi gerekenler nelerdir? Kendisini dinlemeyi göze almış kalabalıkların en çok ellerinin mi yoksa beyninin mi yorulmasını isterdi?

Üstadın hayatını üç kelime ile ifade eder misiniz? Diye bir soruya muhatap olsam, şöyle cevap verirdim: O’nun hayatı kendi kavramlarıyla “İman-Fikir ve Aksiyon”dan ibarettir. Ve Aksiyon kavramının coğrafyamızda kendisiyle bütünleştiği yegâne fikir adamı Üstad’dır. O’nun ; fikirsiz öfke ile öfkesiz fikir kavramları malûmunuzdur. Aksiyonu da “Üstün işe hakkedilmiş üstün fikir” olarak tanımlar. O, imanın öfkesini sürekli taşıyandır. Bu öfke; hastalıklı bir bünyenin ifrazatları şeklinde asla tezahür etmez. Üstad’da öfke, sağlıklı bir ruh ve fikir bünyesinin tabii ve gerekli refleksidir. Üstad bize maiyet olmayı değil, maiyet almayı öğretti. Çünkü O’nun misyonu bunu gerektiriyordu. Hiçbir zaman antitez olmadı, merkez oldu. Bu manâda savunduğu fikirlerden dolayı (bugün kimi Müslüman aydın artıklarında olduğu gibi) asla bir aydın saklanmasına, aydın kompleksine kapılmadı. Şeriat’in üzerine kuduz köpekler gibi saldırıldığı bir zamanda O, şeriati savunma psikolojisiyle değil, bir taarruz ruhiyle ortaya koymuştur. Büyük Doğular bunun örnekleriyle doludur.

O, bugünün aydınlarının bile kavramsal açıklarını kapatmıştır

Üstad; sadece sadece kendi zamanının değil, bugünün aydınlarının bile kavramsal açıklarını kapatmıştır, bütünleştirmiştir. Kendi aidiyet dünyamızın kavramlarını rahat ve tabii bir şekilde günümüze taşımış, muhtevalandırıp kıymetlendirmiştir. Yeni ve aslına uygun bir muhteva kazandırmıştır. Bunlar fikirde aksiyonun gerekleridir. Sorunuzda geçen “Ben sizin yaptıklarınızı değil, yapabilecekken yapmadıklarını da istiyorum” sözlerinin manasını, ne anlama geldiğini, 1945 yılında gençliğe seslenirken ifade ediyor:: “Senin mahşer günü bizden davacı olmaman için, biz bu dünyada senden davacı olacağız!.. Bil ki muradımız sensin!”Müthiş,müthiş.. Üstad’ın aksiyoncu dünyasında her şey yerini, her yanlış doğrusu bulmuştur.

Son olarak Necip Fazıl hakkında son zamanlarda bir karalama kampanyası başlatıldı sanki. Hayatının her saniyesi aksiyon olan bu fikir adamına reva görülen bu tarz olumsuz tavırlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

“İdrakleri iltihaplı olanlar Necip Fazıl’ı anlayamaz!”

Bunlar, bu anasından emdiklerini kusan veya üvey anne arayanlar kayda değmeyenler… Yukarıda bir nebze bahsettik. O’nu “alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi pohpohlamalar”la veya O’nu anlatır görünürken onun artık aşıldığını, geçildiğini kusanlar, idrak iltihabına ya da kusma cinnetine yakalananlardır. Bunları anmaya değmez.. İnanır mısınız, O’nu suyun bu yakasından çok öte yakadan bakanlar daha iyi anlamışlardır, daha doğrusu rolünü tesbit etmişlerdir desem yanlış olmaz. Örneğin Şerif Mardin, E. Özdalga gibiler.. Ayrıca O’nun “Bir şey koptu benden şey, her şeyi tutan bir şey. Benim adım Bay Necip Babamınki Fazıl Bey!” mısrasındaki derin ayrılıkları, bizi nerden kopardıklarını, bugüne kadar kimse anlayamamıştır. Sadece geçtiğimiz yıl Türkçeye çevrilen “Trajik Başarı” isimli kitabın yazarı bir yabancı hariç..

Yeni kimlik arayanlar Üstad’ı anlayamazlar

Bakın, bir besteci Schuman için “Ben bu büyük sanatçının eserleri ile arınıyorum, tazeleniyorum, güçleniyorum” diyor. Bu anlamda Üstad önemlidir. Şunları söyleyerek bitireyim istersiniz. Kimliğini yarı yolda düşürenler, kaybedenler ve yeni kimlik arayanlar Üstad’ı anlayamazlar. Necip Fazıl “kim olduğumuz”u, “Ne olmamız gerektiği”ni bildirmiş, ihtar etmiş, ömrünü bu yolda tamamlamıştır. O’nun mücadelesi bu anlamda bir kimlik ve varoluş mücadelesidir. O’nun hayatı mücadelesi; mücadelesi de hayatıdır. Mücadelesi hayatının her zerresiyle bu derece bütünleşmiş, yapışmış olanlar, kendi deyimiyle kahramanlardır. Yani ölmeden ölenlerle,ölüp de ölmeyenlerdir.

O, başını bir gayeye satmış kahramandır

İşte o ölüp de ölmeyen kahramanlardandır. O; başını bir gayeye satmış kahramandır. O, bu dünyada bir velî gibi yaşadı. Ancak velâyetle izah edilebilecek şeyleri gerçekleştirdi. O’nun bağlandığı etek; “Efendim, kurtarıcım, müjdecim, peygamberim. Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim!” dir. O’nun Allah ve Resulü ile sahabî kadrosu ve Velîler hakkındaki edep ölçüleri oralarda nasıl tavır takınılması gerektiğinin de ölçüsünü verir. Şöyle diyor Üstad: “Avrupa’da bir kısım filozoflar da herşeyi doz meselesi addederler. Doz, kıvam, had meselesi… Yemeği de yapan edeptir. Yağ veya tuz fazla kaçtı mı, lezzet bozulur. Bakın felsefî mânada edebin derinliğine!.. Ve en büyük itikad edeple başlar!..

Allah’ın Resűlüne Allah dememek şartiyle ne kadar medih varsa hepsi azdır!.. Evet; Allah dememek şartiyle… Gördünüz mü işin haddini?.. Bir sahabîye nebî dememek şartiyle ne kadar yüceltme yapılırsa azdır! Bir velîye de sahabî dememek şartiyle ne kadar saygı gösterilse az… Bunlar hep had meseleleridir. Had… Fakat ayağına basılınca “haddini bil” diyen adamın dilindekinden farklı… Bu had, yüksek tabakanın kavrayacağı haddir.”
O; yaşadığı gerçeklikteki aşk yarasına hiçbir zaman kabuk bağlatmamıştır. “Yaran kabuk tutmasın, her an deş, tazelensin. Sen ağla, gafil gülsün, nadan yelpazelensin!”

O, eteğine tutunamadığımız bir Veli idi

Dinimizi, Tarihimizi, coğrafyamızı, dilimizi, ailemizi, hasılı her şeyimizi onunla idrak ettiğimizi düşünüyorum. O, aramızda iken farkına varamadığımız, eteğine tutunamadığımız bir Velî idi. Tıpkı İmam-ı Rabbani Hz.leri’nin mektubatında diyor ki: “Öyle bir vakitte yaşıyoruz ki, İslam gayreti başkalarına cinnet gibi görünse de bizim şu mecnunluğu kabul etmemiz ve ona göre savaşmamız lazımdır. Böyle bir günde cihad, ‘Cihad-ı Ekber’dir, ve küçücük bir amel ve bağlılığın hudutsuz ecri vardır. Böyle bir günde söz ve fikir cihadı, her cihaddan üstündür. Yolumuzun büyüğü buyurmuşlardır ki: -‘Eğer ben şeyhlik edecek olsam, alemde hiçbir şeyh, kendisine mürid bulamazdı. Fakat bize başka bir iş ve dava ferman olunmuştur. Bizim vazifemiz, Şeriatın teyid ve tervicinden ibarettir.” Akranı arasında İslamın azametini üstünlükle temsil edenlere düşen borç, hiç değilse küfür ehlinin İslam vatanında yayılan fikir ve görüşlerini yıkmaktır” İşte İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin kaleminden Üstad’ın fonksiyonu… Daha başka söze ne hâcet..

Üstad, ana rengini size aksettirir

Görüyorsunuz Üstad’ın tarih, tiyatro, hikaye, biyografi, tasavvuf, roman, günlük yazılar, vs. vs. gibi eserlerine giremedik. Ama Üstad’a neresinden bakarsanız bakın ana rengini size mutlaka aksettirir. Bugün Üstadın 100’ü aşan eserleri “klâsik metinler” olarak karşımızda durmaktadır. Bunlara nüfuz edilebilirse derinliğine ve genişliğine “büyük medeniyet tasarımı”nın ne ve nasıl olduğu/olması gerektiğini görebilirsiniz. İsterseniz, Üstad’ın Ulu Hakan Abdulhamit isimli kitabının en sonunda söylediği “Abdulhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” cümlesini değiştirerek bitirelim:

“Necip Fazıl’ı anlamak her şeyi anlamak olacaktır!”

Reklamlar

-“Kininin Davacısı” Gençliğe Örnek Y. Köse!-

Münir OYUNBOZAN

“Dini Bütün, Kini Bütün Bir Gençlik” diye yazmış makalesinin başlığını eski TKP’li -ne demekse artık!- yeni “liberal sol” Oya Baydar, kendi malları olan “t24” isimli sitesinde.

http://t24.com.tr/yazi/dini-butun-kini-butun-bir-genclik/4687

Mevzu mâlûm. Başbakan’ın “dindar gençlik” sözlerine üzerine başlayan tartışmada, Üstad Necib Fazıl’ın “Gençliğe hitabe”sinde geçen “dilinin, dininin, kininin davacısı bir gençlik” ifadesi üzerine “tüyleri ürpermiş” Oya Baydar’ın.

Öyle diyor:

“- Cümlesine “Modern, dindar bir gençlikten söz ediyorum” diye başlayan Erdoğan, hitabet gücünün şehvetine kapılıp “Dilinin, dininin, kininin davasına sahip çıkan bir gençlik” dediğinde, gerçekten de yanlış duyduğumu sandım. Aynı konuşmanın verildiği bir iki kanala zaplayınca, aklımın ve kulaklarımın sağlam olduğunu anlayıp kendi adıma ferahladım ama ülke adına, gençlik ve gelecek kuşaklar adına, hatta Başbakan’ın adına aynı ferahlığı duyduğumu ve rahatladığımı söyleyemem. Ertesi günkü (benim görebildiğim) gazetelerde cümledeki “kin” sözcüğü yoktu. Onun yerine ya beyninin diye yazılmıştı, ya da o sözcük atlanmıştı. Haberi servis eden ajanslar da benim gibi irkilip Başbakan’ı koruma refleksiyle mi sansüre başvurdular, AK Parti metni basına böyle mi geçti bilemem. Eskiden, söz uçar yazı kalır denirdi, şimdilerde buna da güvenmemek gerek, söz de kalıyor, tekrar dinlemek mümkün oluyor. Bugüne kadar, “Başbakanımız, konuşmasında ‘kin’ dememiştir” diye bir düzeltme gelmediğine göre, muhtemelen de Erdoğan’ın şiir sandığı hamasi manzumelerden bir mısra olan bu sözleri veri sayıyorum. (Bu arada Bayburt Belediye Başkanı da Erdoğan’a atfen aynı sözleri tekrarladı.)”

AKP’nin web sitesine baksa orada konuşmanın video kaydını da, özetlenmiş ama “ilgili” yerin bulunduğu konuşma metnini de görecektir Baydar ama “geri dönüş yaptı, yayından çekti” imajını, şübhesini oluşturabilmek için böyle laflar etmeyi tercih etmiş.

Ardından bir sürü beylik laf, pedagog edasiyle “kin ve nefret” meselesine bir dalıyor, çık çıkabilirsen aşkolsun!

Diyor ki bilgiç bilgiç:

“- Ahlâk da din de hoşgörüyü, tevazuyu, affı, şefkati yüceltir; kini değil. Lafını bilmez, sıradan biri değil de bir lider “kininizin davasına sahip çıkın” diyorsa, durum vahimdir. Çünkü “kimlere karşı kin?” ve “ hangi kinin davasına, nasıl sahip çıkılacak? soruları gelir gündeme. Gençlikten hangi kinin davasını gütmesini istiyor Başbakan? Mayasında ve genetik kodlarında yeterince kin birikmiş/biriktirilmiş; milliyetçi-faşizan önyargıların ve katli vaciptir anlayışının yaygın, cepheleşmelerin derin olduğu bu ülke çocuklarına kininin davasına sahip çıkmayı öğütlemek ne anlama geliyor? Bir dil sürçmesi kabul etsek bile, düzeltilmedikçe, istemeden de olsa kimler kimlere karşı kışkırtılıyor?”

Hiç lafa laf cevaba gerek yok. Bunlar “kin” lafını “kindar” olarak anlamakda yetkinler” ama orada kastedilen (“kindar olun” diye bir ifade yok mâlûm) “kin’inin davacısı ol!” demek!

Bu nasıl olur?

Meselâ konu Başbakan, ondan misâl verelim, işte Dersim meselesinde çıktı “özür dilenecekse dilerim” dedi ve yapılanları anlattı, yapanlara karşı olan “duygularını” ortaya koydu, arşivleri açtı, ve Dersim konusunda adım attı!

İşte Dersimlilere yapılanlara karşı tabiî olarak duyulan KİNİN DAVACISI olmak böyle bir şeydir meselâ!

Veya Oya Baydar ve eşinin zırt-pırt lafı getirip durduğu Hırant Dink suikastı… Milletin “Hepimiz Ermeniyiz!” diye dolaşmasının psikolojik alt yapısında ne var acaba? İş olsun, şık bir slogan olsun diye mi icad edildi “Hepimiz Ermeniyiz”, yoksa H. Dink’e yapılan suikastı gerçekleştiren “odak”a karşı duydukları “kin” ile mi? Samimi olun ve bunun cevabını verin; Dink suikastinin ve “odakları”nın “kincisi” olmanız illa aynı şekilde mukabele etmenizi gerektirmez, işte “Hepimiz Ermeniyiz!” dediniz ve rahatladınız, cebhenizi ortaya koydunuz. Bundan doğal ne var?

“Kininin davacısı” olmak illa “anladığın” şekilde hareket etmek değildir ki Baydar, bunu niye anlamıyorsun anlamak ne mümkün! Ama serde “muhalefet” yapmak varsa, gayet tabiîdir ve yolun açık ola!

Siz bunlarla uğraşacağınıza, bakın “sizin takımdan” Kürşat Bumin, geçenlerde kendisine “niye Salih Mirzabeyoğlu’na yapılanlara karşı bir şeyler yazmıyorsunuz” diye soran “değerli bir okuyucusu” üzerinden niye yazmadığını, daha doğrusu niye YAZMAYACAĞINI anlatırken görünüz Oya Baydar aslında KİN nasıl olurmuş, bilmeden onu da anlatıyordu.

Aşağıdaki linklerde iki yazısını da bulacaksınız, okuyunuz ve anlayınız:

Benim için zor bir yazı: Mirzabeyoğlu hakkında:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=30033&y=KursatBumin

Benim için zor bir yazı: Mirzabeyoğlu hakkında (2):

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=30045&y=KursatBumin

Kısaca diyor ki Kürşad Bumin, “bunun “adamlarından” birisi bana laf atmış arkadaş, önce çıksın onu bir düzelttirsin, kulağını bir çeksin, sonra bakarız hakkında yazıya!”

Bunu da bir kenara bırakalım, işte Başbakan, özel yetkili savcı eliyle 28 ŞUBAT SÜRECİNİ SORGULAMAYA başlattı. Ne çıkar nasıl biter orası ayrı mesele ama sizin bu hususda neler düşündüğünüze dair bir mâlûmatımız yok! Niye? Çünkü size dokunulmadı mâlûm o dönemde değil mi? Hatta “gericilikle, hurafelerle mücadele”ydi, değil mi?

Tamam öyle olsun, ama siz “demokrat” değil misiniz, nerede kaldı “liberalliğiniz”, o dönemde yapılanların ne demokrasiye ne liberalliğe ne hukuka ne adalete uygun olmadığını görmüyor musunuz ki iki satırla bunu yazmıyorsunuz?

Veya işte bugün bellibaşlı web sitelerinde haber olarak yer aldı, ki kendisi zaten geçenlerde Ankara Adliyesinde suç duyurusunda bulunarak gündeme oturdu, Yakup Köse, nerede onunla ilgili iktibas dahi olsa haberiniz web sitenizde?

Veya işte neredeyse her yere gönderilen ve Facebook ve Twitter üzerinden herkese ulaştırılan 25 Ocak 2000 Metris İsyanı, namı diğer “NOEL BABA OPERASYONU” ile alâkalı yapılan haberlerden iktibaslar?!

Varsa yoksa H. Dink, varsa yoksa “Hayata Dönüş!”

Tamam onları da yazın, ama “kinci gençlik” üzerine psikolojik laflar yapacak kadar “deruun” olduğunuza göre, bu hâdiseleri GÖRMEMENİZİN NEDENİ üzerine de konuşsanız ya?!

Yakup Köse, 14 yaşında Antalya’da evinde akşam yemeği yerken kelepçelenerek tutuklanıyor ve 2004 senesinde çıkan “uyum yasaları” neticesinde 10 sene sonra serbest kalıyor!

14 yaşındaki çocuk, İDAM cezası alıyor; üstelik “Çocuk Mahkemesi”nde değil DGM’de yargılanıyor; alın işte size Ogün Samast’a yapılan muameleyle alaka kurabileceğiniz bir “yan”, yazsanıza bunları!

Siz yazmasanız da, görmeseniz de, işte 14 yaşındaki idam cezası almış ve ciddi ciddi “içerde”, “asacaklar herhalde beni!” diye düşünmeye başlamış Yakup Köse’nin “pedagojik performansı” hakkında kalem oynatsanıza!

O çocuk, genç bir adam olarak dışarıya çıktı! Şimdi kendisinden çocukluğunu alan ve Noel Baba Operasyonu nedeniyle bir de gençliğinden 6,5 seneyi almaya çalışan 28 ŞUBATÇI KÖPEKLERE karşı duyduğu KİNİNİN DAVACISI olarak geçen gün 28 Şubat soruşturmasına müdahil oldu ve suç duyurusunda bulundu!

Yakup Köse, Necib Fazıl’ın bahsettiği, “KİNİNİN DAVACISI GENÇLİK”İN ÖRNEĞİDİR!

Kelimelerin altında takla atarak laf cambazlığı yapacağınıza, buyrun KELİMENİN TAM ANLAMIYLA DAVACI OLAN GENÇLİĞİN  SESİ olun!

Çok mu zor!

Galiba, evet!

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/furkan-yazarlari/munir-oyunbozan/1438-oya-baydar-ve-yakup-kose

AKP’ NİN GELİŞİ VE GİDİŞATI

AKP’ NİN GELİŞİ VE GİDİŞATI

Bir hayli badireler atlatıldı. En sonuncusu MİT müsteşarı Hakan Fidan olayı… Ortalık tam anlamıyla onbeş gün sallandı diyebiliriz. Ve; bunun izleri kolay silinmez. İki Marksist kökenli yazardan AKP’nin gelişine ve gidişatına bakalım. Ve de, gidişat bölümü için duyduğumuz tedirginliğin mahiyetine bir göz atalım. Roni Margulies diyor ki; “Türkiye’de ilk kez başarılı bir darbeci yargı önüne çıkacak. Dolayısıyla, “darbe yapmak” fiili yargılanacak.

Dolayısıyla, darbecilik yargılanacak.

Dolayısıyla, bu memleketin çoğunluğunun arzularına karşı “Kemalist devleti kurtarmak” anlayışı yargılanacak. Bunların yargılanabildiği duruma, on yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bu duruma nasıl geldik? İki büyük toplumsal güç nihayet silkindi, siyaset sahnesine çıktı ve “Yetti artık?” dedi, öyle geldik. Bu büyük güçlerden biri, Kemalist devletin 80 yıl boyunca yok saydığı Kürt halkı. Bu halk, “Devletin bekası beni ilgilendirmez, benim kendi taleplerim var, bunları istiyorum ve söke söke alacağım” dedi ve aldı. İkinci büyük güç, Kemalist devletin elbette yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye’nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif oluşturarak koyunluktan çıktı. Ak Parti’nin devletle itişmesi, zaman zaman çeşitli açılımlar yapması, Tayyip Erdoğan’ın kafasından değil, kendisini meydana getiren Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğun içgüdülerinden, taleplerinden, basıncından kaynaklanıyor.Ve Kemalist devlet 15 yıldır bu iki büyük toplumsal güce karşı kendini savunmaya çalşıyor.(…)Kemalist devletin direnişi çok kanlı oluyor. Becerebilseler daha da kanlı olacak.

Fırtına gibi geçen şu son 10-15 yılda yaşadıklarımızın arka planı .

Bu süreçte taraflar belli; Bir yanda büyük toplum güçleri, bir yanda Genelkurmay’ıyla kolluk güçleriyle, yargısıyla, Ergenekon’uyla Kemalist devlet.Kenan Evren’in yargılanması bu sürecin bir yansıması, bir simgesi.”(18 Şubat 2012, Taraf) 

Hâdise net!

Bu gidişatı durduracak bir konjenktürde şimdilik yok, ama… Gidişat konusunda, zaman zaman yaşanan tereddütler zaman ve enerji kaybına sebeb oluyor. Bunun ana ve tâli sebebleri üzerinde durulmalı, diye düşünüyoruz. Sünni çoğunluk ve onun icbar ettiği hâdiseler diyor Margulies. Diğer yandan Kürtler’in, yeter artık, tavrı… İkisi de doğru. Yalnız eksik kalan parçayı tamamlamak şartıyla.

Kürtler…

İlk darbeyi Kurtuluş Savaşına katılmış Müslüman Kürtler yiyor. Arkasından Müslüman Türkler. Bunları hep yazıyoruz… Kemalistler’in dövmediği kesim kalmadı. Kemalizm adına dövülen her kim varsa bu ülkede Müslümandır. En azından hadisenin temeli böyle. Sonrasında, rejimi şekillendiren Batılılar, Kemalistler’in dövdükleri üzerinden oyunlarını oynamaya başlıyorlar…

Bugün Kürt kartını Türkiye’ye karşı oynayan ülkeyi bilmeyen, duymayan kalmadı. Nasıl olsa Kemalizmin ajite ettiği bir ırk var ortada, ve de delik deşik bir rejim; neden oynamasın?

Fakat, unutulmaması gereken husus şu; Kürtler Müslamandır. Şâfi-Nakşibendî Kürtleri her ne kadar KÖKLER’inden koparmak isteseler de, başaramadılar. PKK nezdinde kısmi bir inanç kayması olsa da, kâhir ekseriyet inancından taviz vermedi. Öyleyse şöyle diyebiliriz; ortada, Sünnî çoğunluk, etnik Kürtçülük diye ayırt edilecek bir durum yok. Müslüman halk topyekûn bir devrimin arefesini yaşıyor. Bugün AK Parti’ye taarruzun sebeblerinden biri de, Kürtler’in, Kürtçülük ideolojisi güdenlerin ellerinden kurtarılması hamlesidir. Bu hamle başarılı olursa (ki, çok yerlerden ve hatta PKK saflarından bile bu doğrultuda haberler mevcut), geriye kalan, sûnî ikilik yerine SÜNNÎ birlik olacaktır. İşte, bugün olan biten hadiselerin temelinde yatan budur. Ve bu gidişatın durdurulması mümkün değildir. Buna zaman da müsait değil, mekân da!

Aynı şey yanı başımızdaki Suriye’de yaşanıyor… Orada vahşet derecesinde kana susamışlık sözkonusu… Burada kan isteyenler azınlık, orada da kan dökenler azınlık.

Bu tablo karşısında şaşkın ördek misâli, Suriye’nin emperyalistlerin eline geçeceğini, Türkiye’nin de ayı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söyleyenler var. Garib olan şu ki, bu düşüncelere sahib olanlar nedense Rüzgâr Gülü Doğu Perinçek ve taifesinden etkileniyorlar. Ergenekon sanığı Doç. Ümit Sayın’ın ifadesiyle; İngiliz locasına kayıtlı mason Doğu Perinçek’in…

Maocu oldu, Apo’cu oldu, şimdi Milli’ci Kemalist olan Perinçek bu ülkenin patolojik yapısına hakikaten renk katıyor… Hele arkasına taktığı Şeriat iddiacılarını görünce insan bir tuhaf oluyor… Bu peşe takılmışların politik tahlillerini görüyorsunuzdur mutlaka. Hâlleri ve tahlilleri bize şunu hatırlatıyor; Hoca kürsüde Vahdet-i Vücut’u (Varlığın Birliği) anlatıyor. Ama fikri yeterli değil. Allah vardır, Allah’tan başka hiçbirşey yoktur. Mevcudat derseniz; vardır ama yoktur, yoktur ama vardır vs. vs…

Muzib bir Bektaşî kalkıp; Hocaefendi şuna yok de de kurtul, deyiveriyor… Bizimkilerde aynen böyle. Esed’e karşıyız ama, değiliz fakat, felan, feşmekan canım böylede olmaz ki, Esed varken ABD ile yatılmaz ki, bu AK Parti de çok oluyor hani, Humus’ta kandökülmüş diyorlardı HANİ, ben gittim güllük gülistanlıktı Mami…

Yahu, bunu anlamayacak ne var! 

Arab âlemi diktatörlerini tasfiye ediyor, sıra Suriye’de. Kanın az veya çok dökülmesi ayrı mesele, ama mutlaka 50 bin Müslümanın katili hafız Esed’in fırlama oğlu Beşar de gidecek; çaresiz. “Emperyalist” kelimesini yalama hâle getirenlere hatırlatalım; Fas’ta hadiseler başladığında bir hafta kadar neredeyse ses çıkmadı AB’den ABD’den… Onların kotardığı şeylerde nasıl davrandıkları cümlenin malumudur.

Ha tabii, şaşkınlıkları geçtikten sonra var güçleriyle meseleyi leyhlerine çevirmeye çalıştılar, çalışıyorlar; boru değil düşman bu! Ama, yemiyor. Bakmayın siz bir kaç cazgırın Suriye’ye gidip, Türkiye battı demesine. Onlar hep aynı yerdeler, familya itibariyle de tek çeşitler. Zamanı yakalayamadıkları için dinazor fosillerinden medet umarlar. Yakındır, “Ellerim Bomboş” şarkısını söyleyecekleri zaman. 

“Amerika ahmak bir fildir…” AB, himmete muhtaç dede… Küçümsemeyelim, ama büyütmenin de âlemi yok… Dünya yeni iklimlere yelken açmışken, bir kaç dinazorun homurdanmasına, bu homurdanmalardan etkilenip cazgırlık yapanlara kulak asmayın… Oyunları bozuldu.  

AKP’NİN GİDİŞAT BÖLÜMÜ İÇİN DUYDUĞUMUZ TEDİRGİNLİK

Bu tedirginliğin mahiyetine dair aktaracaklarımız, gidişata parmak basan ikinci Marksist’ten, şöyle diyor Nabi Yağcı:

“Restorasyon mu, değişim mi?

MİT kriziyle birlikte daha şimdiden bu soru farkında olalım, olmayalım şiyasi gündemimize oturmuştur. Eski yapılar restore edilerek durum idare mi edilecektir, yoksa devlet-toplum ilişkisi yeniden tarif edilip toplum öncelikli olarak yeniden yapılandırılacak mıdır? Bu ikinci ihtimal kanımca giderek zayıflamaktadır. Zira Ak Parti çok önemli ilklere imza atmış olsa da şimdiye dek yapılanlar eski ve eskimiş yapıları yapısökümüne uğratmaktan ibarettir. Bunlar çok önemliydi ve destekledik. Çünkü sökmeden dikmek, çözmeden kurmak mümkün değildi. Ne varki, çözdükçe, çözülen şeyin aslında salt Ergenekon örgütlenmesinden ibaret olmayıp devlet olduğunu görmeye başladı Ak Parti ve gördüğünden ürktü. Bütün eğitim sistemimizin temelini oluşturan Kartezyen bir kuşkuculukla devlet eleştirisini ancak kendini koruma sınırına kadar getirebildi. Bu kadarı bile bürokrasisini aktive etmeye yetti. Devletin temel kurumları MİT, polis, asker ve yargı bir bakıma kendiliğinden devleti koruma refleksi göstermeye başladılar ve daha son seçimler öncesinde Kürt sorununu kullanarak Ak Parti’yi içinden ve dışından kuşattılar. Ak Parti ise bu kuşatmaya hayır demedi.

Ergenekon’la başlayan ve dokundukça suç izlerinin yukarılara doğru uzandığı devlet kurumlarının neredeyse tümünü kapsayan bir çorap söküğü çıktı orta yere. Çektikçe yeni bir ilmek çözülüyordu. bu nedenle de Ergenekon davalarının nasıl sonuçlanacağını kimse bilemez hale geldi. Eski Genelkurmay Başkanı’nın dahi “terör örgütüne üye olmakla” suçlandığı bir yargılama öyle eften püften sonuçlanamaz. Peki, nasıl olacak?” (18 Şubat 2012, Taraf)

Evet, nasıl olacak?

Önce şu içten kuşatılmışlıkla alakalı sadece bizi bağlayan -kimin inanıp inanmadığını önemsemiyoruz- bir BALON(!) uçuralım; Başbakan gerçekten kuşatılmıştır ve yeyip içirilen gıdalar sayesinde ameliyat olmaya mecbur kalmıştır… Tehlikenin atlatılmış olduğu da bir hakikat… Kaynağımızı sormayın!

Gelelim diğer bölüme.

Gerçekten gözü kara şekilde girişilen işlerde, zaman zaman tuhaf çekingenlikler yaşandığına şahid oluyoruz. Bunun sebeblerinden biri bize göre şu; bir bütün olarak hareket edebilme kabiliyetinin genetik kodları mevcut değil, Rüzgârın leyhte olduğu zaman ve mekânlarda kahramanca tavırlar sergilenirken, aleyhte bir rüzgâr sözkonusu olduğunda bir gariblik oluşuyor ve Yağcı’nın ifadesiyle AK Partiyi bir ürkeklik kaplıyor.

Bu ürkeklik tabii olarak, derin devlet bürokrasisinin hareketlenmesine sebeb oluyor. Bu yolu aşmanın çarelerini bulmak gerekiyor.

Nasıl?

Başbakan Erdoğan bugüne kadar şu sözü kimbilir kaç defa tekrar etti: “DİK DURUN, DİKLEŞMEYİN!..” fevkelâde isabetli.

Fakat, bu tavra rağmen olan bitenin Nabi Yağcı tarafından tahlilini gördünüz ve hakikat payı büyük. O hâlde, yeni zamanlara aplike edilecek yeni dövizlere ihtiyaç var ve biz bunu nice zaman önce birkez daha hatırlatmıştık.

Şu: “DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!”             

Marksistler’in; Sünni çoğunluğun ezici üstünlüğü ve basınç yapması sebebiyle bu günlere gelindi, demesi dahilinde düşünürsek, artık geri dönüşü olmayan bir yola gemileri yakmış olarak girildiğini fark ederiz. Bu milletin gemileri yaktığını Marksistler söylüyorsa, Müslümanlara ne yapmak düşer? Bu sorunun cevabına vereceği doğru cevab, AK Parti’nin istikametini ve istiklâlini belirleyecek.           

Aslında seçenek yok; Durmak Yok Yola Devam… Ama eski yürüyüşüyle değil. Yara bere, kırık dökük içinde debelenen millet düşmanlarına öldürücü darbeyi vurabilmek için HÜCUM MARŞI’na ihtiyaç var.            

DOĞU PERİNÇEK’TEN İNLEYEN NAĞMELER           

Perinçek’i takdir ederiz. İdealist bir adamdır. Fakat bu idealistliğini öylesine orijinal bir noktaya taşımıştı ki Perinçek, adeta;  İdealistliği Maskara Etme İdealizmi’ne dönüştürmüş. Yalın kılıç öyle dövüşüyor ki, insanın acıyası geliyor. Şer’i Mübini kabul etmez ki, diyelim burada kazanamasa da, öbür tarafta hakkını alır. E burada da kazanması mümkün değil; nasıl acımayalım. Vicdan kelimesine dayanan bir itikatla bu yollar aşılmaz. O vicdan, önce inanmanın Hakikatine bağlanmayı kabul edecek, ondan sonra vicdan olur. Aksi takdirde Mao’sunun Çin’i gibi Doğu Türkistan Müslümanları’nın ciğerlerinin sökmeye devam eder. Antiemperyalist Mao’nun, antiemperyalist Çin’i(!)… Cin’i!           

Bu işler Cin’likle olmuyor tabii… Ama yine de Perinçek geri durmuyor. Silivri’den (Allah kurtarsın-Samimi olarak) öyle salvolar sallıyor ki, tutabilene aşk olsun. Ülkeyi oradan idare ediyor.           

“Öncelikli ve Yakıcı Görev”i belirtmiş 18 Şubat 2012 tarihli Aydınlık gazetesinde. Bir gün önceki yazısında ne yazmışsa, hararetle tavsiye ediyor ahaliye:            

“Dünkü Rota’da yazılı ‘Türkiye Cephesi’ni okumayanalar lütfen okusun. Okuyanlar ise, okutsunlar, rica ediyorum.”           

Aman bulalım şu yazısını, hikmet dolu satırlardan mahrum kalmayalım. Bir yandan da bugün yazdıklarına temaşa ile feyz alalım. Zira, Mao’cu, Apo’cu, Milli’ci ve Kemalist badireleri başarıyla atlatarak gelmiştir bu günlere. Kalpaklı Kuva’yı Millici duruşuyla aleme nizamat verme hakkına sahiptir. Doç. Ümit Sayın’ın ağzından kaçırdığı MASON’luğu unutun gitsin.           

Diyor ki Perinçek:           

“ABD’nin stratejik bozgununu paylaşırlar.           

Türkiye’yi yönetenler, ABD’nin savaş aleti olurlarsa, yalnız bölgesel hain olmakla kalmayacak, dünya ölçeğinde hain olacaklardır. Türkiye, bağımsızlık ve bütünlüğü için birlikte olmak zorunda olduğu herkesle karşı karşıya gelecek ve çok ağır sonuçlarla karşılaşacaktır.           

Türkiye’nin Suriye, İran, Irak, Lübnan, Rusya ve Çin ile karşı karşıya gelmesinin stratejik bedelleri çok ağırdır.ABD, çöken emperyalisttir. Yükselen Asya’ya karşı ABD’nin koç başı görevini üstlenenler, en sonunda ABD’nin bozgununu paylaşacaklardır. Geçmişte Hitler’e alet olanların sonu bilinmektedir.”           

Neresine dokunalım?.. Her satırı bir âlem, ama âleme yutturma gayretinden de asla taviz vermiyor.           

ABD, çöken emperyalisttir; doğru! Ya Rusya; kokuşmuş ve çökmüş emperyalist! Ya Çin’in ABD ile al külah ver takke durumları? ABD’ ile de güzel güzel anlaşıp UFAKLIKLAR’ı ütmeleri? Tüm insanlığa beş daimi üye ve onların dünya’ya adalet (!) dağıtan Çin-Cin taifesi. Ah be Perinçek!.. Sen âlemi keriz mi sanırsın? Hakikaten üç beş yavan’ın ve yaban’ın dışında sana inanan olur mu sanırsın?… Yapma be Perinçek!           

 Devam ediyor:            

“ABD’yi durdurabilecek tarihsel fırsat.           

Bugün ABD’nin savaş çılgınlığının önünü kesecek ülke Türkiye’dir. Koşullar elverişlidir.           

ABD’nin baskıları, Türkiye için fırsattır. Piyon görevini reddederek, Türkiye zincirlerini kırar ve ABD ile ilişkilerini de normalleştireceği bir sürecin kapısını açar.Türkiye bu tarihsel atağı niçin yapmıyor?           

Çünkü sıcak para diktası altındadır. Türkiye’nin tepesindeki sıcak para komisyoncularının, borsa vurguncularının, hortumcularının ve tarikat rantçılarının kanlı çıkarları, ABD’nin savaş ağalarıyla kader birliği içindedir. Türkiye’deki sıcak para diktası, Amerikasız yapamaz. Ancak geldiğimiz noktada, sıcak paranın bedeli sıcak kandır. Mehmetçiğin sıcak kanı!Suriye’de Haçlı Seferi, Türkiyedeki sıcak para diktasının sorgulamasını da, gündeme getiriyor. Bu sorgulama lafla olmayacak, devrimle olacaktir.”           

 Bravo, yaşa, varool vs. vs…            

Laf cambazlığında harikulade(!)… Fakat, sadece ahmak taifesine ait bir tavlayıcılık… bir de dikkatimizi çekiyor, Pernçek böyle akçe’li işlerden bahsederken coşuyor; komisyoncular, borsacılar, hortumcular ve TARİKATÇILAR…            

Tarikatçıları büyük yazdık, çünkü Perinçek’ten bir ricamız olacak. Yıllar önceydi, Perinçek’in dergilerinden birinde (Aydınlık olabilir, 2000’e Doğru olabilir) kapaktan haber: İSMAİLAĞA CEMAATİ ŞERİATÇI BİR KALKIŞMADA BULUNACAK… Bu minvaldeki haberin devamı şöyleydi; İngiltere MI5 istihbaratı İsmailağa Cemaatine bu kalkışma için büyük miktarlarda para yolladı. Bu paralar Şeyh Nazım Kıbrısi üzerinden İsmailağa Cemaatine ulaştırıldı. Bu kalkışmanın ilk sinyalini de, İsmailağa Cemaatinin Şeyhi Mahmud Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadeddin Ustaosmanoğlu, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezindeki konferansında verdi. Haber böyle devam ediyor.Tabii yıllar sonra Ergenekon dosyalarında Doç. Ümit Sayın’ın Perinçek hakkındaki İngiltere locası kaynaklı masonluğunu görünce gözlerimiz açıldı. Açıldı ama, mevzuda öylece kala kaldı.           

Şimdi Perinçek’in dürüstlüğüne güvenerek kendisinden bir ricamız var; biz o malum sayıyı bulamadık, arşivnizde mutlaka vardır, bir nüsha göderirseniz memnun oluruz; bu ricamızı geri çevirmeyin.           

Bu haber bizim için turnusol kağıdı mesabesindedir ve Aydınlıkçıların ne kadar karanlık yalancılar olduklarının delilidir. Yukarıdaki satırlarda da aynı kolpacılık devam etmektedir.Devam edelim:            

“Herkese çıkış yolu.            

Bu koşullarda, savaşa karşı Türkiye cephesi öncelikli görevdir; zorunludur ve kaçınılmazdır.           

Herkesi, bir ayrım yapmadan bu göreve çağırıyoruz.           

Geniş ve Müslümanlığa önem veren bir tabanı bulunan AKP’nin, Haçlı Seferine topyekün alet olması beklenmez.           

Haçlı savaşına piyon olanların işi zordur. Herkese bir çıkış yolu gösterilmelidir.            Biz, İşçi Partisi olarak, herkesi, hiçbir ayrım yapmadan Suriye savaşına karşı Türkiye cephesine çağırıyoruz.           

Bu cephe derhal kurulmalıdır. Öncelikle CHP-MHP-Saadet Partisi ve İşçi Partisi, bu cepheyi oluşturabilir ve hızla genişletir.            

Savaşa karşı Türkiye Cephesi, aynı zamanda Milli Hükümetin ilk adımıdır.”            Perinçek Silivri’den Milli Hükümetin temelini de atmış bulunuyor böylece… AKP’nin geniş ve Müslümanlığa önem veren tabanını Ak Partiye neler yaptığına bir Roni Margulies’in kaleminden bakın, bir de şaşkın Perinçek’in! Veya uyanık mı demeliydik?            

Mesele şu. Margulies ne diyordu?            

“İkinci büyük güç, Kemalist devletin yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye’nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif yaratarak koyunluktan çıktı.”            

Bu çıkışı önlemek, bu milleti eski haline İRCA (koyunluğa döndürmek) etmek isteyenler dört koldan saldırıyorlar. En cevvalleri de Perinçek ve kadrosu…. Saadetliler koyunluğa rıza gösteren ilk talihlilerden olma gayreti içinde sanki. CHP malum. MHP’de bu vartaya düşmüşlerden.            Suriye için neden bu kadar çırpındıklarını da anlamışsınız herhalde!            

Son umutları; SON.    

.

.

http://www.furkandergisi.com

“Noel Baba Çocukları”nın Saadeddin Ustaosmanoğlu’na Komplo Girişimi!

 

“28 Şubatçı Klik Hayatta!”

26 Ocak 2000 tarihinde Metris Cezaevi’ne, EMASYA uygulamasına göre yapılan ve ismi “NOEL BABA” askerî operasyonunda bilindiği üzere Sencer Kartal isimli tutuklu şehid edilmiş, 15 tutuklu da ağır biçimde yaralanmıştı.

Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Kaya Kaabacaoğlu tarafından açılan dava, 12 sene sonra bitmiş ve Yargıtay’ın onaylaması ile başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere 35 tutukluya üç sene altı ay hapis cezası verilmişti.

Davada ceza alanların başka davalardan tutuklu kalma süreleri olduğundan ve bunlar da aldıkları cezaları karşıladığından “mahsup dilekçeleri” avukatları kanalıyla ilgili mahkemeye ulaştırılmıştı.

Fakat bütün bunlara, tam da 28 Şubat’ın yıldönümü gelirken, 28 Şubatçı kliklerin hâlâ hayatta olduklarını gösterircesine bir uygulamaya geçilmiş ve mahsup dilekçeleri olan insanların, Hasan Yeşilyurt ve Şaban Çavdar tutuklanmışlardır.

Çok daha ilginç olan ise, 28 Şubatçı kliklerin kendilerine o günlerde ve şimdi karşı koyanlara karşı garazkârane tutumlarını ortaya koyan girişimlere de şahid olmaktayız.

FURKAN DERGİSİ genel yayın yönetmeni ve Mahmud Efendi Hazretleri’nin yeğeni SAADEDDİN USTAOSMANOĞLU’nun evine dün akşam HIRSIZ ve POLİS aynı anda gelmiştir!

SAADEDDİN USTAOSMANOĞLU’nun evinin olduğu sokağı, Fatih Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler iki ucundan kesmişken, apartmana giren birisi Ustaosmanoğlu’nun dairesinin kapısını açmaya çalışırken, ev sakinlerini kapıyı açmaları üzerine, polisin ‘güvenlik’ önlemi aldığı sokaktan kaçarak uzaklaşıyor.

Hâdiseden iki saat sonra da, yine aynı ekip, “burada kavga çıkmış, şikâyet var” diye tekrar eve gelerek açık bir provokasyon yapmaya kalkışmıştır. Saadeddin Ustaosmanoğlu’nu evde bulamayan ekipler, Ustaosmanoğlu’nun bulanabileceğini düşündükleri adreslere gidip, ikamet sahiblerini rahatsız etmişlerdir.

FURKAN DERGİSİ avukatları gerekli kanunî işleme başlayacaklarını ve ellerinde olayın baştan sonra kamera kaydı olduğunu, kimliklerin ve buna göz yuman polislerin tek tek ortaya çıkarılacağını söylemişlerdir.

Evet, 28 Şubatçı klik hâlâ hayatta ve kendisine direnenlere karşı alçakça komplolar kurmaya devam ediyor.

28 Şubat’ın hesablaşması yapılacaksa, brifing almış savcı ve hâkimlerin baktıkları tüm davaların YENİDEN MUHAKEME SÜRECLERİNİN başlatılması ve bu davaların İNFAZLARININ DA DURDURULMASI elzemdir!

Saadeddin Ustaosmanoğlu’nun evine karşı yapılan bu komplo, bu infazların durdurulmalarının en haklı gerekçesi değil de nedir?

FURKAN DERGİSİ

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/furkan-yazilari/1435-qnoel-baba-cocuklariqnin-saadeddin-ustaosmanogluna-komplo-girisimi

ERBAKAN DA ERGENEKONCU OLURDU

ERBAKAN DA ERGENEKONCU OLURDU

Mehmet Ali Güler 29 Ocak 2012 tarihli Aydınlık’taki yazısına bu başlığı atarak, Ulusal Kanal’da (Doğu Perinçek’in kanalı) konuk ettiği Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi Av. İsmail Müftüoğlu’nun söylediklerine temas etmiş…

Kayda değer bir şey olmamakla birlikte, memleket ahvaline bakışlardaki yavanlığın görülmesi açısından değinmeyi (zaruret miktarı) gerekli gördük.

Bakalım Bay İsmail neler demiş ve bu “demiş”lere nisbetle neler olmuş, oluyor… Sonuçta da Saadet Partisi’nin amip gibi dağılıyor olmasının bazı ipuçları görülmüş olur, diye düşünüyoruz.

Güller şöyle diyor:

“ABD’ye karşı olduğunu program boyunca her fırsatta dile getiren eski Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, AB’ye de karşı olduğunu, AB’nin bir sömürü düzeni olduğunu vurguladı.”

Aklımıza şu geldi; Saadet Partisi’nde her şeye körükörüne karşı olmak bir âdet hâline geldiğinden, birbirlerine karşı olmak da âdeta âdet edinildi. Bu sebeble de amip gibi dağılıyorlar… Şimdi de mâşâallah nur topu gibi bir Milli Şef’leri oldu. Denildiğine göre, daha doğrusu basına yansıdığı kadarıyla, bu milli şef kudretlû, haşmetlû iradesiyle Fatih Erbakan’ı da enterne etmiş durumda… Vefa borcu mîrim; vefa borcu! Politik yol çoğu zaman kahpelik tuzaklarıyla döşelidir.

Ne yâni, bu iş Padişahlık gibi babadan oğla mı geçsin demek istiyorsun, diyenlere; tabiî ki hayır deriz. Herkes hak ettiği mevkîi almalı!.. Mesele şu; bu parti de hak edilen yerler doğru dağıtılsaydı AK Parti, Has Parti olur muydu? Ne dersiniz?.. Bir sürü gevezelik yapanlar çıkabilir bu konuda ve inanın söyledikleri fındık kabuğunu doldurmaz… Boş lâkırdılar.

Saadet’teki Millî Şef yapılanması tâ temelinden mevcut. Biraz esnek yapı arzettiği için pek anlaşılmaz. Biraz da İslâmî motifler kullanıldığından pek görülmek istenmez. Ciddi bir dünya görüşüne mâlik olmadan çıkılan yolun hüsran olacağını Üstad Necib Fazıl yüzlerine bin kez haykırmış olmasına rağmen, onlar Millî Görüş sloganında kilitlenip kalmışlardır… Her dönem bir slogan… D8 de bu minvâldedir. AK Parti’nin yaptıklarına bakarak bir değerlendirme yapmamız gerekirse, rahatlıkla bu sloganları kat kat aşan işler yaptığını, yapmakta olduğunu söylemek mümkün… Geçelim.

Yani anlayacağınız, öyle, çok ciddi gibi gösterilen bir çok şeyin popülizm sınırları içinde kaldığı muhakkak. Bay İsmail de bu popülizmin büyüttüğü çocuklardan biri… Daha açık söyleyelim, makam ve mevkiler tek başına eşya ve hadiselere tasarrufta yeterlidir, mücerret fikir olmasa da olur diyen çocuklardan… Böyle büyüdüler. Bu sebeble de yürütemiyorlar. Bir başka yönüyle de, kimsenin fikrine ihtiyacımız yok kibri. Yürümez, yürümüyor, yürümeyecek! Tabiî en doğrusunu Allah bilir.

Gelelim işin en komik faslına:

Geçen haftalarda Saadet Partisi heyeti olarak Suriye’ye gittiklerini hatırlatan İsmail Müftüoğlu, ilginç bir anektod anlattı. Humus’ta, kendilerini izleyen bir Türk gazetesinin muhabiri, Müftüoğlu namaz kılarken, İstanbul’a haber geçer. Telefonda, her yerin yandığını, Suriyeli askerlerin muhaliflere ateş açtığını vs. anlatır.

Namazı bitiren Müftüoğlu, muhabire serzenişte bulunur, “ayıp değil mi, neden yalan söylüyorsun bak ortalık güllük gülistanlık”der. Muhabirin yanıtı ibretliktir: “Patronum böyle haber istiyor!”

Ne garib değil mi? Dünya ayağa kalkmış. Saadet Partisi Lideri Mustafa Kamalak, biz Esed’e destek vermeye değil, dökülen kanı durdurmaya gittik, diyor… Suriye’de muhalif bir ordu kurulmuş ve artık Şam’ın banliyölerinde mücadele ediyor. İç savaştan bahsedenler var. Fakat tek başına hüküm sahibi Bay İsmail; ORTALIK GÜLLÜK GÜLİSTANLIK diyor… Komik dediysek, traji komik.

Yazının sonu:

“AKP’nin kuruluşuna ve eski öğrencilerine de değinen İsmail Müftüoğlu, Erdoğan’ın başbakanlığa gelişi sürecinde önemli bir isme, dönemin ABD büyükelçisi Morton Abromowitz’e de değindi.

Müftüoğlu, Abromowitz’in Erdoğan’la, daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken temasa geçtiğini belirtir.”

Bay İsmail programda “eski öğrencilerim” diyerek mevki kazanmaya mı çalışmış acaba? Bilmiyoruz! Şayet öyle ise, yani “öğrenci” “hoca” şıkları doğmuşsa biz öğrenci alalım. Hocaların hâli belli.

Abromowitz meselesine gelince. Şu anlaşılıyor; müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış… Bay İsmail’e hatırlatalım; çıktığın kanalın mânevi babası Perinçek bir Mao hayranıdır. Çin’de Mao’nun ne kendi ne felsefesi kalmamıştır ama Perinçek inadına Mao’cudur; tuhaf! Bay İsmail’e hatırlatalım, bu Mao’culuğun arkasında gizli bir de Mason’luk vardır. İnanmıyorsa İddianamelerdeki tapelere bakabilir. Veya, dava açmaya çok meraklı olduğu Furkan Dergisi’nin eski sayılarına.

Bu bilgiler muvahecesinde biz de Bay İsmail için şöyle diyebilir miyiz;

Bay İsmail Mao’yu sever, Masonlara yardım eder. Perinçek aşkı onu böylesi bir yola sevketmiştir. Bu sebeble onların peşine takılarak, Suriyelere kadar gidip bir Müslüman katilini kurtarmaya yeltenmiştir vs. vs…

Diyemeyiz tabiî. Dersek, dam üstünde saksağan olur. Bay İsmail’in de söyledikleri aynı cinsten; vur beline kazmayı… cinsinden.

Hülasa, diyeceğimiz şu ki, Saadet Partisi bu hâliyle yol alamaz. Ve de amip gibi bölünmeye devam edecek görünüyor… Başarılı olmalarını samimi duygular içerisinde arzu ettiğimizi belirtmekte boynumuzun borcu. Allah daim ve Kaim eylesin.

PKK ASKERİ VESAYET SÜRSÜN DİYEN DERİN DEVLETİN ELİNDE

Türkiye’de çok şeyler değişti; değişiyor… KÖKLER’e doğru ilerlerken, bütün ayrık otları tek tek ayıklanıyor.

Bu ülkede Kürt meselesi yoktu, “KÜRT’ÜN MESELESİ” vardı. Aynen TÜRK’ÜN de meselesi olduğu gibi… Kürt meselesini, Türk meselesi güdenler çıkardı… Türk’ün meselesini (İSLÂM) bir kenara iten Türk meselesi taraftarları, yok yere Kürt meselesi çıkararak memleketi ateşe attılar… Ve; yıllar boyu Anadolu insanını berhevâ ettiler… Adına da, Ulusalcılık, vatanperverlik, kemalistlik dediler. Vatanı onlardan başka kimse sevemez, sevmeye kalkana da müsaade etmezlerdi.

İstiklal savaşında Kürt dağlarda mıydı cephede mi?.. Sonra ne oldu? Niye oldu?.. Bu sorunların cevablarını verme lutfunda bulunmayanlar, yurdu demir ağlarla ördüklerini, on yılda on beş milyon genç yetiştirdiklerini falan söyleyip şişiniyorlardı. Sonra millet öğrendi ki, ülkeyi her türlü satışa getirerek şişiyorlarmış meğer… E tabii şişmenin de bir sınırı var; balon patladı.

Patlayan balonlardan biri de PKK’nın Kürt meselesi… Bu mesele, hatırlattığımız üzere Kürt’ün meselesinden ayrıdır ve müthiş derecede dış finansmanlar üzerinden yürütülür. Şimdilerde bu mesele konuşulmaya başladı ki, epeyi iplik pazara dökülecek gibi.

Kürt Aydınlarından Kemal Burkay bu meseleyi gittikçe derinleştiriyor… Bu sebeble de tehditler alıyor… Yani, Kürt’ün haini(!)… Diğer taraf beyaz Kürt konumunu kaptırmak niyetinde değil anlaşılan. Beyaz Türk dostlarının yaptığı vech üzere…

Burkay ilginç şeyler söylüyor. Mesela:

“Öcalan kameraların önünde ‘pişmanım, hizmet edeyim’ dedi. O tarihten sonra PKK’nın yaptıkları devletin istediği şeylerdi. Öcalan yakalandıktan sonra 180 derece dönerek 80 öncesi politikalarına döndü. Ne silahlı mecadele yaptı ne bağımmsızlık istedi, ‘üniter devlet modeli’ dedi.

PKK, ‘Başkan taktik yapıyor’ dedi bunu gölgelemek için. Yargılandığı dönemde şunu söyledi: Gelip teslim olsunlar. Bunun yolu neydi af çıkarmak ama devlet bunu yapmadı.

Derin devlet dediğimiz şey buna izin vermedi. PKK’yı yedekte tutmak istedi. Kürt hareketi PKK olarak gösterildi. Onun savaşmasını istedi.

Bu çatışmanın sona ermesini istemeyen ve ekonomik ve siyasi rant elde etmek isteyenler PKK içinde de karşısında da var.” -30 Ocak 2012 Star-

Burkay daha da ilginç şeyler söyleyerek devam ediyor:

“Öcalan, derin devlete karşı çıktığı anda kontrolü yitirdi örgüt içinde. Öcalan ne dedi seçim sürecinde, silahları bırakıyor barış anlaşması imzalanıyor dedi. Ama o sırada silahlar konuştu. Demek ki derin devlet PKK’nın silah bırakmasını istemiyor. Öcalan’ı bypass ettiler.

PKK’nın içinde derin devletin güçlü bir eli var ve provakasyonlar için fırsat kolluyor. Reşadiye, Kastamonu, Antalya ve Dört yoldaki eylemler, sınırdaki karakol baskınları provokatif eylemlerdi.

BDP ve PKK’nın bazı şeylere niye karşı çıktıklarını anlamak güç. Bir Ergenekon davası çıktığında niye tarafsız kalıyorlar. JİTEM’in işlediği onca cinayetin ortaya çıkması için destek vermek gerekiyor.

KCK, Öcalan yakalandıktan sonra ortaya çıktı. PKK yeniden dizayn edildi. Balyoz davası sırasında ele geçen bir belge vardı. 2000-2001’de bir subay, Öcalan’ın avukatıyla görüşüyor. Subay PKK nın içine 50 subay yerleştirmek isteriz’ diyor, Avukat ‘Tamam ama bu kararı alırken bunda ben yalnız olmayayım’ diyor.

Örgüt bir ara sendeledi. Kongreye son günde askeri helikopterle yetişen Öcalan’ın avukatı Mahmut Şakar ‘Başkan savaşacaksınız kararı aldı’ dedi.

Ondan sonra yeniden PKK hareketleri başladı. Niçin? Kanımca darbe zemini içindi. Ak Parti ngellenemeyince, darbeler yoluya engellenmeye çalışıldı. Bu darbelerin amacı askeri vesayeti sürdürmektir.”

Evet.

Bu konuşmalar bir hayli ezber bozacak cinsten. Bundan böyle meseleler, Uluslar arası konjenktürün müsaitliği ve hükümet edenlerin feraseti nisbetince çözülmeye devam edecek… Anlaşılan o ki, bu gidişat her türlü gizli saklıyı ortaya dökecek, anya ile Konya belli olacak. Görelim Mevlam neyler.

Bir tepki de Kürt siyasetçi İbrahim Güçlü’den geldi. Burkay’a tehdidi Kürtlere ve onların geleceğine yapılmış olarak gören Güçlü, “Bu, PKK dışında ortaya çıkacak siyasi bir alternatifi engellemedir” diyor. Ve 30-40 yıldır Kürt temel hak ve özgürlüklerini savunanların PKK tehdidi altında olduğunu söyleyen Güçlü şunları söylüyor:

“Devlet devlet değil, kemalist elitin devletidir.

PKK kendisinden başka Kürt aktör istemiyor. Zaten bu aynı zamanda derin devletin de istediği bir şey. Bunlar siyam ikizidir. Ama öyle siyam ikizidirler ki, birleşik kaplar gibidir.

JİTEM diye önemli bir dava var. Kazılardan cesetler çıkıyor. Öcalan’ın talep etmesi halinde binlerce insan sokağa dökülebiliyor. Ama bu kazılarla ilgili kitle gösterisine rastlanmıyor. Ergenekon ile ilgili de öyle.

Faili meçhullerin ne kadarı devlete ve PKK’ya ait tesbit edemiyoruz. Ama iç içe oldukları kesin.” -Star-

Bütün bu olanların temelindeki mesele, Derin Devlet’in deşifre olmasıdır. Henüz bürokrasinin kılcal damarlarından sökülebilmiş değiller ama, ana artellerde rahat dolaşamadıkları da bir hakikat. Ortadoğudaki ayaklanmalar ve batıdaki batışların hızına ve şekline göre, mesele vuzûha kavuşacak, yavaş yavaş KÖKLER’in gerektirdiği sahillere bu millet ve bu ümmet ulaşacak. Gidişatın bundan başka işaret ettiği bir yön görenler varsa söylesinler.

Davosta, kapitalizmin bir bakıma İFLASI da açıklanmışken, bu gidişata kim hangi güçle engel olacak?.. Arada, mevzii başarı kazanmalarına bakıp da rotayı şaştığımızı zannedenler olabilir, aldanmasınlar… Kaldı ki, artık mevzii başarı bile elde edecek takatları kalmadı… Batı ve batıcılar ve de gizli saklı batı ile kâim olanların devri bitti. Çünkü batı bitti… Uğurlar ola.

BATI SENDELEDİ DİKTATÖRLERİN SONBAHARI BAŞLADI

Uzun zamanlardır Doğu’da sömürmedik yer bırakmayan sömürgeciler sendeleyince, ayakta tuttukları putları da bir bir devrilmeye başladı… Bunlardan bir tanesi canhıraş feryatlarla efendilerine sesleniyor:

“ESKİ DOSTLARIM BENİ KURTARIN.

Mübarek, aralarında eski dostları Sarkozy, Belusconi ve Bush’un da bulunduğu dünya liderlerine mektup göndererek kendisini idamdan kurtarmalarını istedi. Eşi Suzan Mubarek de dondurulan hesaplarını açtırmak için Avrupa’ya gitmek istiyor” (30 Ocak 2012, Star)

Demek diktatörler de ağlarmış. Hanımefendi de, Mısır halkından çaldıkları paraların hayali peşinde… Doymaz bu domuzlar. Hem zulmederler, hem de düşdüklerinde, bir muhasebe yapıp kendimize gelelim demezler… Varsa yoksa köpek nefsleri… Gerisi onlara vız gelir. İnsanları işkencehanelerden mahkemelere demir kafeste taşıttırırken o kafese hiç girmeyeceğinden ne kadar emindi Fravun. Şimdi o kafesin içinden dostlarına imdat çığlıkları gönderiyor. Kaldı ki, dostları zaten kendi post olmuş vaziyetteler… Geriye kala kala bir yarım Sarkozy kaldı ki, o da gidici gibi… Ama ne yapsın Firavun; can tatlı… Tabii asıp kestiği insanların canları beş para etmezdi, öyle zannediyordu. O mazlumların kanları geldi boğazına tıkandı. Şimdi titriyor.

GECENİN GÜNDÜZE DÖNÜŞÜNDEKİ ÂHENK’E TALİBİZ

Acele etmiyoruz aslında. Biliyoruz ki acele şeytan’dan, teennî Allah’tandır. Hükmün öne alınışında maslahat sözkonusu olduğundan, hükmü, UYARICILIK’a vesile kılıyoruz, ona göre söz söylüyoruz. Yani, işin taktiği, stratejisi, ideolojisi vs… Ama asla olacağına inanmadığımız şeyleri söylemiyoruz, sadece öne alış, sonraya bırakış sıralamasında, maslahata dikkatle hareket ediyoruz.

Bu minvalden olmak üzere, yani hem teenniye, hemde olan bitenin adını koymaya dair şu satırlara bakalım:

“Aslında, ‘Arab baharı’ tabiri kısıtlayıcı ve yanıltıcı olmasından ötürü çok yanlış bir metefordur. Eğer bir meafor gerekiyorsa bu ‘Arab Baharı’ değil ‘Diktatörlerin Sonbaharı’ olmalıdır. Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Yemen’e olan halk ayaklanmaları, ihtilaller diktatöryel rejimleri sona erdirmiştir. Peki bahar ne zaman gelir? Çiçeklerin, meyvelerin ortaya çıktığı zaman. Daha ne çiçek var ne de meyve. Bu bir doğum sancısıdır. Mısır’da ve Tunus hariç bölgenin diğer ülkelerinde olanlar, çok zor gelişmelerdir. Zira 40 ile 60 yıldır bu ülkeler diktatöryel rejimler altındaydı. Devlet sadece baştaki adamı korumak, arzularını yerine getirmek amacıyla çalışıyordu. Toplumun müesseseleri yıkılmıştı. O sebeple bahardan bahsetmek çok yersiz bir teşbih” (İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, 30 Ocak 2012 Star)

Bu satırları Türkiye’ye de tatbik edebilirsiniz. Tabular yıkılıyor, çetelerin çeteleleri tutuluyor, servislerle olan ilişkileri takib ediliyor vs… Gündüzün geceye tahvili nasıl teenni içinde gerçekleşiyorsa, gecenin de gündüze tahvili aynı teenniyi gerektiriyor… Bütün mesele, süreç içinde rehavete kapılıp kaybolmamak. Ne demişler; SABIR… SAVAŞ…ZAFER… Gidişat bu yöndedir; inanıyoruz.

KÜÇÜK BİR ŞARET FİŞEĞİ

Küçükte olsa, gidişata dair epeyi ufuk açıcı bir haberi de yine aynı tarihli gazeteden nakledelim. Derinden derine neler gelişiyor görelim:

“Çareyi İslâmî Finans’ta buldular.

Yaşanan global krizle birlikte Batı’da İslâmî finans ve maliyecilik derslerine ilgi arttı. Fransa’daki Strasbourg Üniverstesi’nde 3 yıldır İslâmî maliyecilik dersi verilirken, yaşanan ilgi üzerine aynı alanda kurslar da açıldı. 1 yıldır süren kurslara ilginin yoğun olduğunu anlatan Ekonomi Profesörü Laurent Well ‘İslâmî maliyecilik bu krizin galibidir. O yüzden ilgi arttı’ dedi.”

Mesele şu ki, kapitalist sistemin her bucağı teslim aldığı dünyada, İslâmî bankacılığın hakkını verebilmek imkânsız. Fakat, gel gör ki, rüzgarı bile yetmiş. Ne diyelim! Gecenin gündüze tahvili devam ederken, kimbilir nerelerde daha neler pişiyor? Allah, “Nurumu Tamamlayacağım” buyurduğuna göre?

Geçiş döneminde iddialı SİSTEMLER arz-ı endam etmeli… Biz BAŞYÜCELİK DEVLETİ diyoruz… Doğum sancılarından sonra doğacak BÜYÜK DOĞU’nun sıhhatli büyütülmesi, şimdiden alınacak tedbirlerle mümkün.

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/1426-basindan

AKLINI BAŞINA TOPLA İSMAİL MÜFTÜOĞLU

Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni olarak tanınan Furkan Grubu’nun önemli ismi Saadettin Ustaosmanoğlu çarpıcı açıklamasıyla İsmail Müftüoğlu gerçeğini ortaya çıkardı

Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni olarak tanınan Furkan Grubu’nun önemli ismi Saadettin Ustaosmanoğlu’nun şu açıklamasıyla İsmail Müftüoğlu gerçeği ortaya çıktı:

‘Cübbeli, Müftüoğlu ve gibilerinin kurduğu çete tabii olarak Ergenekon terör örgütüne de hizmet ediyor. Cüppeli’ye ve Müftüoğlu’na buradan sesleniyorum: Şahsiyetli olun, dik durun, küçük kurnazlıklara yeltenmeyin. Aklınızı başınıza toplayın.’

Saadettin Ustaosmanoğlu genel yayın yönetmenliğini yaptığı Furkan Dergisi’nin internet sitesine yaptığı açıklamada, ‘Ergenekon’la ilişkili gösterdiği Ahmet Ünlü ve Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi İsmailağa’nın lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun hukuk müşaviri İsmail Müftüoğlu hakkında şu iddialarda bulundu:

Erbakan Hoca, ‘Niçin İsmailağa’nın oylarını AKP’ye kaptırdınız’ diye Müftüoğlu’nu fırçaladı. Fırçalamanın meydana getirdiği kuyruk acısıyla Müftüoğlu, Cüppeli’yle kafa kafaya verip Saadet Partisi’ni kurtarmaya çalışıyor. Biz bu oyunu bozduğumuz için de en ahlaksızca atraksiyonlara giriyorlar. Bir daha Erbakan Hoca’dan beceriksizlik azarı işitmek istemediği için kıvranıyor. Ama yanlış kişilere sataşıyor!

Efendi hazretleri Cüppeli’ye, ‘Bizim parti ne yapıyor?’ diye soruyor. Cüppeli, ‘Saadet mi?’ diyor. ‘Yok yok, bizim parti’ deyince o ‘Yazıcıoğlu’nun partisi mi?’ diyor. Üçüncü soruşundan sonra Cüppeli ıkına ıkına ‘AKP mi efendi hazretleri’ deyince ‘Evet’ cevabını alıyor. Tabii bu şu demek değil; efendi hazretleri AKP’lidir. Efendi hazretleri hiçbir parti, hiçbir teşkilât, hiçbir örgüte nisbet edilemez.

  kaynak: http://www.medyanot.com/analiz/4875-aklini-basina-topla-ismail-muftuoglu.html

Kundaktan Bugüne Efendi Hazretleriyle Birlikte Olan Ahmet Ustaosmanoğlu Hoca


 
“EFENDİ HAZRETLERİ 10 YAŞINDAYKEN MÜRŞİD ARIYORDU!”
– Hocam, dilerseniz sohbetimize Efendi Hazretleriyle olan yakınlığınızı anlatarak başlayalım. 
– Efendi ile yakınlığım, annelerimiz de kardeş babalarımız da. Bir evde doğduk, bir evde büyüdük. 
Babam askerdeydi. 
Asker dönüşü köyde 3 tane erkek evlat doğdu. Birisi Mahmud Efendi, benden 40 gün büyük. İkincisi Mustafa hoca, 
üçüncüsü de ben… 1930 doğumluyuz. Ama Efendi’nin annesi O’nu 1931 doğumlu yazdırdı; asker geç gitsin, okusun diye.
– Babanızın ismi?
– Babamın ismi Osman Ustaosmanoğlu.
– Efendi’nin babasının ismi?
– Efendi’nin babasının ismi Ali Ustaosmanoğlu. Babalarımız kardeş. Ufak kardeşlerinin ismi de Hüseyin Ustaosmanoğlu. 4 kardeştiler, biri askerde kaybolmuş.


İlk Tahsil

– İlk ilim tahsiline nasıl başladınız?
– Babam bizleri okutmaya karar vermiş. O zaman okutma diye ortada hiçbir şey yok. O günün şartlarına göre ilim okuma ve okutmak yasak idi, çok baskı vardı. Kâğıtlara Elifba’ları yazmak gibi İslâm’ı hatırlatan şeylerin ortada görünmemesi gerekiyordu. Hatta köyde çocuklara kulübelerde Kur’ân öğretilirken köyün giriş taraflarına nöbetçiler konulurdu; 
jandarmaya karşı… 
O günleri hatırladıkça insanın ağlayası geliyor…
– Allah demenin yasak olduğu bir dönemde babanız size İslâm’ı nasıl öğretti?
– Babam çok zeki adamdı, tahtadan üç tane kürek yaptı. Elifba’yı o küreklere yazdı. Derse giderken o kürekleri ters çevirip omzumuza alırdık, böylece Elifba gözükmez idi. Uzaktan gelen arkadaşlara da 50 cm. uzunluğunda 10 cm. genişliğinde tahtalar hazırladı. Bu tahtalara da Elifba’yı yazdı. Gelip giderlerken tahtayı sırtlarına koyarlardı. İş bu kadar feciydi!
– Hep babanız mı okuttu?
– Babamda hafızlığı yaptık. Hafızlık bittikten sonra köyümüzün dışında bulunan Mehmet Aşık Kutlu’ya tâlime gittik. 1,5 saatlik yolu, bir müddet yürüyerek gittik geldik. 1 ayda bir Sübhâneke’yi geçemedik, o kadar sıkıydı. Orada tâlimi bitirdik, tabiî çeşitli zorluklar altında. Yemek yok, sırtımızda peynir getirirdik. Gidip gelmek zor olunca orada kalmaya başladık. Annelerimiz çok gayretliydi, her gün yemekleri oraya getirirlerdi.

Hacı Dursun Efendiyle Tanışma
– Hacı Dursun Efendiyle tanışmanız nasıl oldu? 
– Mehmet Aşık Kutlu’da tâlimi bitirdikten sonra köye geldik. Arapça okutacak kimse yok. Az da olsa Arapça bilenler var ama okutamıyorlar. Bu esnada Hacı Dursun Efendi diye bir isim duyuyorduk; büyük âlim, Fatih medreselerinde okudu, dersiâm. Kültürlü bir âlim. Ulûm-ı akliye ve ulûm- nakliyeye vakıf birisi. Ama ismi var kendi yok.
Tanışmamışız… 
– Efsane gibi…
– Efsane gibi! Hanımı vefat etmiş. Hanımı vefat edince Of’un köylerinden asil bir sülale arıyor. O sülaleden bir kızla evleneyim diye. Bizim sülaleyi tavsiye ediyorlar. Hacı Dursun Efendi evlilik için talip olunca, babamın kayınvalidesi takvalı bir insandı, o bu evlilikle ilgili bir istihare yaptı. İstiharede, hocamız Hacı Dursun Efendi’nin köyü olan Çalek’de bir elektrik santrali kurulmuş, o santral orada çalışıyor lambaları bizim köyde yanıyor! O güne kadar da köyümüzde o kadar hafız yetişti ki, her evde hafız… İş o hale geldi ki, hafız olmayana kız verilmiyordu. Köyü dolaştığın zaman, sanki arı kovanı gibi her evden Kur’ân okuyanların sesleri gelirdi. Hep Arapça okumayı bekliyoruz… Babam kızı Dursun Efendi’ye verdi…
– Hacı Dursun Efendi ders veriyor muydu?
– Dursun Efendi’nin tek bir talebesi vardı; Vardalı Osman isminde. Başka bir talebesi yok. Kalabalık bir talebe grubuyla Çalek’e gittik; Dursun Efendi’nin köyüne. Bizleri görünce O’na da okutmak gayreti geldi. Okutmaya başlayınca herkes oraya hücum etti. Rize, Erzurum, Gümüşhane, Samsun, Bayburt… Yavaş yavaş tüm Türkiye’den ilim okumak isteyenler Çalek’e geldi. Çünkü başka ilim okutan yok!
– Hacı Dursun Efendi, İslâm’ın öğretilmesinin yasak olmasına rağmen nasıl eğitim verebiliyordu? 
– Dursun Efendi bütün ağaları elinde tutardı. Bütün ağalar ona yardımcı olurdu. Tellioğlu, Çakıroğlu, Nuhoğlu gibi ne kadar ağalar varsa ona bağlıdılar. Ağalar kursun güvenliği ve ihtiyaçlarını sağlarlardı. Ağaların bu işte büyük emekleri oldu.
Ve Dursun Efendi, ağaların bu gayretine karşılık onlara minnet duymaz, o ağalara en ağır lafları da söylerdi…


Efendi Hazretleri Vuruldu!

– Hacı Dursun Efendi’nin yanında eğitimi tamamladıktan sonra ne yaptınız?
– Çalek’te okumayı bitirip icazet aldıktan sonra memleketten ayrıldık. 
İlk evvel Efendi ayrıldı. Of’un Yaranöz köyünde imamlık yaptı ve icazet verdi. 
Bazı yerlerde imamlık yaptı ve gittiği yerlerde halk tarafından tutuldu. O zaman da sofiydi.
Bir gün Efendi Hazretleriyle birlikte düğüne gittik. Düğünde çıkan bir tartışma sırasında yere düşen silahtan çıkan kurşunla Efendi Hazretleri vuruldu. Ayağından… 
Babam, çarşıda doktor olmadığı için O’nu Sürmene’ye götürdü. Sürmene’de O’nu tedavi eden doktor, bunu babamdan dinledim, dedi ki, “Bu çocuğu altınla satsalar onu alırım”. Sebeb neydi? Hani kurşun baldıra girdi çıktı ya, o zaman uyuşturucu-narkoz yok, çocuk hiç ağlamıyor. 
Ortalığı velveleye vermiyor. Doktor, “Bu çocukta bir hikmet var.” demiş. Babam, “Nerden anladın” diye sorunca, “Baksana demiri kurşunun girdiği yere sokup çıkarıyorum ama hiç ses yok” demiş.

Küçük Yaşta Mürşid Arayışı

– Çocukluğunuz nasıl geçti.
– 7-8 yaşlarında meraya inekleri yayardık. Akşam eve gelirdik, yarın daha isteki olalım diye annelerimiz bize süt verirdi, O sütten içmezdi. Annesi, “Oğlum niye içmiyorsun” diye sorduğu zaman “Köyün ortak malından otlanmıştır, içilmez; belki başkaların hakkı vardır.” derdi. Namahremden oldukça kaçardı. 
Daha sabî… Namahrem gördüğü zaman yüzünü kapatırdı. Kadınlar, “Oğlum daha akil baliğ olmadın” dediklerinde “Sen oldun ya” derdi. 
10-12 yaşlarındayken bana “Şeyh arayalım” dedi. Şeyh aramaya gittik. 
Rize’dekileri beğenmedi. Of’takileri beğenmedi. Çaykara’ya gittik beğenmedi… “Beğenmedim” demiyor ama talip de olmadı… Daha çocuğuz…

Sonra asker oldu. Askere giderken, bunu da annesinden duydum, “Ya Rabbi! Bana bir mürşid nasib et!” diye dua etmiş.
– Efendi Hazretleri’nin ailesini anlatır mısınız?
– Babası da sofiyindendi. Üzerinden kaza namazı geçmemiştir. Büyük bir tarlası vardı. Tarlanın bir ucundan diğer ucuna, bayır tarafa toprak taşırdı. Bir gün “Amca, bu senin toprak taşımanla burası dolmaz” dediğimde, “Ben de biliyorum ama burada yapacağım iki iş var. Ya tarlada çalışacağım ya da kahveye gidip dedikodu yapacağım. Hem toprak taşırken bir seferde 3 bin La ilahe illallah çekiyorum. Kahvede oturmak mı kârlı, yoksa bu mu” deyince “Bu daha kârlı” dedim.
Efendinin annesi “köyün babası” sayılırdı. Kırıkları tedavi eder, nerde bir icazet veya topluluk olursa “Oğlum hayırlı olsun” diye dua ettirirdi. Biri hacca gitse ona kağıt verir ve hacda “oğlu hayırlı olması için dua ettirirdi. Bu işe çok ehemmiyet verirdi. O zamanlar açlık zamanları. Annesi, 60 kg. kirazı sepete doldurup, sırtında Çaykaraya götürürdü. Evde gaz yok, tuz yok… o günlerde durum buydu.
Efendi’nin babasının Hac’da şu duayı yaptığını duydum: “Ya Rabbel âlemin. Benim oğlumu Hazreti Resûllah’ın sünnetine bağlı ve onu yayan insanlardan yap!”

Aranan Bulundu!

– Efendi Baba Ali Haydar Efendi ile tanışmayı anlatır mısınız?
– Askere Bandırma’ya gitti. Bandırma’da Cuma günleri, birlikten izin almak suretiyle cumaya gidiyorlar. Kıldıkları camide de, Ali Haydar Efendi’nin şeyhi Ali Rıza Efendi yatar. Ali Haydar Efendi imamın arkasında. Efendi de gerilerde. İçinden “Şu Hocaefendiyle bir tanışsam” diye geçiriyor. Ali Haydar Efendi yanındaki arkadaşına, bunu kendisi söylerdi, “Şu arkada direkten bu yana 3. askeri al getir bana…” der!

(Devam Edecek)  Furkan Dergisi, s. 5, Temmuz 2006



Basından Notlar XXIV

          

ERGENEKON TUTUKLUSU ÖZDEN ÖRNEK’TEN ATATÜRK DERSİ 

Özden Örnek, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı… Bizdeki hatırası şöyle; Kuzey Saha Deniz Komutanlığı döneminde yüz’e yakın subayı yedeğine alarak Furkan Dergisi’ne milyarlık tazminat davası açmıştı. Meğerse o dönemde “Balyoz” hadisesinin alt yapısını hazırlayanlar arasındaymış. Hatta uzun süre şu soru kafamızı kurcalamıştı; mevzu (Ergenekon) Örnek’in Günlükleri vesilesiyle patlamış olmasına rağmen herkes içeri alınırken Örnek neden dışarıda?.. Sırası geç gelmiş demek ki; şimdi içerde.

 

Tabiî meselemiz bu değil. Yani onun içerde olmasına seviniyor değiliz; bu mevzuya temas niyetiyle yazmadık bu satırları…

 

Hatta, tam tersi olarak Örnek’in örnek düşüncelerine temas etmek istiyoruz. Söylediklerinden anlaşılıyor ki, bütün hatalarına rağmen sağlam bir mantalitesi sözkonusu. Çocukça merasimlerin maskaralaştırdığı koca adamlara tahammül edemediği anlaşılıyor yazdıklarından. Şöyle diyor Taraf Gazetesi yazarı Alper Görmüş 17 Ocak 2012 tarihli yazısında:

“KUZEY KORE İLE PİŞTİ OLMAKTAN BİLE RAHATSIZLIK DUYMUYORLAR           

 Bu yeni kampanya ise sahici bir kampanya… Çünkü katılımcılar 19 Mayıs törenlerinin bu hizacı-istikametçi halinde hakikaten hiçbir sorun görmüyorlar; Türkiye’nin bu ‘oyun’da Kuzey Kore’yle ‘pişti’ olmasından bir rahatsızlık duymuyorlar… Dahası, törenleri bir dinin ritüelleri gibi algılıyorlar ve kaldırılması girişimini ‘inanca saygısızlık’ gibi algılıyorlar.                       

 

 ‘Sivil’ toplumdan gelen bu tepkilerle, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlüklerinde bu türden törenlere ilişkin yazdıklarını karşılaştırmanın anlamlı olduğunu düşündüm ve günlükleri bu gözle bir daha taradım..:

 

ATATÜRK’Ü BİR İDOL HALİNE GETİRMİŞİZ

 

’30 Ağustos 2004… Meslek hayatımda son kez üniforma ile katılacağım 30 Ağustos törenlerine iştirak ettim. Sabah 08:00’den gece yarısına kadar dur dinlenmesi olmayan bir tören zinciri. Yapımızda ve anlayışımızda düzeltmemiz gereken çok konu var. En başta Atatürk’ü bir idol haline getirmişiz. Kendisi bile ‘beni görmek önemli değil benim fikirlerimi anlamak önemlidir’ demişken, biz her yerde Atatürk’ü heykel, resim, poster olarak anmayı sanki onu anlamak ile eş tutuyoruz. Bu böyle devam edemez. Bir taraftan İslamiyetin günün şartlarını karşılamadığını ve reform geçirmesi gerektiğinden bahsederken, sanki Atatürkçülük ilelebed yaşayacakmış gibi davranıp ilkelerini tartışmaya dahi açmıyoruz. Tabii o zaman bu ilkeler bir yol gösterici olmaktan öteye, dogma haline geliyor. Sağ olsaydı herhalde en fazla kendisi bu durumu tenkit ederdi.’

 

‘Onuncu yıl için planlanandan farklı değil!’

 

’29 Ekim 2004… Bugünkü törenleri, şöyle sabahtan akşama kadar yaşadım. Hepsi onuncu yıl için olanlardan farklı değildi. O zaman devletin gücünün mesajını her köşeye dağıtmak ve birlik beraberlik gösterisi yapmak birinci amaçtı. Aradan seneler geçti. Amaç belki aynı ama yapılış şeklinin çok farklı olması gerekir, diye düşündüm. Bir tribünde saatlerce oturarak geçenleri seyretmek pek bir fikir vermiyor. Üstelik de bir başı bozukluğa şahit oluyorsunuz. Bir sürü şımarık ve umursamaz genç önünüzden geçiyor. Ne kadar ve nasıl bir mesaj verildiği şüpheli. Bu konuda biraz çalışmamız gerekli. Saatlerce konuşmalar, koca koca adamların sıraya girip el sıkmaları, artık modası geçmiş kutlamalar.

 

ATATÜRK’ÜN İKİDE BİR RAHATSIZ EDİLMESİNİN NE ANLAMI VAR

 

2 Ağustos 2000… Yüksek Askerî Şûra toplantısına ikinci defa giriyordum ama bu toplantı terfilerin konuşulacağı ilk toplantım idi.(…) Son gündem maddesini takiben sabah oturumuna son verilerek, Anıtkabir’i ziyaret’e gittik. Bu ziyaretin nedenini anlamak oldukça zor. Sorsanız size muhakkak bir Atatürkçülük dersi vereceklerdir ama ziyaretin anlamını izah edemeyeceklerdir. Atatürk’ün ikide bir rahatsız edilmesindeki sebepleri anlamak pek kolay değildir.”

 

Anlaşılıyor herhâlde!..

 

İlk ve Son din olan İslâm’a muarız olanların yobazlıklarının gereğindendir bu davranışlar… Allah Resulü’ne mukavemet ve muhalefet eden müşriklerin hâllerine kıyas ediniz yeter.

 

Özden Örnek’in bu dinozorlar panayırından kendini biraz olsun kurtarabilmiş olmasını da takdirle karşılıyoruz. İnşallah suçsuz bulunur da, yoluna bu istikamette devam eder. Muhalifimiz de olsa, takdir edilecek yönünü görmemezlikten gelemezdik.

 

PERİNÇEKGİLLER FAMİLYASINDAN BİR ZÂT-I MUHTEREM

Doğu Perinçek mâlum; Ergenekon Terör Örgütü elemanı iddiasıyla 4 senedir Silivri Cezaevinde; Allah ıslâh etsin ve kurtarsın!

 

Şimdi biliyorsunuz, Perinçekgillerin bir gazetesi var, Aydınlık. Acâyib ışık saçar! Bu sebeble zaman zaman müstefid olmaya çalışırım ve de, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” buyuran Hazret-i Ali’nin (Kerremallahu Vech) bu hikmetli sözüne binaen kendilerine memnûniyetimi bildiririm. Öyle ya, bir harf değil binlerce hakikat(!) öğretiyorlar bize.

 

Size Perinçekgillerin son hakikat incilerinden birini takdim etmek istiyorum. İstifade edeceğinizden şübheniz olmasın. Ve de, unutmayın ki, bu kâbilden hakikat incilerini ancak ve ancak Aydınlık’ta bulabilirsiniz.

 

Osman Şahin, birazda şahinleşerek yazmış bu satırları, biraz da coşarak. Öyle ya bilinmedik hakikatler ifşa edilirken insan heyecanlanır, cûş-u hurûş’a gelir. Şahin de bu duygulara kapılarak yazmış.

 

Şöyle diyor:

 

“Yobazlar yıllardan beri sahnede.

 

Yine bakanlığın, ilköğretimi 4+4+4 üzerinden 12 yıla çıkarma girişimi, özünde eğitimi imam hatipleştirme, mollalaştırma, hızla din temeline kaydırma, sonunda da cemaatlere teslim etme programıdır. Atatürk’e ihanetin kağıda yazılmış şeklidir. Osmanlı’nın ‘Necip Millet’ diye yere göğe sığdıramadığı, altınlara, bol hediyelere boğduğu Mekke-Medine eşrafı, 1. Dünya Savaşı’nda haçlı casus Lawrens’in kıçına takılarak, ‘Osmanlı askerleri midelerinde Anadolu’ya altın kaçırıyorlar. Öldürün, altınlar sizin olsun!’ yalanlarına kanarak, cembiye bıçakları ile gördükleri askerlerin karınlarını deşenlerin toprakları ne zamandan beri ‘kutsal topraklar’ oluyor? Kutsal toprak, anayurdum Anadolu’dur.           

 

Eğitim Bakanlığı  ile Diyanet İşleri, milyonlarca öğrenciyi ‘Umre’ ziyareti’ bahanesiyle işte bu gerici ülkeye çağırıyorlar. Kimler zengin edilecektir? Yüreğinizdeki yönetim orada olduğu için mi?”(19 Ocak 2012) 

 

Yâ sayın okuyucular, gördünüz mü? Hayatınız da hiç bu kadar hakikatli satırlara denk geldiniz mi? Ne hikmetler var ki, onların âyân olması için “Aydınlık”lara ihtiyaç var. Kıymet bilin!

 

İşin esprisi bir yana, bu adamlardan Müslüman olarak antiemperyalist tavır umanlar var ve de bunlara “Mücahid” diyenler…

 

Ne kadar garib değil mi? Her şey ne kadar alt-üst olmuş!

 

Hakikat şu ki, biz bu familyayı okurken keyif alıyoruz. Mâlum, Nasreddin Hoca Hazretlerimiz’in fıkraları anlatıla anlatıla tükendi. Vesileyle Aydınlık’çılardan istifade ediyoruz… Şaka yapmıyoruz, gerçek!

 

PERİNÇEK’İ İBDA-C ÇARPTI

Dedik ya, her şey ne kadar tuhaflaştı. Hani at izi-it izi meselesi.

 

Perinçek’e mücahid diyen bir grup genç ne hikmettir ki, İbda-c üyeliğinden yargılanmışlardı, kimi ceza aldı, kimi almadı, diye biliyoruz…

 

İbda’da kahir ekseriyet Perinçek’i ululamasa da, hadisenin piyasaya yayılış şekli böyle oldu; yani, İbda, Perinçek’i ululuyor…

 

Tabiî yok böyle bir şey.

 

İşin garibi şu, Perincek’in Aydınlık’ı her Allah’ın günü İbda’ya sataşa sataşa bir hâl oldu. Anayasa Mahkemesi Başkan’ı Haşim Kılıç’ın bir zamanlar Salih Mirzabeyoğlu’nun (İbda-c Lideri diye tutuklanıp idama mahkûm edildi) çıkardığı Gölge isimli derginin Ankara temsilciliğini yapmış olması iddiası üzerinden habire, “Terör Örgütü İbda-c’nin Lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun Gölge Dergisi”deyip duruyor.

 

Kendisi Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla yargılandığına bakmadan söylenip duruyor Perinçek. Ve şimdilerde yargılandığı mahkemelerde kendisi için karar veren hâkimlerin aynı kanun maddelerine dayanarak Salih Mirzabeyoğlu’na idam verdiğini unutarak, hâkimleri, mahkemeleri suçluyor. Madem suçlular, aynı şekilde Mirzabeyoğlu’na karşı da suç işlemişler, yok yere kendisini İbda-c terör örgütü lideri olarak cezalandırmışlardı; öyleyse ikide bir, “Salih Mirzabeyoğlu’nun Gölge Dergisi” deyip çırpınmanın âlemi ne?

 

Daha da hoş olan şu; Mirzabeyoğlu’na ceza veren zamanın DGM hâkimi Metin Çetinbaş Yeni Akit Gazetesi’ne bu davada yanlışlık yapmış olacağını da itiraf ediyor. Ve de bu Çetinbaş şimdilerde Ergenekon Terör Örgütü mensublarının avukatlığını yapıyor… İyi mi?

 

Gelelim mevzuya.

 

Gün aşırı, vakitli vakitsiz “İbda-c” diye sayıklayan Perincek’i İbda-c çarptı! Hani tasavvufta şöyle bir hakikat vardır; gafletle yapılan zikir kalbi karartır. Perinçek de böyle; şuurunda olmadan çektiği “İbda Zikri” kendisini çarpıverdi. Haberi 18 Ocak tarihli kendi gazetelerinden okuyalım:

 

“Haşim Kılıç’ın İBDA-C ilişkisini açıkladı, ceza aldı. Mahkeme, Perinçek’in ‘Anayasa Mahkemesi Başkanı söylemez çünkü İBDA-C’nin dergisinde Ankara temsilciği yaptı Haşim Kılıç’ sözlerine hakaret iddiasıyla 1 yıl 9 ay hapis cezası verdi.”

 

Birde işin şu tarafı var, Perinçek’in girip çıkmadığı örgüt yok. Apo’yla yanyana resimlerine bakarak hâkimler şöyle demeliydi aslında; bu adam terör örgütü lideriyle yan yana poz vermiş, dağlarda beraber volta atmış, bu sebeble parti kurması yasaktır, İP’in derhal kapatılmasına…

 

Öyle ya, madem Haşim Kılıç Salih Mirzabeyoğlu’nun Gölge Dergisi’nin Ankara temsilciliğini yaptığı için Anayasa Mahkemesine başkan olamaz, o hâlde Perinçek de parti kuramaz…

 

Demek hâkimler her şeye rağmen yine de Perinçek’e torpil geçiyorlar. Kıymet bilip nankörlük etmemeli; değil mi?

 

Bir de şu:

 

2007 yılında Furkan Dergisi’nin eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’yla yaptığı bir röportajı var. Bir soruyu cevablarken Orakoğlu şöyle diyor:

 

“Perinçek’i çözmek, Türkiye’nin siyasi Tarihini çözmekle eşdeğer. Perinçek, 1970’li yıllarda TSK içine sızdı. En yakın arkadaşı Gün Zileli bunları anlattı. Perinçek’in TSK’daki hem Şafak grubu, hem Kara Kuvvetlerindeki grubu ortaya çıkartıldı. Perinçek bunlarla ilgili olarak yargılandı. Ona bağlı subaylar işten el çektirildiler. Yalnız, Perinçek grubuna dahil olup hâlen göreve devam eden, bilhassa 28 Şubat sürecinde bir iki kişi var. Perinçek hâlen, ‘ben TSK istihbaratından bilgi alıyorum’ diyebiliyor.”

 

Dahası:

 

Perinçek, iddianamelerdeki tapelere geçen konuşmalara göre (Doç. Ümit Sayın’la Perinçek’in en yakın adamının konuşmaları) İngiliz Mason locasına bağlı üst düzey bir mason’dur… Ee, bu işler böyle yürür… Sen, Perincek’i kullanırım diyerek elini uzatırsan kolun gider, onu “Mücahid” mertebesine çıkarırsın.

 

O da, had-hudut bilmeden ikide bir İrfan Sultanı Salih Mirzabeyoğlu’na saldırırsa çarpılır.

 

Üst düzey masonlardan bir müddet daha fıkra dinlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor… Hayırlısı.

 

Samimi duygularımızı öğrenmek ister misiniz? Kâinatın Efendisi’ne salt akılla (kuru akıl) bakarak, “Büyük Devrimci M……” diyen Perinçek’in, İslâm’ı Zâhir ve Bâtın yönüyle inceleyip Hakk’a teslim olmasını arzu ederiz. Aksi, dünyada yorulmak, Ahirette …

 

Hayata gelişin gayesi sadece vicdanla açıklanmaya kalkılırsa boş emek… Nisbet Allah’a ve Resulü’ne olursa hayat mânâ kazanır, çekilen emekler asla boşa gitmez… Perinçek ölecek, inancına göre cennet yok cehennem yok, dolayısıyla Ergenekon’dan kendisini yargılayanlardan hesab soramayacak. Öldü, ne yapabilir? Kabir’de onlardan hesab soracak Münker-Nekir de yok! Demek ki, zulmedenler (etmişlerse) kârda. Böyle mantık olur mu?

 

Hazret-i Ömer’in dediği gibi; Cennet Cehennem yoksa ben bir şey kaybetmem; ya varsa senin hâlin ne olur?..

Dileğimizdir; Perinçek ve âvânesi hizaya (iman) gelsinler. Çakal Carlos da kendileri gibi Marksistti. Şimdiki halini temaşa ederek yön bulsunlar, doğru yolu tayin etsinler.

Samimi duygularımız bunlardır.

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/1415-basindan-notlar-xxiv

Sadettin Ustaosmanoğlu: Cinayetlerin Temelinde Çeteler ve Patrikhane Var!

Furkan Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sadeddin Ustaosmanoğlu, İsmailağa Camii içerisinde işlenen Hızır ali Muradoğlu ve Bayram Ali Öztürk Hocaların öldürülmelerinin temelinde “patrikhane ve onlara hizmet eden gizli servisler”in olduğunu 2006 yılında kamuoyuna duyurmuştu..

ERGENEKON’DA İSMAİLAĞA SORULARI

ERGENEKON’DA İSMAİLAĞA SORULARI

‘Ergenekon’un tutuklu sanığı Kahraman Şahin, hakkındaki suçlamalarla ilgili savunma yaptı. Şahin, dinlemeye takılan İsmailağa Cemaati’ne sızılmasına yönelik ifadelerine ilişkin şöyle dedi:

ASKERİ SIFATLAR-

Şahin, sanıklardan Erol Ölmez ile yaptığı telefon konuşmalarında askeri sıfatlar kullanmasına ilişkin ”Ölmez matraktır. Konuştuğu zaman adamı güldürür. Boş boğazlık etmişsek bunu kabul ediyorum” şeklinde konuştu.

Yine Ölmez ile yaptığı telefon görüşmesinde Çarşamba’da İsmailağa Cemaati’ne sızılmasına yönelik ifadelerine ilişkin Şahin, ”Bu telefon görüşmesinin başı da var. İddia makamı sadece bir kısmını almış. Bir adama seni gülmekten öldüreceğim dediğiniz zaman, sadece öldüreceğim kısmını alırsanız çok farklı bir anlam çıkar. Edirne F Tipi Cezaevi’nde kalırken İsmailağa Cemaati bize Furkan diye bir dergi gönderdi. Tehdit ediyorlardı güya. Onlardan korkumuz yok. Bu konuşmalar basının çarpıtmalarıdır” dedi.

Şahin, söz konusu telefon konuşmalarının palavra olduğunu savundu.

Şahin, Hüseyin Görüm’ün tavsiyesi üzerine üniversite sınavına girerek kazandığını, cezaevinden çıkınca da okuluna devam edeceğini belirtti.

EVLİLİK İÇİN BIRAKILAN SAKAL-

Savcı Nihat Taşkın, ”Erol Ölmez’le yaptıkları telefon konuşmasında, Ölmez’in sakal bırakarak Fatih’in Çarşamba semtine gittiğini söylediğini” hatırlattı.

Şahin de Ölmez’in zeytinci arkadaşının Fatih’te oturduğunu ifade ederek, ”Ölmez temiz, kapalı biriyle evlenmek istediğini söylüyordu. Fatih’te münasip birini arıyordu. Evlenmek için arkadaşının yanına takılıyordu” diye konuştu.


 dergisi Yorum:

Bu Ergenekoncular alem adamlar… Arkalarında güç’ün olduğu dönemlerde ortalıkta cirit atarken gizlenme ihtiyacı bile duymuyorlardı… Mesele tersine dönünce miyavlamaya başladılar…

Kahraman Şahin yine ucuz kahramanlığa soyunmuş, mahkemede Furkan Dergisi’nin kendisini İsmailağa Cemaati adına tehdit ettiğini söylüyor… Ve; onlardan korkmuyorum, diyor… Psikolojiden biraz anlayanlar bilir ki, durup dururken alâkasız bir mevzudan başka bir mevzuya atlayarak “Korkmuyorum” kelimesini kullanan adamın şuur altında korku var demektir.

Kaldı ki, Ergenekon tutuklusu Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Sevgi Erenerol’un avukatı da Furkan dergisi’ni arayıp; müvekkilime niçin dergi gönderdiniz, şimdi de bu taraftan bir saldırımı hazırlanıyor, diye korktuğunu bildirmişti. Korku tabiidir, insan korkabilir. Ama Şahin’in soyadı Kahraman(!)ya o korkmuyor(!)… Korkmana da gerek yok zaten, biz sana okuyasın diye dergi gönderdik sadece… Fikri karadağ ve Muzaffer Tekin’e de göndermiştik, biz bu dergiyi kabul etmiyoruz diye geri gönderdiler; olabilir… Normal…

Erol Ölmez de İsmailağaya kapalı kız bulmaya gelmiş… Vay uyanık vay… İstihbarat çalışması gereği telefon konuşmalarında hiç de böyle bir lakırdı yok… Aptalmısınız ki, basit bir mesele için istihbarat yaparken riskli sözler sarfediyorsunuz?.. Kuvvayi Milliye vatan kurtarmaya soyunmuş, sen de o teşkilata mensubsun, konuşmaların daima ideolojik yönde seyrediyor, görev icabı İsmailağa cemaatini izlemekle görevlendirilmişsin, karakolda doğru söylerken mahkemede şaşıp; kapalı kız meselesi canım büyütmeye gerek yok uyanıklığına soyunuyorsun… Millet de yedi…

Furkan’dan değil Allah’tan korkun… Allah’tan korkmuyorsanız, Allah’tan korkan Furkan’dan korkmak zorundasınız… Hadi şimdi bu cümleyi de tehdit diye anlatmak için hakime koş… Koş koş…

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/medya-analiz/533-ergenekoncu-sahin-ismailaga-bizi-tehdit-etti