AKP’ NİN GELİŞİ VE GİDİŞATI

AKP’ NİN GELİŞİ VE GİDİŞATI

Bir hayli badireler atlatıldı. En sonuncusu MİT müsteşarı Hakan Fidan olayı… Ortalık tam anlamıyla onbeş gün sallandı diyebiliriz. Ve; bunun izleri kolay silinmez. İki Marksist kökenli yazardan AKP’nin gelişine ve gidişatına bakalım. Ve de, gidişat bölümü için duyduğumuz tedirginliğin mahiyetine bir göz atalım. Roni Margulies diyor ki; “Türkiye’de ilk kez başarılı bir darbeci yargı önüne çıkacak. Dolayısıyla, “darbe yapmak” fiili yargılanacak.

Dolayısıyla, darbecilik yargılanacak.

Dolayısıyla, bu memleketin çoğunluğunun arzularına karşı “Kemalist devleti kurtarmak” anlayışı yargılanacak. Bunların yargılanabildiği duruma, on yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bu duruma nasıl geldik? İki büyük toplumsal güç nihayet silkindi, siyaset sahnesine çıktı ve “Yetti artık?” dedi, öyle geldik. Bu büyük güçlerden biri, Kemalist devletin 80 yıl boyunca yok saydığı Kürt halkı. Bu halk, “Devletin bekası beni ilgilendirmez, benim kendi taleplerim var, bunları istiyorum ve söke söke alacağım” dedi ve aldı. İkinci büyük güç, Kemalist devletin elbette yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye’nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif oluşturarak koyunluktan çıktı. Ak Parti’nin devletle itişmesi, zaman zaman çeşitli açılımlar yapması, Tayyip Erdoğan’ın kafasından değil, kendisini meydana getiren Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğun içgüdülerinden, taleplerinden, basıncından kaynaklanıyor.Ve Kemalist devlet 15 yıldır bu iki büyük toplumsal güce karşı kendini savunmaya çalşıyor.(…)Kemalist devletin direnişi çok kanlı oluyor. Becerebilseler daha da kanlı olacak.

Fırtına gibi geçen şu son 10-15 yılda yaşadıklarımızın arka planı .

Bu süreçte taraflar belli; Bir yanda büyük toplum güçleri, bir yanda Genelkurmay’ıyla kolluk güçleriyle, yargısıyla, Ergenekon’uyla Kemalist devlet.Kenan Evren’in yargılanması bu sürecin bir yansıması, bir simgesi.”(18 Şubat 2012, Taraf) 

Hâdise net!

Bu gidişatı durduracak bir konjenktürde şimdilik yok, ama… Gidişat konusunda, zaman zaman yaşanan tereddütler zaman ve enerji kaybına sebeb oluyor. Bunun ana ve tâli sebebleri üzerinde durulmalı, diye düşünüyoruz. Sünni çoğunluk ve onun icbar ettiği hâdiseler diyor Margulies. Diğer yandan Kürtler’in, yeter artık, tavrı… İkisi de doğru. Yalnız eksik kalan parçayı tamamlamak şartıyla.

Kürtler…

İlk darbeyi Kurtuluş Savaşına katılmış Müslüman Kürtler yiyor. Arkasından Müslüman Türkler. Bunları hep yazıyoruz… Kemalistler’in dövmediği kesim kalmadı. Kemalizm adına dövülen her kim varsa bu ülkede Müslümandır. En azından hadisenin temeli böyle. Sonrasında, rejimi şekillendiren Batılılar, Kemalistler’in dövdükleri üzerinden oyunlarını oynamaya başlıyorlar…

Bugün Kürt kartını Türkiye’ye karşı oynayan ülkeyi bilmeyen, duymayan kalmadı. Nasıl olsa Kemalizmin ajite ettiği bir ırk var ortada, ve de delik deşik bir rejim; neden oynamasın?

Fakat, unutulmaması gereken husus şu; Kürtler Müslamandır. Şâfi-Nakşibendî Kürtleri her ne kadar KÖKLER’inden koparmak isteseler de, başaramadılar. PKK nezdinde kısmi bir inanç kayması olsa da, kâhir ekseriyet inancından taviz vermedi. Öyleyse şöyle diyebiliriz; ortada, Sünnî çoğunluk, etnik Kürtçülük diye ayırt edilecek bir durum yok. Müslüman halk topyekûn bir devrimin arefesini yaşıyor. Bugün AK Parti’ye taarruzun sebeblerinden biri de, Kürtler’in, Kürtçülük ideolojisi güdenlerin ellerinden kurtarılması hamlesidir. Bu hamle başarılı olursa (ki, çok yerlerden ve hatta PKK saflarından bile bu doğrultuda haberler mevcut), geriye kalan, sûnî ikilik yerine SÜNNÎ birlik olacaktır. İşte, bugün olan biten hadiselerin temelinde yatan budur. Ve bu gidişatın durdurulması mümkün değildir. Buna zaman da müsait değil, mekân da!

Aynı şey yanı başımızdaki Suriye’de yaşanıyor… Orada vahşet derecesinde kana susamışlık sözkonusu… Burada kan isteyenler azınlık, orada da kan dökenler azınlık.

Bu tablo karşısında şaşkın ördek misâli, Suriye’nin emperyalistlerin eline geçeceğini, Türkiye’nin de ayı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söyleyenler var. Garib olan şu ki, bu düşüncelere sahib olanlar nedense Rüzgâr Gülü Doğu Perinçek ve taifesinden etkileniyorlar. Ergenekon sanığı Doç. Ümit Sayın’ın ifadesiyle; İngiliz locasına kayıtlı mason Doğu Perinçek’in…

Maocu oldu, Apo’cu oldu, şimdi Milli’ci Kemalist olan Perinçek bu ülkenin patolojik yapısına hakikaten renk katıyor… Hele arkasına taktığı Şeriat iddiacılarını görünce insan bir tuhaf oluyor… Bu peşe takılmışların politik tahlillerini görüyorsunuzdur mutlaka. Hâlleri ve tahlilleri bize şunu hatırlatıyor; Hoca kürsüde Vahdet-i Vücut’u (Varlığın Birliği) anlatıyor. Ama fikri yeterli değil. Allah vardır, Allah’tan başka hiçbirşey yoktur. Mevcudat derseniz; vardır ama yoktur, yoktur ama vardır vs. vs…

Muzib bir Bektaşî kalkıp; Hocaefendi şuna yok de de kurtul, deyiveriyor… Bizimkilerde aynen böyle. Esed’e karşıyız ama, değiliz fakat, felan, feşmekan canım böylede olmaz ki, Esed varken ABD ile yatılmaz ki, bu AK Parti de çok oluyor hani, Humus’ta kandökülmüş diyorlardı HANİ, ben gittim güllük gülistanlıktı Mami…

Yahu, bunu anlamayacak ne var! 

Arab âlemi diktatörlerini tasfiye ediyor, sıra Suriye’de. Kanın az veya çok dökülmesi ayrı mesele, ama mutlaka 50 bin Müslümanın katili hafız Esed’in fırlama oğlu Beşar de gidecek; çaresiz. “Emperyalist” kelimesini yalama hâle getirenlere hatırlatalım; Fas’ta hadiseler başladığında bir hafta kadar neredeyse ses çıkmadı AB’den ABD’den… Onların kotardığı şeylerde nasıl davrandıkları cümlenin malumudur.

Ha tabii, şaşkınlıkları geçtikten sonra var güçleriyle meseleyi leyhlerine çevirmeye çalıştılar, çalışıyorlar; boru değil düşman bu! Ama, yemiyor. Bakmayın siz bir kaç cazgırın Suriye’ye gidip, Türkiye battı demesine. Onlar hep aynı yerdeler, familya itibariyle de tek çeşitler. Zamanı yakalayamadıkları için dinazor fosillerinden medet umarlar. Yakındır, “Ellerim Bomboş” şarkısını söyleyecekleri zaman. 

“Amerika ahmak bir fildir…” AB, himmete muhtaç dede… Küçümsemeyelim, ama büyütmenin de âlemi yok… Dünya yeni iklimlere yelken açmışken, bir kaç dinazorun homurdanmasına, bu homurdanmalardan etkilenip cazgırlık yapanlara kulak asmayın… Oyunları bozuldu.  

AKP’NİN GİDİŞAT BÖLÜMÜ İÇİN DUYDUĞUMUZ TEDİRGİNLİK

Bu tedirginliğin mahiyetine dair aktaracaklarımız, gidişata parmak basan ikinci Marksist’ten, şöyle diyor Nabi Yağcı:

“Restorasyon mu, değişim mi?

MİT kriziyle birlikte daha şimdiden bu soru farkında olalım, olmayalım şiyasi gündemimize oturmuştur. Eski yapılar restore edilerek durum idare mi edilecektir, yoksa devlet-toplum ilişkisi yeniden tarif edilip toplum öncelikli olarak yeniden yapılandırılacak mıdır? Bu ikinci ihtimal kanımca giderek zayıflamaktadır. Zira Ak Parti çok önemli ilklere imza atmış olsa da şimdiye dek yapılanlar eski ve eskimiş yapıları yapısökümüne uğratmaktan ibarettir. Bunlar çok önemliydi ve destekledik. Çünkü sökmeden dikmek, çözmeden kurmak mümkün değildi. Ne varki, çözdükçe, çözülen şeyin aslında salt Ergenekon örgütlenmesinden ibaret olmayıp devlet olduğunu görmeye başladı Ak Parti ve gördüğünden ürktü. Bütün eğitim sistemimizin temelini oluşturan Kartezyen bir kuşkuculukla devlet eleştirisini ancak kendini koruma sınırına kadar getirebildi. Bu kadarı bile bürokrasisini aktive etmeye yetti. Devletin temel kurumları MİT, polis, asker ve yargı bir bakıma kendiliğinden devleti koruma refleksi göstermeye başladılar ve daha son seçimler öncesinde Kürt sorununu kullanarak Ak Parti’yi içinden ve dışından kuşattılar. Ak Parti ise bu kuşatmaya hayır demedi.

Ergenekon’la başlayan ve dokundukça suç izlerinin yukarılara doğru uzandığı devlet kurumlarının neredeyse tümünü kapsayan bir çorap söküğü çıktı orta yere. Çektikçe yeni bir ilmek çözülüyordu. bu nedenle de Ergenekon davalarının nasıl sonuçlanacağını kimse bilemez hale geldi. Eski Genelkurmay Başkanı’nın dahi “terör örgütüne üye olmakla” suçlandığı bir yargılama öyle eften püften sonuçlanamaz. Peki, nasıl olacak?” (18 Şubat 2012, Taraf)

Evet, nasıl olacak?

Önce şu içten kuşatılmışlıkla alakalı sadece bizi bağlayan -kimin inanıp inanmadığını önemsemiyoruz- bir BALON(!) uçuralım; Başbakan gerçekten kuşatılmıştır ve yeyip içirilen gıdalar sayesinde ameliyat olmaya mecbur kalmıştır… Tehlikenin atlatılmış olduğu da bir hakikat… Kaynağımızı sormayın!

Gelelim diğer bölüme.

Gerçekten gözü kara şekilde girişilen işlerde, zaman zaman tuhaf çekingenlikler yaşandığına şahid oluyoruz. Bunun sebeblerinden biri bize göre şu; bir bütün olarak hareket edebilme kabiliyetinin genetik kodları mevcut değil, Rüzgârın leyhte olduğu zaman ve mekânlarda kahramanca tavırlar sergilenirken, aleyhte bir rüzgâr sözkonusu olduğunda bir gariblik oluşuyor ve Yağcı’nın ifadesiyle AK Partiyi bir ürkeklik kaplıyor.

Bu ürkeklik tabii olarak, derin devlet bürokrasisinin hareketlenmesine sebeb oluyor. Bu yolu aşmanın çarelerini bulmak gerekiyor.

Nasıl?

Başbakan Erdoğan bugüne kadar şu sözü kimbilir kaç defa tekrar etti: “DİK DURUN, DİKLEŞMEYİN!..” fevkelâde isabetli.

Fakat, bu tavra rağmen olan bitenin Nabi Yağcı tarafından tahlilini gördünüz ve hakikat payı büyük. O hâlde, yeni zamanlara aplike edilecek yeni dövizlere ihtiyaç var ve biz bunu nice zaman önce birkez daha hatırlatmıştık.

Şu: “DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!”             

Marksistler’in; Sünni çoğunluğun ezici üstünlüğü ve basınç yapması sebebiyle bu günlere gelindi, demesi dahilinde düşünürsek, artık geri dönüşü olmayan bir yola gemileri yakmış olarak girildiğini fark ederiz. Bu milletin gemileri yaktığını Marksistler söylüyorsa, Müslümanlara ne yapmak düşer? Bu sorunun cevabına vereceği doğru cevab, AK Parti’nin istikametini ve istiklâlini belirleyecek.           

Aslında seçenek yok; Durmak Yok Yola Devam… Ama eski yürüyüşüyle değil. Yara bere, kırık dökük içinde debelenen millet düşmanlarına öldürücü darbeyi vurabilmek için HÜCUM MARŞI’na ihtiyaç var.            

DOĞU PERİNÇEK’TEN İNLEYEN NAĞMELER           

Perinçek’i takdir ederiz. İdealist bir adamdır. Fakat bu idealistliğini öylesine orijinal bir noktaya taşımıştı ki Perinçek, adeta;  İdealistliği Maskara Etme İdealizmi’ne dönüştürmüş. Yalın kılıç öyle dövüşüyor ki, insanın acıyası geliyor. Şer’i Mübini kabul etmez ki, diyelim burada kazanamasa da, öbür tarafta hakkını alır. E burada da kazanması mümkün değil; nasıl acımayalım. Vicdan kelimesine dayanan bir itikatla bu yollar aşılmaz. O vicdan, önce inanmanın Hakikatine bağlanmayı kabul edecek, ondan sonra vicdan olur. Aksi takdirde Mao’sunun Çin’i gibi Doğu Türkistan Müslümanları’nın ciğerlerinin sökmeye devam eder. Antiemperyalist Mao’nun, antiemperyalist Çin’i(!)… Cin’i!           

Bu işler Cin’likle olmuyor tabii… Ama yine de Perinçek geri durmuyor. Silivri’den (Allah kurtarsın-Samimi olarak) öyle salvolar sallıyor ki, tutabilene aşk olsun. Ülkeyi oradan idare ediyor.           

“Öncelikli ve Yakıcı Görev”i belirtmiş 18 Şubat 2012 tarihli Aydınlık gazetesinde. Bir gün önceki yazısında ne yazmışsa, hararetle tavsiye ediyor ahaliye:            

“Dünkü Rota’da yazılı ‘Türkiye Cephesi’ni okumayanalar lütfen okusun. Okuyanlar ise, okutsunlar, rica ediyorum.”           

Aman bulalım şu yazısını, hikmet dolu satırlardan mahrum kalmayalım. Bir yandan da bugün yazdıklarına temaşa ile feyz alalım. Zira, Mao’cu, Apo’cu, Milli’ci ve Kemalist badireleri başarıyla atlatarak gelmiştir bu günlere. Kalpaklı Kuva’yı Millici duruşuyla aleme nizamat verme hakkına sahiptir. Doç. Ümit Sayın’ın ağzından kaçırdığı MASON’luğu unutun gitsin.           

Diyor ki Perinçek:           

“ABD’nin stratejik bozgununu paylaşırlar.           

Türkiye’yi yönetenler, ABD’nin savaş aleti olurlarsa, yalnız bölgesel hain olmakla kalmayacak, dünya ölçeğinde hain olacaklardır. Türkiye, bağımsızlık ve bütünlüğü için birlikte olmak zorunda olduğu herkesle karşı karşıya gelecek ve çok ağır sonuçlarla karşılaşacaktır.           

Türkiye’nin Suriye, İran, Irak, Lübnan, Rusya ve Çin ile karşı karşıya gelmesinin stratejik bedelleri çok ağırdır.ABD, çöken emperyalisttir. Yükselen Asya’ya karşı ABD’nin koç başı görevini üstlenenler, en sonunda ABD’nin bozgununu paylaşacaklardır. Geçmişte Hitler’e alet olanların sonu bilinmektedir.”           

Neresine dokunalım?.. Her satırı bir âlem, ama âleme yutturma gayretinden de asla taviz vermiyor.           

ABD, çöken emperyalisttir; doğru! Ya Rusya; kokuşmuş ve çökmüş emperyalist! Ya Çin’in ABD ile al külah ver takke durumları? ABD’ ile de güzel güzel anlaşıp UFAKLIKLAR’ı ütmeleri? Tüm insanlığa beş daimi üye ve onların dünya’ya adalet (!) dağıtan Çin-Cin taifesi. Ah be Perinçek!.. Sen âlemi keriz mi sanırsın? Hakikaten üç beş yavan’ın ve yaban’ın dışında sana inanan olur mu sanırsın?… Yapma be Perinçek!           

 Devam ediyor:            

“ABD’yi durdurabilecek tarihsel fırsat.           

Bugün ABD’nin savaş çılgınlığının önünü kesecek ülke Türkiye’dir. Koşullar elverişlidir.           

ABD’nin baskıları, Türkiye için fırsattır. Piyon görevini reddederek, Türkiye zincirlerini kırar ve ABD ile ilişkilerini de normalleştireceği bir sürecin kapısını açar.Türkiye bu tarihsel atağı niçin yapmıyor?           

Çünkü sıcak para diktası altındadır. Türkiye’nin tepesindeki sıcak para komisyoncularının, borsa vurguncularının, hortumcularının ve tarikat rantçılarının kanlı çıkarları, ABD’nin savaş ağalarıyla kader birliği içindedir. Türkiye’deki sıcak para diktası, Amerikasız yapamaz. Ancak geldiğimiz noktada, sıcak paranın bedeli sıcak kandır. Mehmetçiğin sıcak kanı!Suriye’de Haçlı Seferi, Türkiyedeki sıcak para diktasının sorgulamasını da, gündeme getiriyor. Bu sorgulama lafla olmayacak, devrimle olacaktir.”           

 Bravo, yaşa, varool vs. vs…            

Laf cambazlığında harikulade(!)… Fakat, sadece ahmak taifesine ait bir tavlayıcılık… bir de dikkatimizi çekiyor, Pernçek böyle akçe’li işlerden bahsederken coşuyor; komisyoncular, borsacılar, hortumcular ve TARİKATÇILAR…            

Tarikatçıları büyük yazdık, çünkü Perinçek’ten bir ricamız olacak. Yıllar önceydi, Perinçek’in dergilerinden birinde (Aydınlık olabilir, 2000’e Doğru olabilir) kapaktan haber: İSMAİLAĞA CEMAATİ ŞERİATÇI BİR KALKIŞMADA BULUNACAK… Bu minvaldeki haberin devamı şöyleydi; İngiltere MI5 istihbaratı İsmailağa Cemaatine bu kalkışma için büyük miktarlarda para yolladı. Bu paralar Şeyh Nazım Kıbrısi üzerinden İsmailağa Cemaatine ulaştırıldı. Bu kalkışmanın ilk sinyalini de, İsmailağa Cemaatinin Şeyhi Mahmud Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadeddin Ustaosmanoğlu, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezindeki konferansında verdi. Haber böyle devam ediyor.Tabii yıllar sonra Ergenekon dosyalarında Doç. Ümit Sayın’ın Perinçek hakkındaki İngiltere locası kaynaklı masonluğunu görünce gözlerimiz açıldı. Açıldı ama, mevzuda öylece kala kaldı.           

Şimdi Perinçek’in dürüstlüğüne güvenerek kendisinden bir ricamız var; biz o malum sayıyı bulamadık, arşivnizde mutlaka vardır, bir nüsha göderirseniz memnun oluruz; bu ricamızı geri çevirmeyin.           

Bu haber bizim için turnusol kağıdı mesabesindedir ve Aydınlıkçıların ne kadar karanlık yalancılar olduklarının delilidir. Yukarıdaki satırlarda da aynı kolpacılık devam etmektedir.Devam edelim:            

“Herkese çıkış yolu.            

Bu koşullarda, savaşa karşı Türkiye cephesi öncelikli görevdir; zorunludur ve kaçınılmazdır.           

Herkesi, bir ayrım yapmadan bu göreve çağırıyoruz.           

Geniş ve Müslümanlığa önem veren bir tabanı bulunan AKP’nin, Haçlı Seferine topyekün alet olması beklenmez.           

Haçlı savaşına piyon olanların işi zordur. Herkese bir çıkış yolu gösterilmelidir.            Biz, İşçi Partisi olarak, herkesi, hiçbir ayrım yapmadan Suriye savaşına karşı Türkiye cephesine çağırıyoruz.           

Bu cephe derhal kurulmalıdır. Öncelikle CHP-MHP-Saadet Partisi ve İşçi Partisi, bu cepheyi oluşturabilir ve hızla genişletir.            

Savaşa karşı Türkiye Cephesi, aynı zamanda Milli Hükümetin ilk adımıdır.”            Perinçek Silivri’den Milli Hükümetin temelini de atmış bulunuyor böylece… AKP’nin geniş ve Müslümanlığa önem veren tabanını Ak Partiye neler yaptığına bir Roni Margulies’in kaleminden bakın, bir de şaşkın Perinçek’in! Veya uyanık mı demeliydik?            

Mesele şu. Margulies ne diyordu?            

“İkinci büyük güç, Kemalist devletin yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye’nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif yaratarak koyunluktan çıktı.”            

Bu çıkışı önlemek, bu milleti eski haline İRCA (koyunluğa döndürmek) etmek isteyenler dört koldan saldırıyorlar. En cevvalleri de Perinçek ve kadrosu…. Saadetliler koyunluğa rıza gösteren ilk talihlilerden olma gayreti içinde sanki. CHP malum. MHP’de bu vartaya düşmüşlerden.            Suriye için neden bu kadar çırpındıklarını da anlamışsınız herhalde!            

Son umutları; SON.    

.

.

http://www.furkandergisi.com

AKLINI BAŞINA TOPLA İSMAİL MÜFTÜOĞLU

Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni olarak tanınan Furkan Grubu’nun önemli ismi Saadettin Ustaosmanoğlu çarpıcı açıklamasıyla İsmail Müftüoğlu gerçeğini ortaya çıkardı

Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni olarak tanınan Furkan Grubu’nun önemli ismi Saadettin Ustaosmanoğlu’nun şu açıklamasıyla İsmail Müftüoğlu gerçeği ortaya çıktı:

‘Cübbeli, Müftüoğlu ve gibilerinin kurduğu çete tabii olarak Ergenekon terör örgütüne de hizmet ediyor. Cüppeli’ye ve Müftüoğlu’na buradan sesleniyorum: Şahsiyetli olun, dik durun, küçük kurnazlıklara yeltenmeyin. Aklınızı başınıza toplayın.’

Saadettin Ustaosmanoğlu genel yayın yönetmenliğini yaptığı Furkan Dergisi’nin internet sitesine yaptığı açıklamada, ‘Ergenekon’la ilişkili gösterdiği Ahmet Ünlü ve Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi İsmailağa’nın lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun hukuk müşaviri İsmail Müftüoğlu hakkında şu iddialarda bulundu:

Erbakan Hoca, ‘Niçin İsmailağa’nın oylarını AKP’ye kaptırdınız’ diye Müftüoğlu’nu fırçaladı. Fırçalamanın meydana getirdiği kuyruk acısıyla Müftüoğlu, Cüppeli’yle kafa kafaya verip Saadet Partisi’ni kurtarmaya çalışıyor. Biz bu oyunu bozduğumuz için de en ahlaksızca atraksiyonlara giriyorlar. Bir daha Erbakan Hoca’dan beceriksizlik azarı işitmek istemediği için kıvranıyor. Ama yanlış kişilere sataşıyor!

Efendi hazretleri Cüppeli’ye, ‘Bizim parti ne yapıyor?’ diye soruyor. Cüppeli, ‘Saadet mi?’ diyor. ‘Yok yok, bizim parti’ deyince o ‘Yazıcıoğlu’nun partisi mi?’ diyor. Üçüncü soruşundan sonra Cüppeli ıkına ıkına ‘AKP mi efendi hazretleri’ deyince ‘Evet’ cevabını alıyor. Tabii bu şu demek değil; efendi hazretleri AKP’lidir. Efendi hazretleri hiçbir parti, hiçbir teşkilât, hiçbir örgüte nisbet edilemez.

  kaynak: http://www.medyanot.com/analiz/4875-aklini-basina-topla-ismail-muftuoglu.html

MÜFTÜOĞLU SAADET’İ ERGENEKONLAŞTIRIYOR

Saadet Partisini Ergenekonlaştırma görevini başından beri büyük bir azim ve heyecanla sürdüren Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi İsmail Müftüoğlu Aydınlık’a konuştu.

işte Aydınlık’ta yayınlanan o haber:

Türkiye’nin sorunlarının çözümü, ABD kıskacından kurtulmaya bağlıdır.”

Bu sözler, eski Adalet Bakanı, Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi Av. İsmail Müftüoğlu’na ait.

Müftüoğlu, önceki gün Ulusal Kanal’daki Ufuk Ötesi programımızın konuğuydu. Kendisiyle iki saate yakın süren program boyunca dış politikadan, AKP’nin nasıl kurulduğuna dair pek çok konuda konuştuk. Ancak programdaki en önemli saptama, işte bu cümleydi…

ABD’ye karşı olduğunu program boyunca her fırsatta dile getiren eski Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, AB’ye de karşı olduğunu, AB’nin bir sömürü düzeni olduğunu vurguladı.

Ergenekon soruşturmasının arkasında ABD var

İsmail Müftüoğlu, yürütülmekte olan Ergenekon soruşturmasının arkasında ABD’nin olduğunu özellikle vurguladı.

Müftüoğlu‘na göre soruşturmayla tutuklanan şahsiyetlerin hemen hepsinin bazı ortak özellikleri vardı:

Türkiye’yi büyük bir badireye sokacak olan 1 Mart tezkeresine itiraz etmişlerdi, hatta tezkerenin geçmesini bizzat engellemişlerdi… Hemen hepsi ABD karşıtıydı… Pek çoğu, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını istiyordu…

Eski Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, Kıbrıs davasının büyük kahramanı Rauf Denktaş’ın bile adının bu soruşturmaya karıştırıldığına dikkat çekti.

Ancak Müftüoğlu’nun en çarpıcı sözleri ise Necmettin Erbakan’la ilgiliydi. Müftüoğlu’na göre yaşasaydı ve sağlık durumları o zaman elverseydi, Erbakan da Ergenekoncu ilan edilebilirdi… Müftüoğlu’na göre, bu ihtimalin dayanağı, Erbakan’ın milli duruşuydu!

Çiller – Bir anlaşması

Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi İsmail Müftüoğlu, 23 Şubat 1996 tarihinde imzalanan Türkiye – İsrail Askeri İşbirliği anlaşmasının yürürlükte olduğunu; ABD’nin de füze kalkanı ile yürürlükteki bu anlaşmayı onayladığını belirtti.

Müftüoğlu, yürürlükteki bu anlaşmanın Tansu Çiller – Çevik Bir ikilisinin eseri olduğunu belirtti.

Yandaş basının yalanları

Geçen haftalarda Saadet Partisi heyeti olarak Suriye’ye gittiklerini hatırlatan İsmail Müftüoğlu, ilginç bir anekdot anlattı. Humus’da, kendilerini izleyen bir Türk gazetesinin muhabiri, Müftüoğlu namaz kılarken, İstanbul’a haber geçer. Telefonda, her yerin yandığını, Suriyeli askerlerin muhaliflere ateş açtığını vs. anlatır.

Namazını bitiren Müftüoğlu, muhabire serzenişte bulunur, “ayıp değil mi, neden yalan söylüyorsun, bak ortalık güllük gülistanlık” der. Muhabirin yanıtı ibretliktir: “Patronum böyle haber istiyor!”

Erdoğan’a Abramowitz yol verdi

AKP’nin kuruluşuna ve eski öğrencilerine de değinen İsmail Müftüoğlu, Erdoğan’ın başbakanlığa gelişi sürecinde önemli bir isme, dönemin ABD büyükelçisi Morton Abromowitz’e de değindi.

Müftüoğlu, Abramowitz’in Erdoğan’la, daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken temasa geçtiğini belirtti.

(Mehmet Ali Güller/Aydınlık)

kaynak: http://www.medyanot.com/medya/4847-muftuoglu-saadet-i-ergenekonlastiriyor.html

Devletin Patrikhaneye Karşı İsmailağa Kozu

T24 – Selin ONGUN
songun@t24.com.tr‘Devlet Patrikhane’ye karşı İsmailağa’nın varlığından memnun’

“Ilımlı İslam için Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’e rol verildi. İsmailağa da ılımlı İslam’a dahil edilmeye çalışılıyor. İsmailağa cemaatini Gülen cemaati çatısı altına alınmasını engelledik. Tayyip Erdoğan’ın bizim için söylediği , ‘Bunları  merkeze çekelim’ sözlerinden hareket etmeye yeltendiler. Zaman gazetesi İsmailağa’nın  içine sokuldu. Efendi Hazretleri Mahmut Ustaosmanoğlu için ılımlı İslam’a karşı değil gibi  bir imajı yansıtmak istediler. Burada AK Parti kullanıldı (…) Gülen cemaatine ve AKP’ye şeriatı sulandırdıkları için karşıyız. Şeriat istiyorlar tabii ki. Tabanı tamamen samimidir.”

Bu sözler, Nakşibendi geleneğinin Türkiye’deki etkin grupları arasında gösterilen İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadettin Ustaosmanoğlu’na ait. Saadettin Ustaosmanoğlu ile cemaatin merkezi olarak bilinen Fatih’teki Çarşamba semtinde görüştük.

İlk ve ortaokul sonrası medrese eğitimi alan Ustaosmanoğlu, İsmailağa cemaatinin erkek üyeleri arasında yaygın olarak kabul gören şalvar, cübbe ya da sarık giymiyor. Cemaatin entelektüellerinden biri olarak işaret edilen Ustaosmanoğlu, 1999-2005 yılları arası İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA-C) davasından Metris, Kartal ve Bolu F Tipi cezaevlerinde yattı. Cezaevine girmeden önce Furkan dergisini çıkaran Saadettin Ustaosmanoğlu halen Yeni Furkan dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yapıyor.

Ustaosmanoğlu, İsmailağa’nın lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun (79) sağlık sorunları nedeniyle geri çekilmesinden sonra cemaatte yaşananları T24’e anlattı.

Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün, Emr-i Bil –ma’ruf  grubunun önemli bir üyesi tarafından İsmailağa cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’na  “Zekât paralarını yiyorsun bunu yapma” iddiasıyla şikâyet edildiğini söyleyen Ustaosmanoğlu www.t24.com.tr’ nin sorularını yanıtladı.

Cübbeli’nin servetinin kaynağı nedir? Zekât paralarını yemekle suçlanan Cübbeli cemaatten ihraç edilebilir mi? Cemaatin lideri Mahmut Ustasomanoğu İBDA’ya karşı mı? İsmailağa cemaati AKP ve Fethullah Gülen cemaati arasındaki gerilimin nedenleri ne? Ustaosmanoğlu’na göre AKP döneminde İsmailağa cemaati neden perişan oldu?  Cemaate üst düzeyde “Hâlâ şeriat istiyorsunuz. Olmuyor işte neden diretiyorsunuz. Devir, artık o devir değil!” eleştirileri geliyor mu?

Söyleşinin yarın yayımlanacak bölümündeki başlıklar da şöyle:

Görevde olan milletvekili ya da bürokratlar arasında İsmailağa cemaati üyesi var mı? Mahmut Ustaosmanoğlu kendisinden sonra cemaat liderliği için kimi işaret etti? Cemaat lideri emekli maaşıyla mı geçiniyor? Kadınlar konusunda Cübbeli hangi sözü dinlemedi? Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın İsmailağa  cemaati soruşturmasını yürütürken hakkında inceleme başlatılması, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in gözaltına alınanların serbest bırakılmasını istemesi ne operasyonu? İsmailağa’dan kimler Ergenekon’a dahil oldu?

‘Cübbeli zekât paralarını yiyorsun, yapma’

– Elinizde Cübbeli Ahmet Hoca ile ilgili istihbarat olduğunu söylemiştiniz. Açıklamadınız; bildiğiniz nedir?

Sitemizde yazdık. Emr-i Bil –ma’ruf  grubundan hatırı sayılır bir büyüğümüz, ismini anlaşılır  nedenlerle açıklamadık,  Efendi Hazretleri’nin (Mahmut Ustaosmanoğlu) yanında  Cübbeli’ye  “Zekât paralarını yiyorsun bunu yapma” diyor.

 Cübbeli’nin cemaatin yardım paralarını kişisel amaçlarla kullandığına dair kanıtınız var mı?

Cemaatin parasını kullanamaz, zira para vakfın parasıdır ve devlet kontrolündedir; nasıl kullansın. Biz burada Cübbeli’nin şahsi zaaflarına parmak basıyoruz.

– Sizce Cübbeli zekât paralarını yedi mi?

Zekât paralarını yediğini hocasının yanında söyleyen kişiden bahsediyorum. Yaşlı bir kimsenin belirli bir garazı yokken biri hakkında böyle şeyler söylemesi  kimin dikkatini çekmez.  Mümkün olsa da sizi bu kişiyle tanıştırabilsem. Kaldı ki Cübbeli’nin  zaaflarıyla  ilgili mevzular çokça bilinen şeyler kabilindedir.

– Servetinin kaynağı nedir?

Servetinin kaynağını bilemem.  Kendisinin fakir olduğunu söylüyor.  Ama beş yüz bin dolara daire aldığı da kendi ifadesi. Demek ki fakirlikte izafi; nereden baktığınıza bağlı. Tabii bunlar işin teferruat boyutu, mesele fikrin ahlakıyla alakalı. Kainâtın  Efendisi  buyuruyor:  “Kişinin  namazına orucuna bakmayın, dinar ve dirhemle yaptığı alışverişle  bakın.” Yani,  maddeye hangi zaviyeden bakıyor bu önemli.  Cübbeli’nin yakınlarında bulunanlardan birinin  sözü, meselenin özü: “Hacca  gittiğimde  dua ettim; Ya Rabbi  Cübbeli Hoca’mın kalbinden para sevgisini al. Geldim gördüm ki duam kabul olmamış.”

‘Efendi Hazretleri cemaatin yakındığı kişiyi çağırıp omzuna masaj yaptırdı’

– Bu iddialar doğru ise cemaat lideri ne yapar; Cübbeli, Mahmut Ustaosmanoğlu’nu  takmıyor o halde?

Tasavvufi cemaatlerde “Benim  gücüm var, ben her şeyi yaparım” diye bir şey yoktur. Bir maslahat vardır;  şeyh, mürşid-i kamil, sizi kalbinden düşürdüğü an bittiniz. Burası ne şirket ne de siyasi parti. Burada, “Yanlış yaptın seni işten atıyoruz, işini iyi yaptın  prim veriyoruz” mantığı yoktur. Misal vereyim; önceden Cübbeli Ahmet Hoca’dan  daha kuvvetli biri vardı, nefsine  uydu biraz ileri gitti. Cemaatten birileri Efendi Hazretleri’ne bu kişinin  usulsüzlüklerini şikayet ettiğinde, Efendi Hazretleri  şikayet edileni yanına çağırıp, “Omzuma masaj yap” dedi.  Haliyle şikayetçiler manzara karşısında şaşkınlığa uğradılar.  Ardından bir ay içinde Efendi Hazretleri  kibâr-ı kelamla kendisini kovdu. Cübbeli bunları  iyi bilir,  dikkat etmeli. Efendi Hazretleri’nin maslahat icabı yapıp ettikleri vardır, kimse yanlış anlamamalı. Mümin ferasetiyle bakamayanlar yanar.  İsterse alim olsun. Cübbelli’nin de  bu manada akıbeti iyi görünmüyor. Zamanla mevzuların detayına girilebilir.

– Mahmut Ustaosmanoğlu Cübbeli’nin  katıldığı televizyon programlarını  izliyor mu?

Hayır. Efendi Hazretleri’nin televizyonla işi olmaz. Ama unutmamalı; Velî, mizacı eşya ve hadiseler üzerinde tasarruf sahibidir.

‘Cüppeli Ahmet ciddiyeti olan biri olsa onu da tepelemişlerdi’

– Mahmut Ustaosmanoğlu’nun geri çekilmesinden sonra cemaatte Cübbeli Ahmet Hoca kadar sivrilen biri oldu mu?

Hayır. Ama unutmayın, ciddiyetiyle kendini ispat eden cemaatimizin iki önemli ismi  şehit edildi. Teşbihte hata olmaz; Cübbeli de ciddiyetiyle ortada olan biri olsaydı  onu da tepelerlerdi.  Onun yalpalayan gidişatını fark edenler hadiseye müdahil olup  onu kurtlar vadisine çektiler. Halbuki Cübbeli Ahmet de kendi içinde güzel hizmetler yapıyordu, orada kalmalıydı. Kurtlar vadisinde ne işin var?

 “Cübbeli hakkında istihbaratımız var” açıklamanızın tek dayanağı Emr-i Bil ma’ruf  grubundan bir kişinin “Cüppeli zekat paralarını yiyor” iddiası mı?

Hayır. Ama şöyle de bakmak  birçok şeyin ipucu manasına gelir;  bir kiş, koca bir cemaati maskaralaştırıyorsa, Allah Resulü’ne  “korkak, sahtekar” diyen biri karşısında  yılışıyorsa, bu suç bizdeki bilgilerin yanında hafif  kalır.  Bizdeki bilginin kaynağı da zannediyorum Cübbeli ile oynuyor. Bu sebeple olsa gerek, vaazlarında, “Hakkımda  çıkacak montaj görüntülere inanana hakkımı helâl etmem” diyor.  Kendinden emin olmama tavrı. Bu konudaki tedirginliğini  daha farklı zaviyelerden de gördük.

 Nedir o zaviyeler?

Konuşmadığımız şeyleri konuşmaya başladık; neden? Bekledik. Fakat artık durum kangrenleşti, toparlanamaz hale geldi. Bundan böyle konuşuyoruz; konuşacağız. Mesele sadece Cübbeli olmamalı. Cübbeli burada sadece bir atlama taşı olabilir. Asıl konu, Cübbeli gibilerin üzerinden kotarılmaya çalışan meselelerdir. Gizli, açık. Mesela hiç gereği yokken Cübbeli bizi Genelkurmay’a  niçin ispiyonlar? Onun gözünde biz münafık veya kâfir miyiz? Cübbeli şunu cevaplasın; cemaate mensup Büyük Doğu İbda fikriyatına mensup müslümanlar için, “Genelkurmay onların  tasfiyesi için bizi kullansın” diye haber gönderdi mi, göndermedi mi?  Kendi düşüncesinde olmayanlarla bile  kardeş olabilen Cübbeli  neden iki senedir kendisine soracağımız bir soru için  telefonlarımıza cevap vermez? Kibir mi, suçluluk duygusu mu?

‘İsmailağa’dan İBDA’yı tasfiye etmek için Genelkurmay beni kullansın demiş’

– Kim ile ne haberi göndermiş; somutlaştırır mısınız?

Cübbeli’nin bu söylediği kişilerin  isimleri, zamanı hepsi bizim elimizde. Kendisinin sohbetine gelen asker kişilere…  (İddiasını somutlaştırması için ısrar ediyoruz; Ustaosmanoğlu “Ordudan emekli kişiler” demekle yetiniyor)  Benim ideolojik  görüşüm bellidir; ama  ben hayatımda illegalitenin i’sini bilmem. Benim suçum, 28 Şubat’ta  herkes kaçarken İsmailağa’yı  savunmak için televizyona  çıkmaktı.  Ve bunun cezasını çektim. Evet ben İBDA fikriyatına mensubum. Bakın, terörden bahsetmiyorum. O ayrı bir tartışma. Ama sen  İBDA fikriyatını  okumadan,  anlamadan neyi nereden tasfiye ettiriyorsun?

 Çarşamba’da İBDA ne kadar yaygın,  çarşaflı teyzenin İBDA umurunda mı?

(Gülüyor)

 “Biraz etrafı gezin” demek mi bu gülüş?

Açık konuşayım;  biz cezaevindeyken  bize açıktan  dua eden  hoca efendiler vardı. Çıktığımda büyük hocalarımızdan  birinin elini öpmeye gittim,  kulağıma eğilip şöyle dedi: “İçeride yapılacak  çok şey var ama dışarıda daha çok şey var, Allah yardımcınız olsun.”  İslam için çırpınan bir insana  bu cemaatte kimse ses çıkarmaz.  Zır cahil değilse tabii.

‘Önce İBDA için ileri geri konuşuyor sonra cezaevine yoğurt gönderiyor’

– Cübbeli’nin İBDA ile bağlantısı var mı?

İBDA ile bağlantısı olması için Salih Mirzabeyoğlu’nun  her biri şaheser olan kitaplarını okumuş olması gerekir. İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır. Cübbeli de bilmediği bir şey için  şikâyet teşebbüsünde bulunmuş ki, bu onun ilim adamlığı sıfatına yakışmıyor. Bir konu da şu; bilmediğiniz için bir şeye  düşman olabilirsiniz. Ama o konuda dik duramazsanız haysiyetiniz zedelenir.  Bu minvalde bir misal vereyim; biz Metris cezaevindeyiz, bir telefon geldi Almanya’dan.  Arayan, “Cüppeli burada  İBDA hakkında  ileri geri konuşuyor” diyor.  Cemaatten bir hocayı arayıp; “Biz burada can pazarında yaşıyoruz, operasyon sonucu bir ölü 20 ağır yaralıyla ayrıldık Metris’ten, o Almanya’da keyfe keder  konuşuyor, söyleyin  ahlaksızlık yapmasın” dedim.  Cüppeli döndüğünde cezaevine süt ve yoğurt göndermeye başladı.  Madem aleyhimize konuşuyorsun, o zaman  bu yoğurt, süt ne? Bir başka hadise; Bandırma cezaevi.  Kendisi de orada yatarken bir gün koridorda bir arkadaşımızı, “Bak bu arkadaş İBDA’cıdır” diye  tanıştırıyorlar. Tabii hemen şempanze  tavırları içinde  ellerini sıvazlayarak, “İBDA’cılar bizim Ehl-i Sünnet  kardeşlerimizdir” diyor. İnsanda biraz haysiyet, feraset, dik durma ameliyesi gerçekleşmiş olsa  bu duruma düşer mi?  Bir yandan “Genelkurmay’a, bunları beni kullanarak tepeleyin”  mesajı, diğer yandan  süt yoğurt gönderme ameliyesi.  Dava adamlığı başka bir şeydir, herkes bunu hiç değilse asgari derece öğrenmeli.  Aksi, kurtlar vadisinde parçalanmaktır.  Veya medya maymununa döndürülmek.

‘Mahmut Efendi Hazretleri İBDA’ya asla karşı değil’

 Mahmut Ustasomanoğu İBDA’ya karşı mı?

Asla. Efendi Hazretleri  müslümanlara karşı  tavır almaz. Zamanı gelince  konuşulacak şeyler var. Meselenin  illegalitesini  hesaba katarak  soruyorsanız, tabii ki işin rengi başkadır. Herhalde anlatabildim!

– Diyelim ki Cübbeli Ahmet  İBDA’nın  İsmailağa cemaatinden tasfiye edilmesi için haber gönderdi. Cübbeli’nin cemaat üzerindeki  etkisi Genelkurmay ya da  bir başka devlet kurumunun  ciddiye almasına neden  olacak kadar baskın mı?

Alırlarsa  hata ederler. Eğer Fatih Altaylı ve Murat Barakçı da onu ciddiye alsalardı  göbeklerini çatlatırcasına gülmezlerdi. Deniz Baykal da Cübbeli’yi Zekeriya Beyaz  ile aynı familyadan  görüyor olmalı ki, “İzlerken keyfini çıkarıyoruz” diyor. Deniz Baykal’ın  asıl altı çizilmesi gereken cümlesi de şu: “Fatih Altaylı  onun tadını çıkarıyor, biz de izliyoruz.” Bütün bunlardan sonra Cübbeli nedamet ve pişmanlık duyarak geri çekilmezse çok pişkin demektir.

– Cübbeli Ahmet  ile Mahmut Ustaosmanoğlu arasında akrabalık ilişkisi var mı?

Yok, şeyh-mürid ilişkisi var. Tasavvufi tarikatlarda  akrabalık ilişkisi de önemli değildir.

‘Efendi Hazretleri’ne bütün liderler gelmiştir, Başbakan da, Baykal da’

 Dış dünyaya ihtiyatlı yaklaşan,  Nakşiliği son derece  disiplinli uygulayan  İsmailağa cemaati  son dönemde oldukça medyatik. Bu durum Cübbeli  Ahmet  Hoca’nın  bireysel inisiyatifi mi;  neden böyle bir açılıma ihtiyaç duyuldu?

Burada mevzu nerede başladı; buna  kimse bakmıyor. Tarikatın başındaki Efendi Hazretleri  Mahmut Ustaosmanoğlu, hakikaten mürşid-i kamil olduğu için  bu güne kadar bu cemaati hiçbir yere  bulaştırmaksızın  getirmeyi başarmıştı. Bugün ne oldu;  Mesele Efendi Hazretleri’nin  hastalığı nedeniyle  geri çekilmesi,  akraba-i taallukat içindeki bir takım  hususi işlerin dışarıdan kurcalanması,  o kurcalanan işlere  siyasi partilerin maydanoz olmasıdır.

– Daha  açık konuşur musunuz?

Aileleri ile birlikte  5 milyon ile 10 milyon  arasına tekabül eden  bir cemaatten söz ediyoruz. Dolayısıyla siyasi partiler cemaatimize her zaman talip olur.  Bugüne kadar  Efendi Hazretleri’ne  bütün parti liderleri gelmiştir. Demirel gelmiştir,  Türkeş gelmiştir,  Muhsin Yazıcıoğlu gelmiştir,  Ecevit gelmiştir, Baykal gelmiştir, Başbakan da gelmiştir.  Fakat bu talip olma cemaatte böyle bir savrulmayı hiç gerektirmedi.

‘Tabanımız Saadet’e yakındı, AK Parti’den sonra mevzu değişti’

– Nasıl bir savrulma?

Şöyle ifade edeyim;  normalde cemaat taban itibariyle Saadet’e yakındır. Fakat AK Parti’den sonra mevzunun şekli değişti. Çoğunluk AK Parti’ye  oy verdi.  Ama burada bizim eleştirdiğimiz konu, cemaati temsil makamında olduğu  intibaı ile Cübbeli’nin  “Bu cemaat Saadet’lidir”  tenezzülünde bulunması. Hülasa “İsmailağa açılım yaptı” diye bir şey yok. Cübbeli’nin  şahsında açılıma sürüklenmek istenen bir cemaat var.

– Cübbeli Ahmet, tabanın Saadet’e  yönelmesi için kaldıraç olabilir mi?

Hayır, olamaz. Olsaydı AK Parti buradan bu kadar oy almazdı.

‘Ilımlı İslam için Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’e rol verildi’

– Cemaatte “AKP taraftarları ve karşıtları” şeklinde bir bölünme mi var?

Bölünme sadece bizim cemaatimizde değil, bütün müslümanlar arasında oldu.  Şu anda yönlendirilmek istenen hadise bellidir; ılımlı İslam. Bu politika İslam’ın dalga dalga gelişini gören emperyalistlerin çıkarlarını koruma taktiğidir. Bu politikanın  desteklenmesi için kendilerine rol verilenler bellidir; Tayyip Erdoğan  ve Fethullah Gülen. Bu insanlar  kendilerine verilen rolden  rol çalmayı başarırlarsa ahretlerini kurtarırlar. Emperyalizmin bu tuzağına bilerek alet olmuşlarsa dünyaları da ahretleri harap olacaktır. Bu süreç içinde İsmailağa da ılımlı İslam’a dahil edilmeye çalışılıyor.

‘İsmailağa cemaatini Gülen cemaati çatısı altına alınmasını engelledik’

– Şu  yorum çok mu uçuk; “İsmailağa  cemaatini  Gülen cemaati  çatısı altına almak istiyorlar?”

Bu fiilen kotarılmaya çalışıldı. Bunu engelledik. Efendi Hazretleri için  ılımlı İslam’a  karşı değil gibi  bir imajı  yansıtmak istediler. Burada AK Parti kullanıldı. Böyle bir  yeltenme oldu. Orada Tayyip Erdoğan’ın bizim için söylediği , “Bunları  merkeze çekelim”  sözlerinden hareket etmeye yeltendiler. Mesela Zaman gazetesi İsmailağa’nın  içine sokuldu.

– Ne zaman oldu bu?

2006 yılında.  O zamana kadar  onlarla hiçbir münasebetimiz yoktu. Efendi Hazretleri,  “İlk kez bir röportaj verdi”  gibi bir sunuşla  Efendi Hazretlerinin ılımlı İslam’a karşı  olmadığı izlenimini vermek istediler.

– Fakat bugünlerde şöyle bir denklem kuruldu; “Cübbeli, Fettullah Gülen’e  karşı.  Mahmut Hocacılar  ve Cübbeli arasındaki kavganın bir nedeni de bu?”

Komik. Cübbeli  vaazlarında  Fethullah Gülen’i övmüştür.  Bir över, bir söver sonra da çıkıp Moral FM’de  özür diler.  Said-i Nursi  Hazretleri’ni  ayrı tutarak  bazı şeyleri konuşmak lazım, yoksa  işler karışıyor, zira  Said-i Nursi’ye  bağlı bir çok cemaat var.  Cübbeli Ahmet  hadisesi ise ayrı bir psikolojik  vakıa. Ağzına  geleni söyler, sonra çıkar  özür diler, ama aynı mevzuu hakkında yine rucû etmeyeceğine dair kimse  garanti veremez.  Muhakemesi ve mantalitesi zayıftır ve bir diyalektik sahibi değildir.  Bunca savrulmanın sebebi bu.  Nakşibendi büyüklerinden  Esseyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin  şu sözü bir çok düğümleri çözücüdür: “ İlim insanın cehaletini giderir  ahmaklığını gidermez.” Anlaşılıyor herhalde?

‘AK Parti döneminde medrese açacaksak önümüzde pürüz olmaz ama…’

– İsmailağa cemaati de genel olarak Gülen hareketi ile ilgili böyle mi düşünüyor?

Tabanın büyük kesimi  ılımlı İslam’a karşıdır. Ama burada  AK Parti  vesilesiyle  bir zaaf oluştu, “Nasıl olsa  bizdenler, hiç değilse  yabancı değiller” gibi bir fikir de mevcut.

– AKP dönemi  İsmailağa cemaati için rahat bir dönem mi?

Şöyle; mesela  bir medrese açacaksın  bunun önünde pürüz olmaz, fişlenmezsiniz, takip edilmeziniz. Bunlar yok. Ama öbür taraftan  neleri kaybettik; 28 Şubat’ta  insanlar korkuyordu ama bir ayakta kalma, varlık sebebimiz  vardı. Şimdi ne var; İslam sosyetesi!  Ne müslümanların, ne de  diğerlerinin beğeneceği  berbat bir görüntü.

‘Başbakan bilsin; insanımız korktukça nefret duyguları kabarmaya başladı’

– Aynı şey değil  tabii ama  şöyle bir benzetmeye hak verir misiniz; “CHP’nin  tutumundan memnun  olmayan, ama  kerhen destek verenler gibi İsmailağa cemaati de, hiç değilse  bizdenler, deyip  AKP’ye  oy veriyor?”

İlk bakışta böyle değildi ama şimdilerde böyle bir durum oluşmaya başladı.

– Neden?

Yine Cübbeli’den  örnek vereceğim, ama  mevzuu tamda bu. O istediği kadar  televizyona çıkıp  “Kızlarımızı da okuturuz” desin,  riyakârlık yapmadan konuşalım; bizim insanımız, “Benim  bu rejime emanet edecek  kızım yok” diyor.  Şimdi bu sekiz yıllık eğitim hadisesinde çocuklarını okula göndermedikleri için birileri geldiğinde ödleri kopuyor.  Bir de ikna etmek için türbanlı hanımları gönderiyorlar. Ama insanımız korkuyor ve korktukça nefret duyguları  kabarmaya başladı.  Bunu Başbakan bilsin.  “Ben Kur’an ve sünnete göre  ilim isterim”  diyor insanımız, ama AK Parti  burada rejime alet oluyor.

‘AK Parti döneminde perişan olduk; İslam sosyetesi kendi keyfine bakıyor’

Az önce sordunuz; rahat bir dönem mi? Değil, perişan olduk. Bakın; başörtüsü meselesi. Umurlarında değil,  sonradan görme İslam sosyetesi kendi keyfine bakıyor. Şimdi Saadet Partililerde feveran edecek, ama bir örnek daha vereyim. Bir ahbabımızın eşi milletvekili seçildi, aile Ankara’ya gitti. Ahbabımız hanım, kocası vekil olunca Ankara’ya uymak için çarşafını çıkarmak zorunda kaldı; pardesüye geçti. Aradan zaman geçince kendisi şunu söylüyor: “ Bir dahaki dönem kocam seçilmesin  diye dua ettim. Nermin Erbakan dahil buradakilerin hiç birinin İslam diye bir derdi yokmuş.” Ben bunları bu insanlar kötü manasında anlatmıyorum. Sadece ılımlı veya ılımsız İslam diyerek iğdiş edilmiş beyinleri örneklendiriyorum.

‘Tabii ki demokrasiye karşıyız’

– Başbakan, “Türkiye  laik, demokratik bir hukuk  devletidir” dediğinde cemaat rahatsız olur mu?

Dört mezhep müftüsü Ali Haydar Efendi, ki zamanının (Osmanlı) Ordinaryus  profesör makamındaki  o insanın demokrasinin küfür olduğunu söylediğini herkes bilir. Buna rağmen cemaatten birileri veya herhangi bir  “Müslüman demokrasiden hoşlanıyoruz” derse kendi bilir. Daha açığını söyleyeyim; “One Minute” hadisesindeki Şimon Perez, “ Senin Kur’an’dan ve sünnetten bir sistem çıkaracak kapasiten kalmamış. Biz çıkardık; demokrasi. Sen de buna uyacaksın” diyor adeta. Bu mevzular açılmalı. Kısacık, havada kalan mevzular, insanımızın kafasında haliyle yer etmiyor.

– Siz demokrasiye karşı mısınız?

Tabii ki karşıyız.

‘Manken Aysun Kayacı’nın,  onun da çobandan farkı yok, ama sözü doğru’

 Halkın oy verdiği kişiyi meclise göndermesi fikri?

Manken Aysun Kayacı, bir söz söyledi kıyamet koptu. Doğru söyledi ama kendisi de o doğrunun içinde olanlardan biri, bunun farkında değil. “Benim oyumla çobanın oyu bir mi?” diyor. Tabii ki değil ama kendisinin de fikirde bir çobandan farksız olduğunun farkında değil. İslam’da, halkın temsilcileri akîl adamlar seçer başkanları. Üstad Necip Fazıl’ın “ İdeolocya Örgüsü” isimli eserine bakanlar meselenin mahiyetini görebilirler. Yoksa uzun mesele.

‘Tayyip Erdoğan’ı halk seçti diye bir şey yok’

– Şimdi bir yerde AKP’nin “Bizi halk seçti, seçkinci laikler kabul etsin, Tayyip Erdoğan’ı millet getirdi” serzenişinde sizi nereye ekleyeceğiz?

Zaruretler farklı şeylere yönlendiriyor tabii. Ama hakikatte böyle bir şey yok. Palavra. Ama Türkiye’de seksen senelik süreçte yaşananlar da ortada. Her on yılda bir ordu müdahalesi. Geçenlerde emekli general Osman Pamukoğlu televizyonda şöyle diyor: “Bu ülke yarı işgal altındadır.” Tabii çok insaflı bir ifade. Asker olması hasebiyle kendini tutmaya çalışmış. Bize göre tam işgal söz konusu. İktisadi, içtimai, felsefi, ruhi vs. Bu ülke hâlâ konuşan ülke konumunda değil. Bu konuda izafi görüşlere itibar edilmez. Sonra da, “Halk seçti ya, daha ne istiyorsunuz”  ifadeleri. Meseleler ciğerine kadar deşilmeli. Madem komünizm çöktü, madem kapitalizm sersemledi ve madem ortada İslam yok, her şey yeniden sonuna kadar konuşulabilmeli. Sonra halk seçti diye bir şey yok, halka seçtiriliyor, propagandanın gücü unutulmamalı.  Bu da tartışılması gereken bir konu. Bu halkı küçümsemek manasına değil tabi.  Halkın düşürüldüğü durum itibariyle söylüyoruz. Mesela aç halka kim ekmek verirse o seçilir. AKP İslamcı kesimin dışından da oy almıştır, neden? Aman istikrar bozulmasın, ekonomi çökmesin, aç kalırız falan. Tabii bu kadar basit değil, bunlar sosyolojik vakıalar ve derinlemesine tahlil gerekir, bir röportaj mevzusu olmaktan uzaktır. Kitaplık meseleler. Bu sebeple, izah babında söylediklerimiz mutlaka eksik kalacaktır.

‘Müslümanların nezdinde hâlihazırda fikir para etmiyor’

– Siz istiyorsunuz ki demokrasi olmasın; şuradaki Fatma teyze yerine akıl adamlar karar versin?

Dünyayı  600 sene öyle idare ettik. Her şey o işten vazgeçince alt üst oldu.  Neden vazgeçtiğimizi bile bilmeden, maziye düşmanlık. Tuhaf değil mi?

– Televizyona dünyaya uyum sağlamak lazım diyerek “evet” derken, 2010 yılında “demokrasi küfürdür” bakışının bam teli nedir?

Efendim biz bu işin bugüne dek uygulanan muhtevasına karşıyız. Televizyon ve demokrasi, ikisi de Batı icadı. “Birini kabul edip diğerini reddetmek ahlaki mi?” diyenlere cevabımız şudur:  Bir batılı fikir adamının ifadesiyle, İspanya Endülüs İslam Medeniyeti olmasaydı ve bizim o medeniyete mukavemet ve muhalefetimiz söz konusu olmasaydı, Batı medeniyeti olmazdı. Demek ki bize mukavemet ederken kazandıkları bir medeniyet söz konusu. Tabii sonra bizimkilerin Vahy’in ışığını kaybetmeleri vs. Olan oldu. Ama bugün bu meseleler son derece avamlaştırılarak   konuşulduğundan hakikate uzanmak mümkün olmuyor. Ve de müslümanların nezdinde hâlihazırda fikrin para etmiyor oluşu da işin cabası.

‘Gülen cemaati ve AKP şeriat istiyor tabii ki, ama sulandırıyor’

– Gülen cemaatine  ve AKP’ye de size göre şeriat istemedikleri için mi karşısınız?

Şeriatı sulandırdıkları için karşıyız. Şeriat istiyorlar tabii ki. Tabanı tamamen samimidir. Şeriat istiyorlar, fakat onları dejenere etmek için hazırlanan tezgâha düşüyorlar. Yoksa bir müslüman kendi yaratıcısının nizamına nasıl karşı olabilir ki?

 Fethullah Gülen’in o meşhur videosunda söylediklerinde bir değişiklik olmadığı fikrinde misiniz?

Evet. Eğer o bir taktik değilse öyle düşünüyorlar. Size daha başka bir şey anlatayım. Bunu duymamışsınızdır. Bir arkadaşımız anlattı, doğruluğunu yanlışlığını ona emanet ederek söylüyorum. Nurcu kesimin önemli bir cemaatinin başında olan kişinin  sözleri şöyle: “Yıllar önce resmi görevli birileri bize teklifte bulundular. Bizimle çalışırsanız teşkilatınızı dünya çapında bir teşkilat haline getiririz dediler. Ben de onlara ‘size güvenemem, yarın şekil değişir ben ortada kalırım’ dedim. Bu kişiler benden sonra Fethullah Gülen’e gitti ve o kabul etti.”

‘Gülen’in ismi cismi yokken var olan İsmailağa neden dünya çapında başarı elde edemedi?’

 Şimdi birileri de sizin için “Maşallah Yalçın Küçük’ü geçti” derse?

Yalçın Küçük sendromu semtimize uğramaz. Bizler sıhhatli insanlarız. Soruyorum size; İsmailağa cemaati bu kadar güçlü bir cemaat, Fethullah Gülen’in ismi cismi yokken  bu cemaat var; niye İsmailağa cemaati dünya çapında bir başarı elde edemedi? Niye onlar dünya çapında bir cemaat oldular da biz ya da başka bir cemaat olamadı? Ve niçin bu memlekette Meclis’te başörtüsüne tahammül edemeyen Bülent Ecevit bu cemaatle kanka oldu? Amerika’da  böylesi bir güç nasıl var oldu? Vatikan’la nasıl böyle bir yakınlaşma doğdu? Ve Fethullah Gülen “Amerika’nın egemenliğinin zayıflamasından endişe etmeliyiz” derken ne demek istedi?

 Bu sorulara cevap bulabildiniz mi?

Diyelim ki, bunlar taktik veya kendi içlerinde tutarlılar.  Burada bizi sevindiren hadise şu; emperyalistler İslam’ın dalga dalga geldiğini gördüklerinden  böyle bir projeye soyunmak zorunda kaldılar. Demek zorlandıkları bir şeyler var. Bu meselede ister Fethullah Gülen’i kullanmış olsunlar, ister başka bir alimi; fark etmez. Her halükarda kazanan İslam’dır. Yalnız burada sınananların durumu önemli, Allah Kur-an’ı Kerim’de nurunu tamamlayacağını bildiriyor, öyle veya böyle bu nur tamamlanacak. Mevzu, muhatap olanların durumu; ya kaybedecekler ya kazanacaklar. İslam’ı sulandırma teşebbüslerinin kazandırıcı olduğunu düşünmek ise abesle iştigaldir.

– İsmailağa’ya da “Gelin sizi de dünya çapında güçlü kılalım” teklifi geldi mi?

Resmi değil ama, bu resmi tekliflere alet olanlar böyle bir şeye tevessül ettiler. Efendi Hazretleri ılımlı İslam’a karşı değilmiş gibi bir hava estirmeye çalıştılar. Bu meseleyi gazetelerine taşıyarak, “Mahmut Efendi ilk defa bize konuştu” diye lanse ettiler.

‘Takiye mi yapıyorlar, yoksa gerçekten değiştiler mi; anlamadık’

 Üst düzeyde şöyle eleştiriler alıyor musunuz; “Hâlâ şeriat istiyorsunuz. Olmuyor işte neden anlamıyor ve diretiyorsunuz. Devir, artık o devir değil!”

Cezaevindeyken televizyondan izlemiştim. Eski Milli Görüşçü yeni AKP’li biri şöyle diyordu: “Olmuyor işte, İslam’la olmuyor.” İslam’dan mı vazgeçtiler, yoksa İslam’ı sulandırarak mı çözelim diyorlar; anlamadık. Ama ikisi de suç. Çünkü Allah Resulü’nün böyle bir metodu yok.

 Aslında devlet ile benzer soru işaretlerini paylaşıyorsunuz; “Takiye mi yapıyorlar, yoksa gerçekten değiştiler mi?”

Neden o şüphelere sahip olduğumuzu söyleyeyim. Tayyip Erdoğan Belediye Başkanı iken kendisine bir mektup yazdım. Sonra dergimde de yayımladım. Kendisi şu anda bir üniversitede  profesörlük yapan birinin aracılığı ile Amerikalılar ile görüşmeye başladı. O toplantıda bizden de biri vardı. Diyorlar ki, “Biz seni Başbakan yaparız. Cezanı da hafif bir şekilde hallederiz, seni Cumhurbaşkanı da yaparız.” O dönemde “Böyle bir işe girme” diye mektup yazdık. Şimdi böyle bir işe girmek suç mudur; hayır. Ama Napolyon’un sözü belli, iyi bir kavgaya gir sonra ne yapacağını düşünürsün. Bunu yapmazsan, “Biz iktidar olduk, ama muktedir olamadık” dersin. Eğer bu sözü söyleyeceksen niye böyle bir kavgaya girdin? Neden Erbakan Hoca’na muhalefet ettin; neden müslümanların parçalanmasına neden oldun? “Biz bu işi böyle beceremiyoruz, yeni açılımla bunu yapacağız” dedin ama bu açılımın arkasından iş geldi geldi, Türkiye’nin en mutaassıp cemaati İsmailağa’ya bile sirayet etti. Şimdi Deniz Baykal kalkıp sana “Ağlama, Başbakansın çöz”  diyor. Doğru. Tabii Kemalist rejimin kemikleşmiş yapısını da hesaba katmak lazım. Buna rağmen ağlamayacak çözeceksin. Madem “Millet beni buraya getirdi” diyorsun, milletin istediği olacak. Yapacaksın.