Hanefi Fıkhı’nın Esasları: İçtihadi İlimler Açısından Kûfe

İÇTİHADÎ İLİMLER AÇISINDAN KÛFE

Burada, Kûfe’nin diğer şehirlerden üstün oluşunun ve o çağlarda çevreye ışık saçan Fıkh’ın merkezi haline gelişinin bilinmesi için, kuruluşundan Ebû Hanîfe devrine kadar bu şehrin durumuna temas etmek zarureti vardır. Şöyle ki: 

Bilindiği gibi Allah Medine-i Münevvere’yi şereflendirmiş, burası vahyin iniş yeri olmuş ve Hulefa-i Raşidînden üçüncü halifenin son zamanlarına kadar sahabîlerin çoğunluğu için bir merkez teşkil etmiştir. Bir kısım sahabiler cihad, dini yaymak ve müslümanlara İslamî bilgileri öğretmek için muhtelif memleketlere buradan gitmişlerdir. 

Hz. Ömer halîfe olunca, Sa’d b. Ebî Vakkas tarafından Irak fethedilmiştir. Hz. Ömer bu sırada Kûfe’nin yapılmasını emretmiş ve böylece h. 17. yılda (miladi 638) bu şehir kurulmuştur. Hz. Ömer buraya fasih arapça konuşan kabileleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes’ûd’u onlara Kur’an-ı Kerim ve gerekli dinî bilgileri öğretmesi için göndermiş, «kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah’ı size göndermeyi tercih ettim.» demiştir. 

Abdullah b. Mes’ûd’un sahabe arasındaki ilmî mevkii cidden büyüktü. Hz. Ömer bile fıkıh konusunda onun ilim ve tecrübesine muhtaçtı. Ömer (r.a.) Onun hakkında «Fıkıh veya ilim dağarcığı» derdi.

Abdullah b. Mes’ûd hakkında Hz. Peygamberin de, «İbn Mes’ûd’un ümmetim için beğendiği şeyi ben de beğendim.» «İbn Mes’ûd’un sözünden çıkmayın», «Kur’anı nazil olduğu gibi okumak isteyen kimse onu okumayı İbn Mes’ûd’dan öğrensin» dediği rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber ayrıca, «Kur’an’ı dört kişiden öğrenin» buyurmuş ve bunların başında İbn Mes’ûd’un bulunduğunu söylemiştir. 

Huzeyfe (r.a.) şöyle der: «İrşad ve ahlak yönünden Hz. Peygambere en çok benzeyen kimse tbn Mes’ûd idi. Hatta o, evinde bizden saklanırdı. Sahabîlerden siyasî olaylara karışmayanlar İbn Mes’ûd’un Allah’a kendilerinden daha yakın olduğunu bilirlerdi.» 

Huzeyfe’nin yüksek şahsiyeti ise malumdur. İbn Mes’ûd’un fazileti hakkında hadis kaynaklarında pek çok rivayet vardır.

İbn Mes’ûd, Kûfe’nin kuruluşundan Hz. Osman’ın hilafetinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur’ân-ı Kerim ve Fıkıh öğretmiştir. Bu sayede Kûfe kurra, fıkıh ve hadis bilginleriyle dolmuştur. Meşhur ilim adamlarından biri, İbn Mes’ûd’un talebelerinin dört bin civarında olduğunu söyler. Ayrıca Kûfe’de Sa’d b. Malik —Ebî Vakkas— Huzeyfe, Ammar b. Yasir, Selman el-Farisî, Ebû Müsa’l-Eş’arî gibi seçkin sahabîler de bulunuyordu. Bunlar İbn Mes’ûd’a yardımcı oluyorlardı. Ali b. Ebî Talib, Kûfeye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş ve «Allah İbn Mes’ûd’a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş, İbn Mes’ûd’un öğrencîleri bu şehrin kandilleridir.» demiştir. 

İlim şehrinin kapısı olan Hz. Ali, ilme ondan daha az önem vermiş değildir. O da Kûfelilere fıkıh öğretmeye devam etmiş, Kûfeyi başkent edindikten ve büyük alim sahabîlerin buraya yerleşmesinden sonra orası İslam şehirleri arasında fakih ve hadisçilerinin, Kur’an-ı Kerim ve arap diliyle uğraşan bilginlerinin çokluğu ile eşsiz bir şehir haline gelmiştir. 

Muhammed b. Rabî el-Cîzi ile, Suyutî Mısır’a yerleşen sahabîlerin ancak üç yüz civarında olduğunu söyledikleri halde el-İclî, yalnız Kûfe’ye yerleşen sahabîlerin bin beşyüz civarında olduğunu, bunlardan yetmiş kadarının Bedir Savaşı’na katıldıklarını söyler. Kûfe’de bir süre kalıp ilmî faaliyetlerde bulunduktan sonra Irak’ın diğer şehirlerine veya başka memleketlere gidenler bu sayıya dahil değildir. 

Rabî’a ve Malik’den Iraklılar hakkında rivayet edilen gelişi güzel sözler asla doğru değildir. Rabi’a ve Malik’in bu gibi sözlerle bir ilgileri yoktur. Bu hususta sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Onun için sadece işaret etmekle yetindik.

Hz. Ali ile İbn Mes’ûd’un talebelerinin hal tercümeleri yazılacak olsa çok hacimli bir kitap ortaya çıkar. Bu konuda bir eser yazmak isteyen için saha oldukça geniştir. 

Büyük tâbiî Mesrûk b. el-Ecda’ şöyle der: «Hz. Peygamberin ilminin genel olarak sahâbîlerden altı kişide toplandığını gördüm. Bunlar Ali b. Ebî Talib, Abdullah b. Mes’ûd, Ömer b. el-Hattab, Zeyd b. Sabit, Ebu’d-Derda ve Übey b. Ka’bdırlar. Bu altı kişinin ilminin de Ali b. Ebî Talib ve Abdullah İbn Mes’ûd’da toplandığını gördüm.» 

İbn Cerir et-Taberî de şöyle der: «Abdullah b. Mes’ûd’dan başka hiç kimsenin fıkıhla ilgili görüş ve fetvalarını yazan belli talebesi yoktu. İbn Mes’ûd Hz. Ömer’in görüşü karşısında kendi görüş ve ictihadından vazgeçerdi. Yani hiçbir konuda Ömer’in görüşlerine muhalefet etmez; kendi görüşünü bırakır; O’nunkini benimserdi.» 

Sahabîlerin fakihleri arasında, talebelerine İbn Mes’ûd’a katılmalarını tavsiye edenler vardı. Onlar İbn Mes’ûd’ün geniş bilgiye sahip olduğunu itiraf ediyorlardı. Sözgelişi, Mu’az b. Cebel, öğrencisi Amr b. Meymûn el-Evdî’ye Kûfe’de İbn Mes’ûd’a katılmasını tavsiye etmiştir. 

Burada Ali b. Ebi Talib ve İbn Mes’ûdun talebelerinin adlarını saymağa imkan yoktur. Ancak bunların bir kısmını burada zikretmemizde fayda vardır.

1 — Abîde b. Kays es-Selmanî (Ö. 72): Kadî Şuayb bir olay hakkında karar veremediği zaman ona danışırdı. er-Ramehurmuzî, el-Muhaddis’ul-Fasıl’ında bunu anlatır. Şurayhın fıkıhtaki dikkati ve kazaî hükümlerdeki yetkinliği ise herkesce bilinmektedir. 

2 — Amr b. Meymûn el-Evdî (Ö. 74): Mu’âz b. Cebel’in ilk talebelerindendir. Muammer ve Muhadramdır. (38) Cahiliye devrinde de yaşamıştır. Yüz defa umre ve hac yapmıştır.

3 — Zirr b. Hubeys, (Ö. 82): Bu da muammer ve muhadramdır. Teravih namazlarında imamlık yapardı. Yüz yirmi yıl yaşamıştır. İbn Mes’ûd kıraatinin ravisidir. Asım da kıraati ondan almıştır. Ebu Bekr b. Ayyaş da Asım’dan rivayet etmiştir. «Fatiha» ve «Muavvizeteyn» surelerinin kıraatı bu cümledendir. İbn Mes’ûddan rivayet edilen şaz kıraatler ona ait değildir. Bu şaz kıraatler İbn Mes’ûd’dan tefsir sadedinde rivayet edilen sözlerdir. Bazıları Ebu Ebeyd’in «Fadailü’l-Kur’ân»ında görüldüğü gibi, bunu kıraat saymışlardır. Zira arapçayı çok iyi bilenlerdendi. İbn Mes’ûd ondan arap dili ile ilgili şeyler sorardı. 

4 — Ebu Abdirrahman Abdullah b. Habîb es-Sülemî (Ö. 72): Kur’an-ı Kerim’i baştan sona Hz. Ali’ye okumuştur. Kıraatda ona dayanır. Kırk yıl Kûfe Mescidinde Kur’an-ı Kerim öğretimiyle meşgul olmuştur. Bu hususu Ebu Nuaym senediyle anlatır. Hz. Hasan ve Hüseyn babalarının emriyle Kur’ân’ı ondan öğrenmişlerdir. Asım, Hz. Ali’nin kıraatini ondan almıştır. Hafs’ın Asımdan rivayet ettiği kıraat işte budur. Asımın iki yolla kıraati bütün tabakalarda tevattürün en yüksek derecesini teşkil eder. Sülemî, Kur’an-ı Kerim’i Hz. Osman ve Zeyd b. Sabit’e de okumuştur. 

5 — Süveyd b. Gafele el-Mezhicî: Fil yılında doğmuş, Hz. Ebu Bekr ve ondan sonraki sahabîlerle görüşmüş, Kûfe’de h. 82 yılında vefat etmiştir.

6 — Alkame b. Kays en-Neha’î (Ö. 62): İbn Mes’ûd onun hakkında «Benim bildiğim herşeyi o da biliyordu» derdi. el-Muhaddisu’l-Fasıl’da şöyle denilmektedir: Râmehürmüzlülerden Hasan b. Sehl el-Advî-Ali b. el-Ezher er-Râzî-Cerîr kanalıyla yapılan rivayete göre Kabûs: «Babama Hz. Peygamberin sahabîlerini bırakıp da nasıl Alkame’ye-gidiyorsun» dedim, «Oğlum dedi; Hz. Peygamber’in sahâbîleri bile ondan fetva istiyorlar.» Alkame, Şam’da Ebu’d-Derda’yı, Medine’de Hz. Ömer, Zeyd b. Sabit ve Hz. Aişe’yi ziyaret etmiştir. İslam merkezlerindeki ilimlerin hepsini bilenlerdendir. 

7 — Mesrûk b. el Ecda’ Abdurrahman el-Hemdanî: (Ö. 63): Bu da muammer ve muhadramdır. Cahiliye devrinde de yaşamıştır. İlim tahsili için bir çok seyahatler yapmıştır. 

8 — el-Esved b. Yezid b. Kays en-Neha’î (Ö. 74): Muammer ve muhadramdır. 80 defa hac ve umre yapmıştır. Alkame’nin erkek kardeşinden yeğenidir. Iraklı’ların imamı olan İbrahim b. Yezid en-Neha’î’nin de dayısıdır. 

9 — Şurayh b. Haris el-Kindî (Ö. 70): Muammer ve muhadramdır. Hz. Ömer devrinde Kûfe kadınlığına tayin edilmiş ve bu görevi Haccac devrinde ölünceye kadar 62 sene sürdürmüştür. Hz. Ali onun hakkında «Sen arabın en iyi kadısısın» derdi. Şurayh, Hulefâ-i Raşidin ve Emevîler devrinde uzun bir süre verdiği kararlar tasvip görmüş ve beğenilmiş bir kadıdır. Dikkatli kararlariyle Kûfelilerin fıkhını beslemiş ve onları fıkha alıştırmıştır. 

10 — Abdurrahman b. Ebî Leyla (Ö. 83): Yüz yirmi sahabiyi görmüştür. Kûfede kadılık yapmış, İbn Eş’asla birlikte suda boğularak şehid olmuştur,

11 — Amr b. Şurahbil el-Hemdanî,

12 — Murre b. Şerahîl, 

13 — Zeyd b. Savhan,

14 — el-Haris b. Kays el-Cü’fî,

15 — Abdurrahman b. el-Esved en-Neha’î,

16 — Abdullah b. Utbe b. Mes’ûd,

17 — Hayseme b. Abdirrahman,

18 — Seleme b. Suheyb, 

19 — Malik b. Amir,

20 — Abdullah b. Sahbere,

21 — Hılas b. Amr,

22 — Ebû Va’il Şakîk b. Seleme,

23 — Ubeyd b. Nadle,

24 — Rabî’ b. Haysem,

25 — Utbe b. Ferkad,

26 — Sıla b. Züfer,

27 — Hemmâm b. el-Haris,

28 — el-Haris b. Suveyd,

29 — Zazan Ebû Amr el-Kindi,

30 — Zeyd b. Vehb,

31 — Ziyâd b. Cerîr,

32 — Kürdûs b. Hani’

33 — Yezîd b. Mu’âviye en-Nehâ’î gibi Hz. Ali ve İbn Mes’ûd’un diğer talebeleri.

Bunların çoğu Hz. Ömer ve Âişe ile görüşmüşler ve onlardan ilim öğrenmişlerdir.

Bunlar, Kûfe’de sahâbîlerin huzurunda fetva veriyorlardı. Hadis ve fıkıh bilgileri çok kuvvetli idi. Bunların hadis ve fıkıhlarını herkes tenkid edemezdi. 

Bunlardan sonra gelen tabaka Hz. Ali ve İbn Mes’ûd’a yetişmemişler, fakat onların talebelerinden fıkıh tahsil ettikleri gibi, İslâm merkezlerindeki ilimleri de öğrenmişlerdir. İbn Hazm, bunlardan sadece bir kısmını zikretmiştir. Oysa sayıları pek çoktur; şöhretleri de bilinmektedir. 

Burada hepsinin isimlerini saymayacağız. Ancak Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş’as ile h. 83 (m. 702) yılında Deyru’l-Cemâcim’de Haccac es-Sakafî’ye karşı ayaklanan heriki tabakadan seçkin fakih ve bilginlere dikkat çekmek isteriz. 

Bunlar arasında Ebu’l-Bahterî Said b. Firuz, Abdurrahman b. Ebi Leylâ, Şa’bî, Said b. Cübeyr vardı. Cassas, «Ahkâmu’l-Kur’an»da (1/71) «Haccaca karşı Abdurrahman b. Eş’as’la birlikte tabilerin seçkin fakih ve bilginlerinden dörtbin kişi ayaklanmış ve onu öldürmüşlerdir.» demektedir. 

Diğer şehirlerdeki alimlere bakılınca babalarından ayrılan ve hükümdarlardan armağan alıp, onlara ayak uyduranların maddî durumlarının daha iyi olduğu görülür. Fakat aralarında zulme karşı koymak ve bu uğurda herşeyi feda etmek düşüncesine sahip olanlar pek azdı. Böylece din, ahlâk, fıkıh, Kitab ve Sünnet ilmi ve Arap dili konusunda Kûfelilerin örnek durumlarını insaflı araştırıcı göz önünde bulundurmalıdır ki, diğer şehirlerdeki alimlerle onlar arasında mukayese yaparken adaletten ayrılmasın. 

Asırlarca Kûfenin ilim merkezi olmasını sağlayan işte budur. Böyle olmasaydı, Kûfe, Emeviler devrinin zulüm ve baskısına uğrayan dindarların sığınağı olmazdı.

Said b. Cübeyr yalnız başına İbn Abbasın bütün ilmini almıştır, İbn Abbas kendisine fetva sormaya gelen Kûfelilere «Said b. Cübeyr sizin aranızda değil mi?» derdi. Böylece Allah’ın Said b. Cübeyr’e verdiği geniş bilgiyi onlara hatırlatırdı. Onun ilmi Kûfelilere İbn Abbas’ın ilmini arattırmayacak derecedeydi. 

İbrahim b. Yezid en-Nehâ’î de bu tabakadandır. Alkame’den fıkıh tahsil ettikten sonra o, bu iki tabakanın ilmini birleştirmiştir. Ebu Nuaym, İbrahim Nehâ’î’nin Ebû Saîd el-Hudrî, Hz. Âişe ve daha sonraki sahâbîlere yetiştiğini söyler. İbn Ömer’in «Ben Resulallahla birlikte savaşlara katıldığım halde bu savaşları o benden daha iyi biliyor» diye övdüğü Âmir b. Şerahîl, İbrahim Nehâ’î’yi bütün İslâm şehirlerindeki alimlerden üstün tutardı. Şa’bi, Nehâ’î’nin h. 95 yılında vefatı dolayısiyle cenazesinde hazır bulunan birine «İnsanların en fakihini defnettiniz.» demiş; o, «Hasandan da mı fakihti?» deyince, Şa’bî «Evet. Hasandan da, Basrahlardan da, Kûfelilerden de, Hicazlılardan da fakihti.» cevabını vermiştir. Bunu Ebû Nu’aym senediyle anlatır. 

Hadis tenkidçileri Nehâ’î’nin mürsellerini sahih sayarlar, hattâ kendi mürsellerinden bile üstün tutarlar. İbn Abdî’l-Berr «et-Temhid»de bu hususu açıkça belirtir. el-A’meş, «İbrahînı Nehâ’î’ye arzettiğim her hadis hakkında Onun birşey bildiğini gördüm. Nehâ’î hadis sarrafı idi, arkadaşlarımızdan biri hadis işittiğim zaman ona arzederdlm.» derdi. 

İsmail b. Ebi Halid (Ö. 145) «Şa’bi, Ebu’d-Duha, İbrahim en-Nehaî ve arkadaşlarımız mescidde toplanır, hadis müzakere ederlerdi. Bir fetva sorulunca, kendileri birşey söylemezler; İbrahim en-Nehâ’î’nin gözüne bakarlardı.» demiştir. Şa’bî de İbrahim Nehâ’î’den söz ederken «O, fıkıhla uğraşan bir ailede yetişti, onlardan fıkıh öğrendi, sonra bizimle derslere katıldı. Bildiğimiz hadislerin sahihlerini alıp ailesinden öğrendiği fıkıhla birleştirdi. Onun ölüm haberini duyunca ilim adına çok üzüldüm. Kendisinden sonra yerini kimse dolduramamıştır.» diyor. 

Said b. Cübeyr ise «İbrahim Nehâ’î aranızda olduğu halde bana fetva soruyorsunuz.» demiştir.

Ebu Nuaym «Hilye»de: Muhammed b. Hayyan-Ebu Useyd-Ebu Mes’ûd-İbn el Isbahanî-Assam yoluyle A’meş’in «İbrahim kendi reyiyle birşey hakkında fetva verdiğini asla görmedim» dediğini nakleder. İbn Mett el-Herevî’nin «Zemmu’l-Kelam» ında buna benzer bir ifade vardır. Bu itibarla fıkıh konusunda Nehâ’î’den rivayet edilen şeyler, Ebû Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî’nin «el-Asar» adlı eserleri ve İbn Ebi Şeybe’nin «el-Musannef»i gibi kaynaklarda haber gibi mütalaa edilmiştir. 

Gerçekte Nehâ’î, hem hadis rivayet eder, hem de kendi görüşünü açıklardı. Hadis rivayet ettiği zaman O bir otorite, re’yiyle ictihad yaptığı zaman da bir ummandı; çünkü içtihadın bütün şartlarını taşıyordu. O, «Rivayet ancak re’y ile, re’y de ancak rivayetle müstakim olur» derdi. Ebu Nuaym, bunu senediyle rivayet etmiştir. Hadis ve re’yle amel etme bakımından bu, örnek bir yoldur. 

el-Hatîbu’l-Bağdâdî, «el-Fakîh ve’l-Mütefakkih»de (1/203) Ebu Bişr Muhammed b. Ömer el-Vekil-Ömer b. Ahmed el-Vâ’iz-Abdu’l-Vahhâb b. İsa b. Ebî Hayye-Muhammed b. Mu’âviye-Ebu Bekr b. Ayyaş yoluyla el-Hasen b. Ubeydillah en . Nehaî’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «İbrahim en-Nehâî’ye «Senden dinlediğim her rivayetle fetva veriyor musun?» diye sordum. «Hayır» dedi. «Bizzat işitmediğin şeyle fetva verir misin?» dedim. «İşittiğimi işittim. Bizzat iştmediğim rivayetler de bana ulaştı, onu bizzat işittiğimle mukayese ettim.» dedi.» İşte gerçek fıkıh anlayışı budur. 

Ebû Hanîfe’nin hocası Hammad b. Ebi Süleyman işte böyle büyük bir imamdan fıkıh öğrenmiştir. Hammâd, İbrahim en-Nehaî’den hiç ayrılrnazdı. Ebu’ş-Şeyh «Târîhu Isbahân»da Ebu Bekr Ahmed b. Hasen b. Harun’un şöyle rivayet ettiğini kaydeder: «Babamın dedemden, sövle naklettiğini isttim: Bir gün İbrahim en-Nehaî bir dirhem vererek kendisine et alması için Hammad’ı göndermişti. Bir hayvan üzerinde giden babasiyle karşılaştı. Hammad’ın elinde bir zenbil vardı. Babası onu azarlayıp elindeki zembili fırlattı. İbrahim Nehaî vefat ettiği zaman hadisçilerle, Horasanlılar gelip Hammad’ın kapısını çaldılar. O da gece olduğu için elinde bir mumla çıktı. «Seni değil, oğlun Hammad’ı istiyoruz», dediler. Bunun üzerine içeri girip, «oğlum onları karşıla, anladım ki zenbil seni onlara kadar götürmüş» dedi.» 

Ebu’ş-Şeyh bundan biraz önce şöyle demektedir: «Ahmed b. Hasen, dayımın oğlu Ubeyd b. Musa’nın şöyle dediğini işittim: Ninem, büyük ninesi Hammad’ın kız kardeşi Atike’den şöyle dediğini duydum: «Numan kapımızda pamuklarımızı çırpar, süt ve sebze gibi şeylerimizi satın alırdı. Birisi gelip kendisine bir şey sorduğu zaman dinler, cevabını verirdi. Sonra biraz bekle der, Hammad’ın yanma gider, durumu anlatır, «Bu konuda siz ne diyorsunuz ?» diye sorardı.. O da bu konu ile ilgili hadisleri, arkadaşlarının sözlerini, Nehâ’î’nin söylediklerini anlatırdı. Numan, «Bunları senden rivayet edeyim mi ?» deyince «evet» derdi. Bunun üzerine Numan çıkar, «Hammad şöyle söylüyor» derdi.» 

İşte onlar tahsil çağında birbirlerinden ayrılmazlar, birbirlerine hizmet ederler ve ilmin feyzine böylece ulaşırlardı.

İbn Adiy «el-Kâmil» de Yahya b. Ma’în ve Cerîr yoluyle Muğire’nin şöyle dediğini anlatır: «Hammad b. Ebi Süleyman, «Ata, Tavus ve Mücâhidle karşılaştım. Sizin çocuklar onlardan daha bilgilidir, hattâ çocuklarınızın çocukları da onlardan bilgilidir, dedim.» der. Hammad bu sözleri Allah’ın kendilerine verdiği nimete şükretmek ve fıkıhtan nasibi olmayan, Kûfe Mescidinde yanlış fetvalar veren ve belki bizim bu fetvalara karşı çıkan çocuklar olabilir diyen bazı büyük ravilere cevap vermek için söylemiştir.» 

Dirayetten mahrum kimseler için rivayetteki yaşın fazlalığı neye yarar? Burada «Çocuklar» dan maksat, Kûfe’de bulunan Hammâd ve arkadaşlarıdır. Hammâd, fıkıh konusunda onlardan üstündü. Bu hususta şüphesi olanlar her iki sınıfın fıkıh konusundaki miraslarını karşılaştırabilir ve ona göre karar verebilirler. Mesele sırf rivayet işi değildir. 

Yine İbn Adiy «el-Kâmil» de, Yahya b. Ma’în-İbn Idrîs-Şeybânî yoluyle Abdul-Melik b. İyâs eş-Şeybânî’nin şöyle dediğini söyler: «İbrahim en-Nehâ’î’ye senden sonra meselelerimizi kime soracağız» dedim. O da «Hammâd’a» diye cevap verdi.» İşte bu, Hammâd b. Ebi Süleyman olup, h. 120’de (M. 737) vefat etmiştir.

Ukaylî, Ahmed b. Muhammed el-Herevî-Muhammed b. Muğîre el-Belhî-İsmail b. İbrahim-Muhammed b. Süleyman el-İsbahânî yoluyle şöyle der: «İbrahim en-Nehâ’î ölünce aralarında Ömer b. Kays el. Mâsır ve Ebû Hanîfe’nin de bulunduğu Kûfeli beş kişi bir araya gelip kırkbin dirhem topladılar ve Hakem b. Uteybe’ye başvurarak «Biz kırk bin dirhem topladık ve sana geldik. Başkanımız olur musun?» dediler. Hakem kabul etmedi. Hammâd b. Ebî Süleyman’a gidip durumu anlattılar. O da kabul etti.» 

Bu tabaka mensupları pek çok ve onlarla ilgili haberler geniş olduğu için burada hepsini anlatmaya imkân yoktur. Ancak bu devirde Kûfenin rivayet ve dirayet bakımından üstünlüğünü gösteren şu iki hususa temas etmekle yetineceğiz. 

er-Râmehurmuzî «el-Muhaddisu’l-Fasıl» da Hüseyin b. Nebhân-Süheyl b. Osman-Hafs b. Gıyas-Eş’as ve Enes b. Şirin yoluyle şöyle rivayet eder:

«Kûfeye geldim, burada hadis tahsil eden dört bin kişi gördüm. Dört yüz tane de fakih vardı.» Kûfeden başka hangi İslâm şehrinde bu kadar çok sayıda hadisci ve fakîh görebilirsiniz?»

Bu husus, fakihlik mesleğinin cidden güç olduğunu gösterir. Bu yüzden fakihlerin sayısı hadisçiler kadar çok değildir. 

Yine er-Râmehurmuzi, Abdullah b. Ahmed b. Ma’dan yoluyle Mezkûr b. Süleyman el-Vasıtî’nin şöyle dediğini nakleder: «Affan’dan, bazılarının «şunun-bunun kitaplarını istinsah ettik» diyorlar dediğini işttim. Affansa şöyle diyordu: «Bu gibi insanlar iflah olmazlar; birine gelirdik başkasının söylemediği şeyleri işitirdik. Kimisine de gelir ötekisinde olmayan şeyleri işitirdik. Kûfeye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık, ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk mani oldu. Kûfe’de arapçası bozuk ve hadis rivayetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık.» 

Kûfe öyle bir şehirdi ki Affan (39) gibi dikkatli bir kimse, böylesine bir titizlikle dört ayda elli bin hadis yazmıştır. Ahmed b. Hanbel’in müsned’i bundan çok azdır. Böyle bir şehirde hadis az olur mu? Üstelik Mekke ve Medine’nin hadisleri o devirdeki bütün şehirlerin alimlerince biliniyordu; çünkü onlar hac dolayısiyle sık sık oraları ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hac ve umre yapan vardı. Sadece Ebû Hanîfe elli beş kere hac etmişti. Buharî hadis öğrenmek için diğer şehirlere kaç defa gittiğini belirttiği halde «Kûfeye kaç defa geldiğimi sayamam» demiştir. 

Bu ve bundan önceki rivayetler, Kûfe alimlerinin arapçalarının sağlam olduğunu gösterir. Oysa o çağda Hicaz, Şam ve Mısırda Arab dili hayli bozulmuştu. İbn Paris’in İmâm Mâlik’i müdafaasında bu hususu görmek mümkündür. «Hılyetu’l-Evliya» da el-Ley s b. Sa’d’ın Rabî’a b. Ebi Abdirrahman hakkındaki görüşü ile İbn Ebi’l-Avvam’ın «Kitâb» ında Ebû Hanîfe’nin Nafi hakkındaki görüşünü bulabilirsiniz. 

Ebû Hanîfe’den rivayet edilen söze (40) gelince, önce bunun, muttasıl bir senedi yoktur. Üstelik Ebû Hanîfe’nin böyle bir şey söylediği doğru olduğu takdirde o sözün arapçadaki manâsı açıktır. Müberrid, «el-Lahane» adlı eserinde Irak dışındaki islâm şehirlerinde arapçası bozuk olanlarla ilgili geniş bilgi vermiştir. Mes’ûd b. Şeybe es-Sindî «Mukaddimetu Kitâbi’t-Talîm» inde (S 223-231) bu konuda Müberrid’den bir çok nakillerde bulunmuştur. 

Öte yandan Mısır’da Kiptiler, Şam’da Bizanslılar bulunduğu gibi, özellikle büyük tabiilerden sonra Hicaz’a da her taraftan yabancılar gelmişlerdir. Hicaz’da, dili, yanlışlıklardan ve yabancı kelimelerden koruyacak bilginler de yoktu. 

Kûfe ve Basra’da ise Arab dili ile ilgili ilimler tedvin edilmiş, Kûfeliler Hz. Peygamber devrindeki bütün arap lehçelerini tesbite önem vermişlerdir; çünkü Kitab ve Sünnetin inceliklerini ve kıraat vecihlerini anlamada arap lehçelerinden yararlanıyorlardı. Basralılar bu lehçelerden geleceğin dili olmaya lâyık olanları seçme yoluna gitmişlerdir. Kûfe ve Basra dil ekolleri birbirinden faydalanmak durumunda kalmışlardı. 

Böylece Kûfe’nin fıkıh, hadis ve dil konusundaki yeri anlaşılmış oluyor. Kur’ân-ı Kerim’in kıraati konusuna gelince; yedi kıraat imamının üçü Kûfelidir. Bunlar: 1- Asım, 2- Hamza, 3- el-Kisâ’i’dirler. On kıraat imamı arasında Halefi de bunlara ilave edebiliriz. Asım kıraatine yukarıda da temas etmiştik. 

DİPNOTLAR:

(38) Muammer diye uzun ömür sürüp çok bilgi sahibi olana, Muhadram diye de Hz. Peygamber’in sağlığında yaşadığı halde onu görmeyenlere denir. (Çevirenler)

(39) Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî, Buhâri’nin hocalarındandır. İbnu’l-Medîni, hakkında «Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadîsi almazdı»; Ebû Hatim «İmamdır; sikadır.» demiştir.

(40) Müellif, bu sözün «Ebû Kubeys» kelimesi olup Mekkedeki meşhur dağ değil, kasabın üzerindeki et kestiği tahta olduğunu söylemiştir. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s