Hanefi Fıkhı’nın Esasları: İstihsan

İSTİHSAN

İlimle fazla uğraşmamış, anlayışı kıt birtakım kimseler, Hanefîlerin istihsan prensiplerinin, kişinin kendi arzu ve hevesine uyarak hüküm vermesi demek olduğunu sanırlar. Hatta İbn Hazm «el-İhkam…» adlı eserinde istihsanı, —doğru olsun, yanlış olsun— nefsin arzusuna uygun olan şey diye açıklamıştır. Ancak hiçbir İslam hukukçusu istihsanı bu şekilde anlamamıştır. Eğer Hanefîlerin istihsandan maksatları bu olsaydı, muarızlarının onlara hücumda yerden göğe kadar hakları olurdu. Ancak Hanefîlerin muarızları, onları yanlış anladıkları için hücumlarda bulundular. Aslında bu hücumlar kendilerine racidir; çünkü bu konuda Henefîlerin maksat ve anlayışlarındaki inceliği kavramaktan aciz kalmışlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefîlerin kastettiği manada istihsan yapmayan yoktur. (21) Burada İslam hukukçularının istihsana başvurduklarını gösteren örnekler vermeye yerimiz müsait değildir. İstihsanın batıl olduğunu ilk olarak söyleyen İmam Şafi’îdir. Onun bu konudaki delilleri doğru bulunacak olursa, aynı deliller istihsandan önce kendisinin tamamen benimsediği kıyasın da batıl olduğunu gösterir. 

Bu konuda hoş bir fıkra anlatılır. Rivayete göre Abbasi Halifesi Müttakî Billah zamanında büyük kadılardan biri, İbrahim b. Cabir’e niçin Şafiî mezhebini bırakıp Zahirî mezhebine geçtiğini sorduğu zaman İbrahim, şu cevabı vermiştir: «Şafi’î’nin istihsanı ibtal için yazdığı kitabı okudum ve doğru buldum. Ancak bunun için ileri sürdüğü delillerin kıyası da ibtal ettiğini gördüm. Bana göre, bu açıdan bakılınca kıyas da batıldır.» Güya İbrahim b. Cabir, kendi kendisiyle çelişik olan Şafi’î mezhebini bırakmış, kıyası da, istihsanı da tanımayan Zahiri mezhebine geçmiştir. 

Fakat kıyas da istihsan da doğrudur. Bunları kabul edenlerin anladıkları manada birbirlerini ibtal etmezler; çelişik değildirler. Kıyası kabul edenlerin istihsan konusundaki ihtilafları tamamen lafzîdir.

Konuyu aydınlatmak için Ebu Bekr er-Razî’nin Fusûl’ünden çok yerinde bulduğum bazı kısımları nakletmek istiyorum, er-Razî, Fusûl’ün istihsan bahsinde şöyle der: 

«İstihsanı kabul eden arkadaşlarımızın bu konudaki görüşlerinin hepsi nefsî arzu ve indî şeylere değil, delillere dayanmaktadır, istihsanla ilgili meselelerin başlıca delilleri, mezhebimize ait temel kitaplarda ve bunların şerhlerinde mevcuttur. 

«İstihsan kelimesinin kullanılmasının caiz olduğunu belirttikten sonra, burada okuyucuyu bu konuda gerçeğe ulaştıracak bir açıklamada bulunacağız.

Allah’ın iyi olduğunu delil ikame ederek tahsîn ettiği şey, güzel (müstahsen) olduğuna göre, doğruluğu hakkında delil bulunan bir şey hakkında istihsan (güzel bulma) deyimini kullanmamız caizdir.. Allah şu ayet-i kerîmede bu deyimin kullanılmasını hoş görmüş ve güzel olan şeyi yapanların hidayete erdiğim bildirmiştir: «…Sözü işitip güzel olanına uyan kullarımı muştula. İşte Allah’ın hidayet ettiği kimseler onlardır. Ve onlar akıl sahibi kimselerdir.» (22)

«İbn Mes’ûd tarafından rivayet edilen merfu bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. «Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir. Müslümanların kötü gördüğü şey ise Allah katında da kötüdür.» (23) Kitab ve Sünnette istihsan kelimesinin türediği «Husn» (iyi, güzel) kökünden gelen lafzların kullanılmasını gösteren delil bulunduğuna göre, doğru olduğuna dair delil bulunduğu sürece, maksadı anlatmak ve bir terim olmak üzere İstihsanın kullanılmasında bir engel yoktur… 

«İstihsanı kınayan, lafız ve mana olmak üzere iki yönden bizimle tartışabilir.

«Lafız yönünden tartışacak olursa, bu yönden muarızımız haklı olabilir. O da dilediği tabiri kullanabilir. Lafız yönünden tartışmanın bir anlamı yoktur; çünkü herkes istediği terimi kullanabilir. Özellikle bu terimin manası dil ve hukuk açısından uygun düşüyorsa, insan ister Arapça, isterse Farsça konuşabilir; buna bir diyeceğimiz yoktur. 

«İslam hukukçuları istihsan sözünü bir çok yerlerde kullanmışlardır. Rivayet edildiğine göre İyas b. Muaviye hüküm verirken, «İnsanlar için iyi olduğu sürece kıyas yapınız» derdi. İstihsan kelimesi İmam Malik’in eserlerinde de geçmektedir. Şafiî de, «Mut’anın otuz dirhem olmasını istihsan ediyorum (iyi buluyorum)» demiştir. Buna göre bu terimi kullanmak veya onun kullanılmasına itiraz etmek yerinde olmaz. 

«Muarızımız mana yönünden bize karşı çıkarken delil getirmeden bizi haksız bulmaktadır. Oysa istihsanın arkadaşlarımız tarafından kullanıldığı manaların hepsinin doğruluğunu delil getirerek isbatlamak mümkündür.

«İstihsanın iki manası vardır:

«1- İctihad yapmaktır ve bizim görüş ve ictihadımıza bırakılan ölçüleri tayinde re’yin üstün olmasıdır. Nitekim bazı şartlar altında boşanmış olan kadınlara verilmesi gereken mut’anın miktarını tesbit böyledir. Zira Kur’anı Kerim’de «onlara -zengin kendi durumuna, yoksul da kendi gücüne göre- uygun bir şekilde mut’a veriniz. Bu, iyilik yapanlara münasip bir borçtur.» denilmektedir. (24)

«Burada Allah, kişiye fakirlik ve zenginlik durumuna göre mut’a vermeyi emretmiştir. Mut’anın miktarı ise belli değildir. Ancak tahmin ve takdire göre bu miktar tesbit edilecektir.

«Karılara verilmesi gereken nafakanın tayini de böyledir. Kur’an-ı Kerîm’de sadece «Onların giyecek ve yiyecekleri uygun bir şekilde çocuğun babasına aittir.» (25) buyurulmuştur. Uygun bir şekilde verilmesi gereken nafakanın miktarı ancak ictihad yoluyla tesbit edilir. Yine Kur’an-ı Kerîm’de, «Sizden bilerek bir av hayvanını öldüren kimseye ceza olarak, ehli hayvanlardan öldürdüğü av hayvanına benzediğine içinizden iki adil kimsenin hükmedeceği ve Kabeye ulaşacak bir kurban kesmesi, yahut düşkünleri doyurmak şeklinde keffaret vermesi, ya da buna karşılık oruç tutması gerekir.» (26) buyurulmuştur. Bu ayette av hayvanına benzeyen ehli bir hayvanın kurban edilmesi emredilmiştir. Bu ehli hayvanın değeri ve hangi ehli hayvanın hangi av hayvanına denk olduğu belirtilmemiştir. İşte bunların tesbiti adaletli iki şahsın ictihadına bırakılmıştır. Bunları tayin hususunda İslam hukukçuları arasında görüş ayrılıkları çıkmıştır. 

Cinayetler dolayisiyle ödenmesi gereken diyetlerin miktarları hakkında ne bir nass, ne de bir görüş birliği vardır. Bunlar ancak ictihad yoluyla bilinir. Kaynaklarda bunlara benzer şeyler pek çoktur. Biz, sadece misal olmak üzere bir kaç örnek verdik.

«İşte arkadaşlarımız bu türlü ictihada istihsan adını vermişlerdir. Bu anlamda İslam hukukçuları arasında bir ayrılık yoktur. Hiç kimsenin bunun aksini söylemesi mümkün değildir. 

«2- İstihsanın diğer manası ise daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmektir. Bu da iki şekilde olur. Birincisi, iki esasa (asıl) benzeyen fer’î bir meselenin bulunmasıdır. Bu fer’î meseleyi bir gerekçeye dayanarak, sadece bunlardan birine kıyas etmek lazımdır. İşte buna Hanefîler, istihsan adını vermektedirler. Eğer ikincisi için benzerlik söz konusu olmazsa diğer asla benzemesi gerekir ve ona kıyas yapılarak hüküm verilir. Bu kabilden olmak üzere çok karışık ve muğlak bir takım fer’î meseleler vardır; çünkü asıllardan birine kıyas yaparken ikisinden birini ötekine tercih etmek; düşünme, araştırma ve dikkat ister… 

«İki asla da benzeyen ve sadece birine kıyas yapılan fer’î meselelerden birisi şudur: Bir kimse karısına, «ay hali görürsen boşsun» dese; o da, «ay hali gördüm» dese, kıyasa göre ay hali gördüğü tesbit edilinceye veya kocası onun sözünü kabul edinceye kadar kadının ifadesi tasdik edilmez.. Ancak biz, istihsan yoluyla burada kadının boş olduğunu kabul etmekteyiz.. İmam Muhammed de «bu türlü istihsana kıyasın bazılarını sokuyoruz» demiştir. 

«Ebu Bekr er-Razî der ki: «Kıyasa göre kadının ifadesi tasdik edilmez sözünün dayanağını ittifakla kabul edilen bir esas teşkil etmektedir. Buna göre talak’ın vaki olmasında bu ifadeye benzeyen şu olayda kadının sözü doğru kabul edimemektedir. Bir kimse karısına «eve girersen veya Zeyd ile konuşursan boşsun» dese; sonra o da, «yeminden sonra eve girdim veya Zeyd’le konuştum» dese, kocası da onu yalanlasa, kocanın ikrarı veya bir delil ile durum sabit olmadıkça kadının sözü tasdik edilmez ve talakı da vaki olmaz. 

«Bu esasa dayanılarak yapılan kıyasa göre koca tarafından talakın vaki olması için kadının şart koşulan ayhalini gördüğüne dair sözü tasdik edilmemek gerekir.

«Yine bir koca karısına «ayhali görürsen kölem hürdür veya öteki karım boştur» dese; karısı da «ayhali gördüm» dese ve kocası bunu yalanlasa kölesi azad edilmiş olmadığı gibi diğer karısı da boşanmış olmaz. 

«Bu olay anlattığımız esaslara benzemektedir. Eğer bu olay için sözü edilen esaslardan başkası bulunmasaydı; o, bunlara kıyas edilerek bir hükme bağlanacaktı. Ancak burada böyle bir kıyası önleyen diğer bir esas ortaya çıkmakta ve olayı bu ikinci esasa kıyas etmek gerekmektedir. 

«Bu ikinci esas, «Kadınlara Allah’ın rahimlerinde yarattığı şeyi gizlemeleri caiz olmaz» (27) ayetidir. Seleften rivayet edildiğine göre kadınların rahimlerinde Allah’ın yarattığı şeyden maksat ayhali kanı ve gebeliktir. Ubey b. Ka’b’dan şöyle rivayet edilmiştir: Ferci konusunda kadına güvenilmesi gerekir. Burada Allah’ın kadınları uyarması ve rahimlerindekini gizlememelerini bildirmesi, rahimlerinin gebelikten berî olduğu veya gebe oldukları, ya da ayhallerinin bulunup bulunmadığı konusunda sözlerinin kabul edildiğini gösterir. Nitekim borçlu kimse ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerîm’de «Rabbından korksun ve O’ndan (borcundan) birşey eksiltmesin.» (28) buyurulmuştur. Burada Allah’ın kişinin borcunu eksiltmemesini bildirmesinden anlaşılıyor ki, borcunun miktarı konusunda başvurulacak şey onun sözüdür.

«Bu ayet, kadının sözünü kabul konusunda bir esas teşkil etmektedir. Kadın, «ben ayhali görüyorum» dediği zaman kocası onunla cinsî münasebette bulunamaz. Kocasının onunla münasebette bulunması temizlendim dediği zaman caiz olur. Yine kadın iddet beklerken «iddetim bitti» dese, sözü kabul edilir. Kocasının artık aralarında karı kocalık bağı sona erdiği için ona dönmesi mümkün olmaz. İddetin ayhali ile sona ermesinde kadına mahsus bir durum vardır; Ancak bu, kadının ifadesi ile bilinir. Dolayısiyle kocası karısına, «ayhali görürsen boşsun» dese, kadın da ayhali gördüğünü söylese, talak’ın vaki olduğu hususunda sözü kabul edilir. Tıpkı kocası inkar ettiği halde iddetinin bittiğini söyleyen kadının sözünün kabul edildiği gibi; çünkü ayhali durumu, yalnız kadın tarafından bilinir; bu durumu başkası bilemez. 

«Bundan dolayıdır ki, kölenin azad edilmesi veya diğer bir kadının boşanması onun ayhali görmesine ta’lik edildiği takdirde sözü kabul edilmez; zira kadının kendisi ile ilgili olan hükümlerde sözü delil hükmündedir. Başkası ile ilgili hususlarda ise durum böyle değildir. Bu itibarla Hanefîlere göre koca, karısının kendisine iddetinin bittiğini haber verdiğini ve kendisinin de onun kızkardeşi ile evlenmek istediğini söylese, bu beyan muteber sayılır; başkası hakkında kadının iddetinin devam ettiğini söylemesi doğru olarak kabul edilmez. Onun, iddeti ile ilgili beyanı kendisi hakkında geçerli sayılır ve nafaka hakkı düşmez. Bu beyan kadının «ayhali gördüm» demesi gibi olur. Bunun da iki hükmü vardır: 

a) Boş olması ve iddetinin bitmesi gibi kendisi ile ilgili hususlarda sözü, delil hükmündedir.

b) Başkasının boş olması veya kölenin azad edilmesi konusu kadının sözüne ta’lîk edilmişse, eve girdiğini veya Zeyd ile konuştuğunu haber vermesi gibi, bu durumda o, şahit hükmündedir.» 

Bundan sonra Ebu Bekr er-Razî kadının sözünün iki yönden ayrı ayrı hükümleri bulunduğunu açıklama sadedinde bir çok güzel örnekler vermiş ve sözü, istihsanın ikinci manasına getirerek onun illet bulunduğu için hükmün tahsîsinden ibaret olduğunu söylemiştir. O, bunu doyurucu bir şekilde açıklamış ve istihsanın bu türü üzerinde şüpheye yer bırakmamıştır. Tatbikattan örnekler vererek söz konusu istihsanı anlatırken olayda ayrı bir hükmü gerektiren nass, icma veya diğer bir kıyasa dayanıldığını belirtmiştir. Biz burada muanzların istihsan konusundaki sözlerinin yerinde olmadığına dikkati çekmekle yetiniyoruz. 
DİPNOTLAR:

(21) Aslında bu konudaki ihtilâf bu prensibe verilen ad üzerindedir. Buna günümüzde terminolojik ihtilâf denilmektedir.

(22) Zümer Sûresi, 17-18.

(23) Doğrusu, bu hadis mevkuftur. Bunu Ahmed b. Hanbel «Müsned» inde (1179), el-Heysemî, «Mecma’u’z-Zevâ’id»inde (1/177) rivayet etmişlerdir. Heysemî, bu hadisi Ahmed b. Hanbel ve Bezzâr’ın rivayet ettiklerini, Taberanî’nin «el-Mu’cemu’l-Kebir»inde naklettiğini, ravilerinin de güvenilir kimseler olduğunu söylemiştir. Ahmed Muhammed Şâkir bu hadis vesilesiyle Müsned’e yazdığı dipnotta (V/ 211) «Bu hadisin senedi doğrudur» demiştir.

(24) Bakara Sûresi, 236.

(25) Bakara Sûresi, 233.

(26) Maide Sûresi, 95.

(27) Bakara Sûresi, 228.

(28) Bakara Sûresi, 282. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s