Üstad Necip Fazıl -3

05 Şubat 2012

NİL GÜLSÜM/Milat Gazetesi

İdeolocya Örgüsü dünya görüşü ahlakı getirdi
İdeolocya Örgüsü’yle ilgili olarak, bugüne kadar söylenmemişlerden bir tesbit olarak batılı büyük bir kafanın sözünü aktarayım. Diyor ki; “çağın büyük adamı, çağının isteğini dile getirebilen, çağının isteğinin ne olduğunu söyleyebilen ve bu isteğe cevap verebilendir.” İşte Üstad’ın İdeolocya Örgüsü-Büyük Doğu Düşüncesi başta olmak üzere aslî fonksiyonu bu cümlenin işaret ettiğidir. Üstad; Büyük Doğu İdeolocya Örgüsüyle aynı zamanda bir dünya görüşü ahlâkı getirmiştir. Bunun ne olduğunu anlamak için gene kendisini dinleyelim isterseniz: “ Allah’ın Resûlü, buyuruyor ki:“- Ben ahlâkî mekârimi (keremleri) tamamlamak üzere geldim!” Buradan da anlıyoruz ki, ahlâk sadece dünya görüşünün bir neticesi değil, aynı zamanda sebebidir. Ahlâk o hale geliyor ki, fikrin kendisi oluyor. Fikir hemen onun başına geçiyor. Sonra fikrin neticesi oluyor. Yani, sebep ve neticesi, netice ve sebebi… Ahlâk bütün bu kâinat manzumesinde, duyan, düşünen ve hareket eden insanın bütün hareketlerini tatbik edeceği ruhî mîzan… Dünyada fikriyatını yapıp da ahlâkını belirtmeyen Filozofa Batı eksik gözüyle bakar. Ve batı tefekkürü bahsinde de anlattığım gibi hemen şu soruyu yapıştırır:
“- Söyle, ahlâkın nedir?.. Hemen hesabını ver! Bunu sormakla mükellefim! Ve sen bildirmekle!..”
Bizde ise, ahlâk her şey… Zannettiğimiz gibi, öyle sun’î terbiye hudutları, uydurma insanlık hudutları içinde değil… Onun çok dışındadır. Ve mefkűrenin, idealin, ta kendisi olan tasavvufî, İlâhi marifet davasının ana dayanağıdır ahlâk… Şimdi üstün ahlâkı, umumî mânadaki ahlâkın ve insanın ana sermayesi kabűl ettiğimiz zaman, dinin bütün dayanağı olarak görmekte zerre kadar tereddüde yer yoktur. Düşüncenin hemen arkasından gelen düşünme tavrının anahtarıdır ahlâk… Bütün ruh ölçülerinin esası… “ İdeolocya Örgüsü-Büyük Doğu; kendimize, yöremize, ülkemize, bölgemize ve küremize ait sorumluluklarımızın total/bütün/küllî ifadesidir. Sadece İdeolocya Örgüsü veya herhangi bir eserine bakmak nasıl muazzam bir enerji karşısında olduğumuzu göstermeye yeter.

“Necip Fazıl’ı yok sayma bir oryantalist saptırmadır !”

Üstad’ın Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü Dünyadaki İslâmi hareketlere nisbetle anlaşılabilmiş midir?

Üstad’la ilgili bugüne kadar üzerinde durulmayan önemli bir hususun daha altını özellikle çizmek istiyorum. Osmanlı sonrası dünyadaki İslâmi fikir ve hareketler gerek oryantalistler ve gerekse İslâm dünyasındaki yazar-düşünürlerce değerlendirilirken asla bu değerlendirmelerde Necip Fazıl’dan söz edilmediğini görürsünüz. Türkiye dışındaki tarihçiler/yazarlar İslâmî fikir hareket ve yapılanmalarda Türkiye’yi yok sayarken, Türkiye’de de İslâmî hareketleri değerlendirenler Necip Fazıl’ı adeta görmezden gelmişlerdir ve gelmektedirler. Niçin? Çünkü Üstad Necip Fazıl’daki kesintisiz, kırılmaz, taviz vermez, bütüncü İslâmi tavır, eda, hal, hareket ifadesi;sığınma ve yaranma psikolojisi içerisinde kendisine modern zamanlarda yer arayan kışır ve kabukçu İslâmi yapılanmalara prim vermez, hatta onları gerçek İslâm anlayış ve hareketinin önünde engel görür. Üstad’ın‘ademe mahkûmiyet’ olarak ifade ettiği bir yok sayma tavrıdır bu.

Ben bu noktada Üstad’ın taammüden-kasıtlı olarak gözlerden uzak tutulduğunu düşünüyorum. Halbuki Büyük Doğu Düşüncesi, ekolleşmiş, okullaşmış, sınırları net olarak çizilmiş bir mektep niteliğindedir. Bu niteliğinin farkında ve bilincinde olanlar Büyük Doğu düşüncesinin yayılıcı tehlikesini kendi varlıklarının ortadan kalkması olarak bildiklerinden ondan bahsetmemeyi tercih etmişlerdir. Veya bahsetseler bile tutarsız, eklektik ve sentezci gibi şablon ve ne idüğü belirsiz yargılarla söz etmekten sadist bir zevk almaktadırlar.

O, ülkemizde kendisine ilgisizliğin farkındaydı

Üstad, ülkemizde kendisine ilgisizliğin de farkındaydı. Batı tefekkürü ve İslâm Tasavvufu isimli eserinde ne diyordu? : “Bugün İslâmiyeti içeride müdafaa etmek dışarıda müdafaa etmekten zor hale gelmiştir. Ben bu dâvayı eğer Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’da, hattâ kutuplarda müdafaa etmiş olsaydım belki bir anlayış istidadı, bir «acaba?» merakı olsun bulabilirdim. Burada ise, her şeyin anlaşılmış olduğunu zannetmenin, sadece kabuktan ibaret kalmanın ve böylece her türlü nefs muhasebesinden mahrumluğun düzelmez akameti vardır…” Osmanlı sonrası İslâmi fikir ve hareketlerde eksen ısrarla devamlı Ortadoğu ülkelerinin, özellikle de Mısır ve Pakistan çizgisi üzerinde gezdirilir. Çünkü buralarda İslâm adına ortaya çıkan hareketler; köklerinden utanan, sağlıklı köklerini bir türlü bulamayan ve yeni zaman ve mekân şartlarında varoluşunu “efradını câmi ağyarını mani” bir şekilde ortaya koyamayan köksüz hareketlerdir ve tamamı modernizmin etkisi altındadır.

Kaybettiğimiz güneşi başka iklimlerde arıyoruz

Burada Üstad’ın ülkemiz için söylediği bir sözü İslâm dünyasına genelleştirecek olursak; “bizim zamanımızda küfürden bir buzdağı vardı. Titrek nefesimizle bu buzdağını erittik, şimdi de geç geçebilirsen çamurdan!” Bu noktada eski Cezayir Devlet Başkanı Ahmet Bin Bellâ’nın önemli tesbitleri var. Mısır’daki İslâmi hareketleri değerlendirirken şöyle diyor Bin Bela: “..Müslüman kardeşlerin herhangi mükemmel bir ideolojilerinin bulunmaması ve herhangi bir programlarının olamayışı gibi olumsuz yönlerinin çok önemli rolü vardır. Onların İslamiyet ve Müslümanlığın durumu, hakkında herhangi bir analiz veya düşünceleri yoktur. Onlar mevcut dünya düzeni hakkında veya bu düzenin hedefleri, gayeleri, karakteri ya da bize yaptığı etkileri, yahut bünyesi hakkında herhangi bir düşünceye de sahip değildirler. Sonra, tabii olarak bu düzenden kurtulmak için onların uyulması gereken HERHANGİ BİR DÜŞÜNCE MODELLERİ de yoktur. Bu saydıklarımızdan hiçbir şeyi Müslüman kardeşlerin yaptığını görmüyorum..” Örnek ve model gösterilen ve öne çıkartılan İslâmi hareketlere baktığımızda hem muhtevaları hem de sonuçları itibariyle batıya tam bir mahkûmiyet, kendi köklerine ise güvensizlik görüyoruz. Bin Bellâ’nın işaret ettiği “düşünce modeli” ne yazık ki hem ülkemizde hem de bütün İslâm aleminde halâ idrak edilememiştir. Gene Üstad’ın deyimiyle “cebimizde kaybettiğimiz güneşi el yordamıyla başka iklimlerde arıyoruz !”

“KÖK KURUTUCULARINA KARŞI BİR DİRENÇ HATTI..”

Necip Fazıl Kısakürek, düşünce sistemimizin en kaba çizgileri ile, tefekkür dünyamızı nelerle ihya etmiştir?

Üstad’ın, insanlığın düşebildiği esfel-i safilin karşısında ifade ettiği “yetiş körlük yetiş takma gözde cam”teşbihine ulaşabilmiş şair varmıdır bilemiyorum. Evet üstad aynı zamanda bir ruh simyacısıdır, ruh mimarıdır. Bu kelimeleri pek sevmiyorum ama kullanmak gerekiyor.. Öyle bir ruh mimarı ki; karşısındakilere kendi halini “ilka” edecek kadar, söylediğini yaşayan ve yaşadığını söyleyen bir hâl adamı… Bu haldir ki O’na “bir kuş bir kuş öldürse sanki ben ölüyorum.” mısrasını yazdırmıştır. Üstad tefekkür dünyamızı nelerle ihya etmiştir? diye sormak, gene başa dönmek demektir ve buraya kadar söylediklerimi tekrar ederek ilave şeyler söylemeyi gerektirecektir. O’nun Allah ve Resulü, Sahabî, Veliler, Tasavvuf gibi meselelerde aklını ve ruhunu ne derece bu alanlarda gerdiğini eserlerinden okuyoruz. En önemlisi, Üstad bunlara yaklaşabilmenin edep ölçülerini, bunları anlayabilmenin usulünü getirmiştir.

O’nun sıradan bir cümlesinde bile sıra dışı bir mana vardı

O’nun hayatı bütünüyle bir “iman ve amel-i Salih”ten ibarettir. Ve tefekkür dünyamızı da eylem dünyamızı da basit bir parmak kıpırdatışından en derin ruh burkuntularına kadar bu amel-i salihiyle ihya etmiştir. Üstad (kendi tabirlerimizle) ulûl elbab ve ulûl ebsar’a hitap etmiştir. Yâni kalp ve basiret sahiplerine.. Dış plânda baktığımızda toplum olarak köklerimizi imha edicilere karşı o ihyacı bir mücadele içindedir. Hatta kendi ifadesiyle “kök kurutucuların kendilerini gök kurtarıcı gösterdikleri” bir zamanda “kurtarıcılardan kurtulmak” gibi kavramsallaşan cümleleri vardır. O’nun sıradan bir cümlesinin bile sıradışı bir manâ ve muhteva derinliği vardır.

“Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü bir medeniyet tasarımıdır !”

‘O’nun en büyük talihi de talihsizliği de şair oluşudur.’ tesbitinizi açar mısınız?

Bugün dudaklardan nakarat halinde dökülen fakat asla derinliğine bir muhteva ortaya konulamayan, sadece kısır bir kelime anlamıyla tatmin olunan “medeniyet”, karşılığını, muhtevasını, derinliğini, kemalini Üstad’da bulmuştur. Ayrıca ‘karşı medeniyet’leri de sorgulayıcı bir tarz sadece Üstad’ın kalemiyle ortaya çıkmıştır. Ayrıca şunu söyleyeyim: Üstad’ın şiiri, şiirinin gücü, dilinin şiirsel gücü, büyüleyici tesiri yukarıda kısmen bahsettiğimiz fikir adamlığını örtmüştür, bastırmıştır. İdeolocya örgüsünü ören ideoloğu ikinci plâna atmıştır. Aslında böylesine bir büyük düşünce modelini, dünya görüşünü, ideolocya örgüsünü ancak bir büyük şair ortaya koyabilirdi. Bunu ortaya koyacak olanın mutlaka şair olması gerekiyordu. Şair olduğu için ideolog olmuştur. Niçin? Çünkü gene yerli bir şair-düşünürün ifadesiyle “Şairler bizim medeniyetimizin yeniden inşasını sağlayacaklardır..” Tabii her önüne gelenin (Üstad’ın tabiriyle) “yıkanma yerindeki sayıklamalar” gibi şair nasbedildiği türden değil.. Müteşairler değil..

Üstadın şiiri orjinaldir

O’nun şiirinin dışarıdan etkilendiği iddialarına gelince… Bunlar gülünç şeyler.. Bunu kendisi şöyle ifade eder bir röportajında ; “bizden olan iplere çok bağlandım. Fuzuli, Bâki gibi..Onlar beni sarmıştır..” der. Diğer taraftan Batı’dan Baudlaire gibi, Rimbaud gibi varoluş sancısı çeken ancak mihrakını bulamayan şairlere de değinir. Ama bu asla onlardan etkilenme değildir. Bu konuda şunu söyleyebilirim: Üstad’ın şiiri orijinaldir ve asla öncesi ve sonrası olmayan şiir tarzıdır. Yukarıda da söylediğim gibi; İdeolocya Örgüsünün şiir ifadesi Çile, Çile’nin fikir halinde ifadesi ise İdeolocya Örgüsü’dür. Bir zamanlar kendisine “Şiiri niçin bıraktınız?” sorusuna verdiği cevap da müthiştir: “Alt katını alevler bürümüş bir evin üst katında satranç oynanmaz!.. Eğer cemiyetimde bütün düzenler yerli yerinde olsaydı,bana şiir düzeninden başka bir yer kalmazdı. Demek ki, ben şiirimin dilediği iklimin inşası mecburiyeti altında başka sahalara kayarken yine şiirimin koruyucusu olmaktan başka kimse değilim..” Evet.. bahis uzun..

“Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı !”

Üstad’ın gelmesini beklediği genç için, kendi ifadesiyle zindanlarda çürüdüğü genç için bize neler söylemek isterdiniz. Sizce bu genç ne zaman zuhur edecek?

Evet… Üstadın bütün bir muhtevasının muhatabı kimdir? diye sorduğumuzda karşımıza “genç” çıkar. Öyle refleksleriyle, biyolojisiyle genç değil. Bunlar da içinde olmak üzere “ruhuyla da genç” bir genç.. Meşhur hitabesinin adı: Gençliğe Hitabe’dir. Ve bu hitabe âdeta bütün eserlerinin, bütün mücadelesinin özetidir: “Bir gençlik… zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda” dediği, tüm dünyayı tasarrufu altına alacak bir varlık: Genç.. Bu genç için neler söylemiyor ki… “Genç Adam! Kalabalıkların modalaşmış yollarına düşme! Nefs murakabesi denilen o ulvî melekeye yapış ve düşün: Yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir. Sen O’na dön ve kalabalıkları döndür!” Ne müthiş bir ihtardır bu. Hitabesindeki bir paragraf da oldukça önemlidir: “ “ Kim var?” Diye seslenilirce, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” fikrini besleyici bir dâva ahlakına sahip bir gençlik…” Evet.. Bulunduğu yerde anlam ifade edecek kimlik sahibi eylem adamlarını tarif ediyor Üstad..

O’nun tüm aksiyonunun muhatabı gençliktir

Gene bir şiirinde; “Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı. Uyanıp o genç adam, uzansa yatağına. Alıverse başını iki el arasına. Soruverse ben neyim, ve bu hal neyin nesi? Yetiş yetiş ey ulvî varlık muhasebesi!” İşte, varlığının hesabını verebilen, kim olduğunu ve ne olması gerektiğini idrak edebilen bir genç.. “İslam inkılabının ruhunu dökeceği kalıp” diye de bahseder gençten. Ve bu gence diyor ki Üstad: “Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin. Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!” Gene Gençliğe şöyle sesleniyor: “Gözüm arkada kaldı! Sözündeki acı ümitsizlik edasının aksine, gözümüzü önde ve yepyeni bir gençlikte bırakarak gitmek istiyoruz!” O’nun tüm Anadolu’yu kuşatan, karıştıran, ayaklandıran aksiyonunun, konferanslarının muhatabı gene gençliktir. Bu bahis de çok uzar, gider… Gene kendisine “Yeni nesli nasıl buluyorsunuz? “ sorusuna verdiği cevapta: “Kurtların sardığı ceset üzerindeki hayata ne dersiniz?” sorusuyla cevap veriyor. Bugünkü nesil de aynen Üstad’ın belirttiği ceset haline getirilmiştir. Şimdi de rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki; bu cesedin yeniden dirilmesi ancak Üstad’ın eserlerine nüfuz etmekle olacaktır. Başka reçetelerin şifa şansının olmadığını düşünüyorum.

Üstad’ın Dersim’le ilgili yazdıkları Başbakan’ın ağzından müthiş bir şekilde kamuoyuna aktarıldı ve dikkatler Dersim’e odaklandı. Dersim gibi başka konularda da Üstad neler söyledi?

“Dersim, Menemen, İstiklâl Mahkemeleri ilk defa üstad’la aydınlığa kavuştu!”

Hepsi ayrı bir kitaplık çapta hadiseler. Sadece Dersim değil… Üstad ilk defa o ceberut, Kur’an’ın bile okunmasının yasaklandığı, ezanın, ibadetin türkçeleştirildiği 1940’lı yılların CHP iktidarı döneminde bile kalemini hakikati yazmaktan, müdafaa etmekten asla imtina etmemiştir. Köşesinde değil, meydan yerinde davasının tezlerini ve antitezlerini yılmaz bir biçimde savunmuştur. Bu uğurda sürgün, hapis onu vazgeçiremedi, vazgeçiremezdi. Çünkü o, “bu dava hor, bu dava büyük” diyen, taşıdığı yükün, yüklendiği sorumluluğun idrakindeydi.

Kanla sulayan zihniyetin yaptıkları onunla su yüzüne çıktı

Evet, Dersim değil sadece… Menemen, İstiklâl Mahkemeleri, Şeyh Said meselesi gibi Cumhuriyetin temelini zulüm ve kanla sulayan bir zihniyetin yaptıkları ilk defa Üstad’la su yüzüne çıkarılmıştır. Hem de nasıl bir feryadla… Açın o dönemlerin Büyük Doğu’larını görürsünüz…. Bir de Gazeteci ve Yazarlar Vakfı ikinci Başkanı Cemal Uşşak isimli birisi geçtiğimiz aylarda beylik bir laf ediyor: “Biz dindarlar Kürtlerin ızdırabını hissetmedik” diyor. Kendi hissetmemiştir, doğru! Yaşı müsait değilse bile Üstad’ın başta Son Devrin Din Mazlumları olmak üzere, Vesikalar Konuşuyor vs. gibi diğer kitaplarına ve 1940’lı yılların Büyük Doğu’larına bir göz atıp okuyabilse, hatta 1950 yılında “Doğu Faciası” başlığı altında yayınlandığını görebilse ve de anlayabilse o söylediği ızdırabın ilk defa “kimin tarafından” hissedildiğini de görecek. Ama böyle bir derdi yok ki adamın. Bir söz ağızdan çıkmadan önce, daha sonra mahcup olup olmayacağının muhasebesinin de yapılması lazım. Bu şahsın ‘hezeyan’ı da bu türden… İşin garibi, bir süre medya bu söze takılarak ‘mal bulmuş mağribî’ gibi üzerine atladı. Sanki bir ‘itirafname’nin başlığı gibi hilaf-ı hakikat bir beyan. Aslında üzerinde durmaya değmez… Özetle şunu söylemek söylemek istiyorum : Bugün hangi konuya el atarsanız atın, hangi problem ortaya çıkarsa çıksın, o konuda Üstad’ın, işin istikametini belirleyen, temellendiren, yol gösterici, ufuk açıcı bir mutlaka bir kıymet hükmü vardır.

“Her yanlış, Necip Fazıl’da doğrusunu bulmuştur!”

Üstad ile ilgilenen herkesin bilmesi gerekenler nelerdir? Kendisini dinlemeyi göze almış kalabalıkların en çok ellerinin mi yoksa beyninin mi yorulmasını isterdi?

Üstadın hayatını üç kelime ile ifade eder misiniz? Diye bir soruya muhatap olsam, şöyle cevap verirdim: O’nun hayatı kendi kavramlarıyla “İman-Fikir ve Aksiyon”dan ibarettir. Ve Aksiyon kavramının coğrafyamızda kendisiyle bütünleştiği yegâne fikir adamı Üstad’dır. O’nun ; fikirsiz öfke ile öfkesiz fikir kavramları malûmunuzdur. Aksiyonu da “Üstün işe hakkedilmiş üstün fikir” olarak tanımlar. O, imanın öfkesini sürekli taşıyandır. Bu öfke; hastalıklı bir bünyenin ifrazatları şeklinde asla tezahür etmez. Üstad’da öfke, sağlıklı bir ruh ve fikir bünyesinin tabii ve gerekli refleksidir. Üstad bize maiyet olmayı değil, maiyet almayı öğretti. Çünkü O’nun misyonu bunu gerektiriyordu. Hiçbir zaman antitez olmadı, merkez oldu. Bu manâda savunduğu fikirlerden dolayı (bugün kimi Müslüman aydın artıklarında olduğu gibi) asla bir aydın saklanmasına, aydın kompleksine kapılmadı. Şeriat’in üzerine kuduz köpekler gibi saldırıldığı bir zamanda O, şeriati savunma psikolojisiyle değil, bir taarruz ruhiyle ortaya koymuştur. Büyük Doğular bunun örnekleriyle doludur.

O, bugünün aydınlarının bile kavramsal açıklarını kapatmıştır

Üstad; sadece sadece kendi zamanının değil, bugünün aydınlarının bile kavramsal açıklarını kapatmıştır, bütünleştirmiştir. Kendi aidiyet dünyamızın kavramlarını rahat ve tabii bir şekilde günümüze taşımış, muhtevalandırıp kıymetlendirmiştir. Yeni ve aslına uygun bir muhteva kazandırmıştır. Bunlar fikirde aksiyonun gerekleridir. Sorunuzda geçen “Ben sizin yaptıklarınızı değil, yapabilecekken yapmadıklarını da istiyorum” sözlerinin manasını, ne anlama geldiğini, 1945 yılında gençliğe seslenirken ifade ediyor:: “Senin mahşer günü bizden davacı olmaman için, biz bu dünyada senden davacı olacağız!.. Bil ki muradımız sensin!”Müthiş,müthiş.. Üstad’ın aksiyoncu dünyasında her şey yerini, her yanlış doğrusu bulmuştur.

Son olarak Necip Fazıl hakkında son zamanlarda bir karalama kampanyası başlatıldı sanki. Hayatının her saniyesi aksiyon olan bu fikir adamına reva görülen bu tarz olumsuz tavırlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

“İdrakleri iltihaplı olanlar Necip Fazıl’ı anlayamaz!”

Bunlar, bu anasından emdiklerini kusan veya üvey anne arayanlar kayda değmeyenler… Yukarıda bir nebze bahsettik. O’nu “alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi pohpohlamalar”la veya O’nu anlatır görünürken onun artık aşıldığını, geçildiğini kusanlar, idrak iltihabına ya da kusma cinnetine yakalananlardır. Bunları anmaya değmez.. İnanır mısınız, O’nu suyun bu yakasından çok öte yakadan bakanlar daha iyi anlamışlardır, daha doğrusu rolünü tesbit etmişlerdir desem yanlış olmaz. Örneğin Şerif Mardin, E. Özdalga gibiler.. Ayrıca O’nun “Bir şey koptu benden şey, her şeyi tutan bir şey. Benim adım Bay Necip Babamınki Fazıl Bey!” mısrasındaki derin ayrılıkları, bizi nerden kopardıklarını, bugüne kadar kimse anlayamamıştır. Sadece geçtiğimiz yıl Türkçeye çevrilen “Trajik Başarı” isimli kitabın yazarı bir yabancı hariç..

Yeni kimlik arayanlar Üstad’ı anlayamazlar

Bakın, bir besteci Schuman için “Ben bu büyük sanatçının eserleri ile arınıyorum, tazeleniyorum, güçleniyorum” diyor. Bu anlamda Üstad önemlidir. Şunları söyleyerek bitireyim istersiniz. Kimliğini yarı yolda düşürenler, kaybedenler ve yeni kimlik arayanlar Üstad’ı anlayamazlar. Necip Fazıl “kim olduğumuz”u, “Ne olmamız gerektiği”ni bildirmiş, ihtar etmiş, ömrünü bu yolda tamamlamıştır. O’nun mücadelesi bu anlamda bir kimlik ve varoluş mücadelesidir. O’nun hayatı mücadelesi; mücadelesi de hayatıdır. Mücadelesi hayatının her zerresiyle bu derece bütünleşmiş, yapışmış olanlar, kendi deyimiyle kahramanlardır. Yani ölmeden ölenlerle,ölüp de ölmeyenlerdir.

O, başını bir gayeye satmış kahramandır

İşte o ölüp de ölmeyen kahramanlardandır. O; başını bir gayeye satmış kahramandır. O, bu dünyada bir velî gibi yaşadı. Ancak velâyetle izah edilebilecek şeyleri gerçekleştirdi. O’nun bağlandığı etek; “Efendim, kurtarıcım, müjdecim, peygamberim. Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim!” dir. O’nun Allah ve Resulü ile sahabî kadrosu ve Velîler hakkındaki edep ölçüleri oralarda nasıl tavır takınılması gerektiğinin de ölçüsünü verir. Şöyle diyor Üstad: “Avrupa’da bir kısım filozoflar da herşeyi doz meselesi addederler. Doz, kıvam, had meselesi… Yemeği de yapan edeptir. Yağ veya tuz fazla kaçtı mı, lezzet bozulur. Bakın felsefî mânada edebin derinliğine!.. Ve en büyük itikad edeple başlar!..

Allah’ın Resűlüne Allah dememek şartiyle ne kadar medih varsa hepsi azdır!.. Evet; Allah dememek şartiyle… Gördünüz mü işin haddini?.. Bir sahabîye nebî dememek şartiyle ne kadar yüceltme yapılırsa azdır! Bir velîye de sahabî dememek şartiyle ne kadar saygı gösterilse az… Bunlar hep had meseleleridir. Had… Fakat ayağına basılınca “haddini bil” diyen adamın dilindekinden farklı… Bu had, yüksek tabakanın kavrayacağı haddir.”
O; yaşadığı gerçeklikteki aşk yarasına hiçbir zaman kabuk bağlatmamıştır. “Yaran kabuk tutmasın, her an deş, tazelensin. Sen ağla, gafil gülsün, nadan yelpazelensin!”

O, eteğine tutunamadığımız bir Veli idi

Dinimizi, Tarihimizi, coğrafyamızı, dilimizi, ailemizi, hasılı her şeyimizi onunla idrak ettiğimizi düşünüyorum. O, aramızda iken farkına varamadığımız, eteğine tutunamadığımız bir Velî idi. Tıpkı İmam-ı Rabbani Hz.leri’nin mektubatında diyor ki: “Öyle bir vakitte yaşıyoruz ki, İslam gayreti başkalarına cinnet gibi görünse de bizim şu mecnunluğu kabul etmemiz ve ona göre savaşmamız lazımdır. Böyle bir günde cihad, ‘Cihad-ı Ekber’dir, ve küçücük bir amel ve bağlılığın hudutsuz ecri vardır. Böyle bir günde söz ve fikir cihadı, her cihaddan üstündür. Yolumuzun büyüğü buyurmuşlardır ki: -‘Eğer ben şeyhlik edecek olsam, alemde hiçbir şeyh, kendisine mürid bulamazdı. Fakat bize başka bir iş ve dava ferman olunmuştur. Bizim vazifemiz, Şeriatın teyid ve tervicinden ibarettir.” Akranı arasında İslamın azametini üstünlükle temsil edenlere düşen borç, hiç değilse küfür ehlinin İslam vatanında yayılan fikir ve görüşlerini yıkmaktır” İşte İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin kaleminden Üstad’ın fonksiyonu… Daha başka söze ne hâcet..

Üstad, ana rengini size aksettirir

Görüyorsunuz Üstad’ın tarih, tiyatro, hikaye, biyografi, tasavvuf, roman, günlük yazılar, vs. vs. gibi eserlerine giremedik. Ama Üstad’a neresinden bakarsanız bakın ana rengini size mutlaka aksettirir. Bugün Üstadın 100’ü aşan eserleri “klâsik metinler” olarak karşımızda durmaktadır. Bunlara nüfuz edilebilirse derinliğine ve genişliğine “büyük medeniyet tasarımı”nın ne ve nasıl olduğu/olması gerektiğini görebilirsiniz. İsterseniz, Üstad’ın Ulu Hakan Abdulhamit isimli kitabının en sonunda söylediği “Abdulhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” cümlesini değiştirerek bitirelim:

“Necip Fazıl’ı anlamak her şeyi anlamak olacaktır!”

Reklamlar

Üstad Necip Fazıl -1

03 Şubat 2012

Vefatının 29. yılı münasebetiyle
Yahya DÜZENLİ ile sıradışı bir Necip Fazıl sohbeti.

NİL GÜLSÜM

“MESAJINI DURUŞ, DURUŞUNU MESAJ HALİNE GETİRMİŞ BİR BÜYÜK İNANMIŞ: ÜSTAD NECİP FAZIL “

Çile adamını bize tanıtır mısınız?

Necip Fazıl’ın mesajı duruş; duruşu mesajdır

Bir mütefekkirin “İnsanlar da kuyulara benzer, içlerinde boğulabilirsiniz” dediği türden bir insanı, yani Üstad Necip Fazıl’ı bir sayfanın sınırlarına sığdırarak anlatmak çok zor. Şunun için zor: “çile adamı” deyiminin modalaşmış şekliyle “o çile adamıydı” tarzında genel-geçer ifadeler Üstad’ı anlatmaktan uzaktır. “Kimdir?” sorusuna verilecek yegâne cevap onun hayatını bütünüyle okumak yani hissedip anlamaktan geçiyor. Bunun kelimelerle ifade zorluğu içerisinde bir cümleyle ifade edecek olursak O’nun kim olduğunun en pratik cevabını vasiyetinden almak mümkün. Diyor ki vasiyetinde: “Eğer bu kâmusluk bütünü (eserlerini-hayatını) tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz ‘Allah ve Resulü, başka her şey hiç ve bâtıl..’ Devam ediyor :”Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!… Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız ! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız !” İşte kendi kaleminden Necip Fazıl. Hayatını eser, eserini de hayatı haline getirmiş, veya yeni deyimlerle mesajını duruş, duruşunu da mesaj haline getirmiş bir büyük inanmış karşısındayız.

Üstadı anlamak için muhabbet lazımdır

Muhiddin Arabî Hz.leriyle ilgili bir kitabın önsözünde, sonradan müslüman olmuş bir yazarın güzel bir sözü var. Diyor ki: “Muhiddin Arabi gibi bir insanı anlayabilmek ve anlatabilmek için ona karşılıksız bir muhabbet beslemek lazımdır.” Bu söz, Üstad’ın anlamak ve anlatmada anahtar niteliğindedir. O’nun hayatı bir şablon cümleyle ifade edersem; kaynağını nereden aldığıyla enerjisini nereye akıttığı arasında yaşanan müthiş bir içe yönelik nefs murakabe ve mücahedesi ile dışa yönelik cemiyet mücadelesinden ibaret bir “yaşanmaya değer” hayattır. Üstadın kim olduğunu ortaya koyar. O; insan memuriyet ve mes’uliyetinin yakıcı bir şekilde derinliğine idrakindedir ki;
“Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim, minicik gövdeme yüklü kaf dağı
Bir zerreciğim ki arşa gebeyim, dev sancılarımın budur kaynağı” mısralarıyla bunu ifade etmiştir.

O, mukaddes emanetin davacısıdır

Burada şunu iyi anlamak gerekiyor: Necip Fazıl; kendi kaleminden gerek şiirlerinde gerekse de diğer bütün eserlerinde kim olduğunu ifade ederken aynı zamanda muhataplarının kim ve ne olmaları gerektiğini de ifade ve ihtar eder! Tıpkı yukarıdaki mısralarında olduğu gibi. Bu mısralarında Allah’ın insana yüklenmiş olduğu temel görev ve ödevin hakikatini idrak etmenin Üstad’da dev sancılar haline gelişini görüyoruz. Üstad’ın birbiriyle en alâkasız gözüken mısralarıyla eserlerinin derinden birbirleriyle irtibatlarını kurabilen ehl-i irfan O’nun “Çile”siyle yapmak istediğinin “İdeolocya Örgüsü”yle yapmak istediğinin aynısı olduğunu anlar. Onun için O’nun insan ufkunun ötesine varan tecrid yüklü mısralarıyla, dışından teşhis yüklü görünen mısralarının mihrakı aynıdır. Yâni yukarıdaki mısralarıyla, “Mezarda kan terliyor babamın iskeleti, Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?” mısralarındaki teşhiste de kim olduğu ve ne yapmak istediği yatar. Evet… O; mukaddes emanetin dâvacısıdır. Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa gösterdiği doğru yol ve doğru emanetin davacısı… Sadece insanın kabul ettiği emanet.. Peygamberler eliyle son peygambere kadar gelen ilâhi emanetin davacısı.. İşte Üstad’ın yaşadığı zaman diliminde kim olduğunun ifadesi budur.. Allah Resulü’nün “eğer benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz” ölçüsünün idraki içerisinde, Üstad’ın Allah Resulü’ne, Sahabîye ve O’nlara tabi Velîler ve takipçileri hakkında eserlerine derinliğine nüfuz ettiğinizde O’nun hayatının nasıl bir “mukaddes yüke hamal” bir hayat olduğunu da anlardınız.

Onun hayatı tashihe muhtaç değildir

Üstad’ın “kim olduğu”na kesitler halinde devam edelim… Üstadın düşüncelerinin, istikametinin henüz tam olarak yatağına oturmamış olduğu 23 yaşında (1927) “başını bir gayeye satmış kahraman gibi” ifadesiyle, 45 yaşında (1949) meşhur Sakarya Türküsü’nde “Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun” mısrası ve en nihayet 79 yaşında (1983) vefatından kısa bir süre önce yazdığı “Allah Resul aşkıyla yandım, bittim, kül oldum; Öyle zayıfladım ki sonunda herkül oldum!” mısraları Üstad’ın hayatının kendini idrak ettiği günden son nefesine kadar her şeyiyle “bir mukaddes gayeye adanmış hayat” olduğunu ortaya koyar. O’nun hayatı, suyun bu yakasında kimi edebiyat müsveddelerinin yaptığı tasnifle “önceki hayatı”, “sonraki hayatı” şeklinde parçalı bir hayat değildir. Bunu anlamak için 20 yaşında yazdığı “Allah” şiiriyle “Ya hû” şiirlerine bak yeter. Tabii anlayacak idrak gerek ! Çıkış noktası Allah, varış noktası Allah olan bir yaşanmaya değer hayat… Yani O’nun hayatı asla tashihe muhtaç bir hayat değildir. O’nda (kimi idrak yoksunlarının anlayamadıkları) kibir şeklinde tezahür eden duruşu; temsil ettiği fikrin izzetinden kaynaklanan vakardır.

Mukaddes yüke hamal büyüklerdendir

Biraz da etimoloji yapmak gerekirse.. Çile “kırk” demektir. Üstadın da ilk Büyük Doğu mücadelesini başlattığı yıl 1943 ile vefatı olan 1983 yılı arasında geçen 40 yıllık mücadeleyi de çile olarak isimlendirmek de mümkün… Şunu ifade edeyim: O; büyük, yüce, mükemmel, vs. gibi beylik kelimelerle, şablonlarla, barkotlarla anlatılmaktan uzaktır. Buna rağmen gene de söyleyecek olursam; O’nun büyüklüğü taşıdığı bu yükten gelmektedir! O kimileri fark etmese de, Allah ve Resulü gayesine mıhlanmış, kıyamete kadar gelecek olan “mukaddes yüke hamal” büyük taşıyıcıların büyüklerindendir… Üstad’ın Hacc’ı sırasında Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin kabrinin önüne geldiğinde yaptığı o insanı eritici dua ve şu sözü O’nun tüm kimliğini ele vermeye yeter sanıyorum. Diyor ki Ravza-i mutahhara’da : “Necip Fazıl ! Sen bu ânı görmek için yaratılmışsın !”

Onun destansı mücadelesi herkesin malumudur

Üstad’ın hayatı aslında bir hesaplaşmanın tarihidir. Aslî toprağından sökülmüş, atılmış, katledilmiş bir neslin bütün acılarını, trajedilerini (bir paratoner gibi) üzerine çeken ve (Kur’an-ı Kerim’in) “kalk ve uyar” emrini iliklerine kadar hisseden ve bunun gereğini yerine getiren bir büyük hissedicidir. “Ölsek de sevinin eve dönsek de!” diyerek gayesi ve memuriyeti yolunda hiçbir engel tanımayan bir medeniyet savaşçısı… Üstad; sonuçlar doğuran fikirlerin sahibidir. Bu sonuçlar riskli de olsa her zaman o riskleri göze almıştır. Kesitler halindeki uzun hapishane hayatı bunun göstergesidir. Üstad aldığı risklerin bedelini burada, kendi coğrafyasında ödemiştir. Şedit CHP iktidarının İslâm’ın her türlü izlerini toplumdan silme uygulamalarına karşı verdiği destansı mücadele herkesin malûmudur. O, bu mücadelenin sonuçlarını bilerek, göze alarak vermiştir kavgasını. Nazım Hikmet ve kimileri gibi, tehlike gördüğü anlarda bu toprakları terk etmemiştir, bu coğrafyadan kaçmamıştır.

Necip Fazıl’ın asıl gayesi, meselesi neydi?

O, İmam-ı Rabbani çizgisinin günümüz temsilcisidir

O diyordu ki: “Doğruyu mu arıyorsun? Allah ile Resulü’nün bildirdiği. İyiyi mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün öğrettiği. Güzeli mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün gösterdiği.” İşte Üstad’ı, insanın doğru-iyi-güzel ve yanlış-kötü-çirkin şeklinde iki kutuplu bu dünya ve ötesi macerasında hedef gösterdiği bu cümleleri O’nun “meselesi”ni anlatmaya yeter. “Lâfımın dostusunuz çilemin yabancısı. Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı? ”mısralarında da dile getirdiği “fikir sancısı”.. İşte bu sancının neticesidir ki ortaya kâmil bir medeniyet tasarımı halinde O’nun Büyük Doğu olarak isimlendirdiği mukaddes emanet davasını, bu yüzyılın şartlarında bütünleştirmiş ve insanlığa teklif edilmiş, sunulmuş bir mimarî proje olarak ortaya koymuştur. Aslında bu bir yenileyiciliktir. Eski deyimle tecdiddir. Üstad bu manâda (anlaşılmasa da, görülmese de) bir müceddittir. Çünkü İslâmi çizgiyi doğuşundan bu yana takip ederseniz, bu çizginin tecditle bugüne ulaştığını görürsünüz. Aslında O; Allah’ın Resulü ve Sahabîlerden sonra ümmetin en büyüğü büyük müceddit İmam-ı Rabbanî çizgisinin günümüzdeki temsilcisi idi. O büyük yenileştiricinin izini takip eden bir yenileyici. Bu konunun derinliğine girmenin yeri burası değil, sadece bu tesbitlerle yetinelim isterseniz. Aslında, bugün bile ülkemizde ve tüm İslâm aleminde halâ anlaşılamamış olan İmam-ı Rabbanî hazretleri’ni anlayabilmiş ve anlatabilmiş ve O’ndan aldığı silsile nefesini kalıplaştırabilmiş yegane kişi de gene Üstad Necip Fazıl’dır. Müslüman olmuş bir İngiliz bilim adamının deyimiyle “Postmodern dünyada kıbleyi bulma”nın niçin ve nasılını İdeolocya Örgüsü’yle ortaya koymuştur. Tabii bunu görebilecek olanlar; “ideoloji bir ihtiyaç mıdır?”, “bunu ifade edebilecek, bütünleyecek mütefekkir-düşünce adamı nedir?” gibi günümüzün Müslüman aydınlarının yabancısı olduğu, kıyısından bile geçemedikleri temel soruları hem sorabilen hem de cevap verebilenlerdir.

Büyük Doğu; İslamiyet’e yol açma geçididir

Osmanlı sonrası gerek ferdî zuhur, gerekse de toplumsal zuhur için mutlak gerekli olan ihtiyacı (belki büyük iddia gibi gelebilir size ama) sadece Üstad Necip Fazıl hissedebilmiş ve bunu İdeolocya Örgüsü ismiyle bütünleştirmiş, örgüleştirmiştir. Ne diyordu bu eserinin ilk baskısındaki ithafında ? “Ben bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım.” İfadesinin altını çizmemiz gerekiyor. Gene İdeolocya Örgüsü’nün girişinde “Fikirde, sanatta, anlayışta, anlatışta, buluşta, tutuşta, dağıtışta, toplayışta ve nihayet yaşanmaya değer hayatın ölçülerini billurlaştırma işinde dünyanın en büyük adamı olmak isterdim; nefsim için değil de, sırf O’nun ümmetinden en hakîr ferde düşen liyakat payını ve üstünlük derecesini göstermek için…” diyor. İşte Üstad’ın temel fonksiyonu, ne yapmak istediği ve yaptığı burada ortaya çıkıyor ve ortaya konuluyor. Üstad, Osmanlı sonrası artık devlet ve toplum plânında tefessüh eden, ortadan kaldırılan İslâmın bütün bir tasarım halinde yani medeniyet projesi olarak yeni zaman ve mekân şartlarında nasıl olacağı? temel sorusunun cevabını İdeolocya Örgüsü’yle vermiştir. Bunu da Büyük Doğu olarak isimlendirmiştir. Büyük Doğu; kendi ifadesiyle “Gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı… Bu ruh, sistem ve ismin, bağlı olduğu iman mihrakına göre hiçbir istiklâli yoktur. Olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi.. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi…” İşte Üstad’ın bahsettiğim tecdid işlevini bu cümlede bulabilirsiniz. O’nun kendisi müceddit olduğunu söylemiyor. Biz O’nun yaptığı işin ve sadece ülkemiz için değil, tüm İslâm alemi ve tüm insanlık için ihtiyaç olan tecdid-yenilemenin ne olduğunu, ne olması gerektiğini O’nun İdeolocya Örgüsü’yle anlayabiliyoruz.

Üstad, fikirde kemal çığırı açmıştır

O’nun “Her yüzyılda bir yenileyici gelir” ölçüsünden ilhamla 1978 yılında yazdığı “Bindörtyüze bir yıl var, yaklaştı zamanımız; Bu asırda gelir mi dersin kahramanımız?” mısraları da aslında yaptıklarının o ölçünün gereği olan bir kahramanlık-yenileyiciliktir. O’nun şiirlerinin bütününü ihtiva eden Çile’sine bu gözle baktığınızda da aynı şeyi görürsünüz. Aynı tecdidi şiir idraki içerisinde yaşarsınız. 1979 yılında yazdığı (bizim de o yıllarda mensubu olduğumuz ve yazı yazdığımız Akıncı Güç dergisi ve kadrosu) ve sonra İdeolocya Örgüsü’ne ekeklediği “İslamı Yenilemek” başlığı altında bu konuyu (teceddüt) bahsini özet maddeler halinde anlatır aslında. “İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir. Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek… Güneş yenilenmez. Göz yenilenir. İslam, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…… Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir…”Evet… yüzyıllara sâri bir zevalin ardından Üstad fikirde kemâl çığırı açmıştır.

O’nun Büyük Doğu’su Allah ve Resulüne bağlılığı ifade eder

Bunu yâni idelocya ihtiyacını, yenilenme ihtiyacını, model ihtiyacını, fikir adamı ihtiyacını, vs. vs. anlayabilenler ancak Üstad’ın İdeolocyasını anlayabilir. Gene O’nun tabiriyle “Derin ve Gerçek mü’min”ler anlayabilir. İdeolocya Örgüsü; depo edilmiş, istiflenmiş bilgiler, malzemeler, malûmatlar yığını değildir. Konfeksiyon düşünceler, paketlenmiş fikirler değildir. Kendine özel terminolojisi, kavramsal düzeni (yeni deyimle) konsepti olan, çelişkisiz diyalektiği olan bir bütündür. O’nun Büyük Doğu’su Allah ve Resulû’ne bağlılığın bir büyük borcunu yerine getirebilmenin aşk derecesinde Büyük Dâvâsını, Büyük Rüyasını, Büyük Duasını, Büyük Doğrusunu ifade eder.

Yanında bulunanlara ne kazandırmak istedi?
“Hayatları kafeslerde geçen kültür müslümanları Necip Fazıl’ı anlayamaz !”

Aslında Üstad’ın “en ulvî tecrit ve manalandırmalara en süflî teşhis ve maksatlandırmalar musallat olur!” sözü yukarıdaki cevaplarımızın içerisinde de bulunmakta. Nitekim İdeolocya Örgüsü’nde öncelikle bu eseri niçin ortaya koyduğunu izah etmesine rağmen, bugüne kadar, suyun bu yakasındaki Müslüman yazarlar, aydınlar, gazeteciler, vs. tarafından anlaşılamaması bir yana “en süflî teşhis ve maksatlandırmalar”a indirgenmiştir. Tabii burada Üstadın bu şekilde (özellikle de İdeolocya Örgüsü’nün) indirgemeci bir yaklaşımla, okunmadan, üzerinde düşünülmeden kimi yorumlara konu edilmesinden müstağniyiz. Aslında bu sığ ve kışır idraklere verilecek cevabımızın da olmaması gerekir. Buna en son örnek Hece Dergisi’nin Necip Fazıl Özel Sayısı’nda “Büyük Doğu nereden doğar? İslamcılık, Doğu-Batı sentezciliği ve Necip Fazıl” başlıklı Alev Erkilet isimli bir idrak yoksunu kadının vehimlerden ibaret marangozluk mamulû yazısıdır. Gene aynı dergideki Ömer Lekesiz ismiyle kendi lekeleriyle malûl bir lekeli yazı olan “Necip Fazıl’ın kanaat önderliği” başlıklı yazı, vs. vs. Daha bunun gibi birçok örneğe rastlayabilirsiniz. Hece Dergisi’nin briket gibi, amelelerin elinden çıktığı belli olan Necip Fazıl özel sayısına nisbetle (öyle zannediyorum) bilinçaltı komplekslerin dayatmasıyla çıkardığı Nazım Hikmet Özel Sayısı ise Nazım’ın ruhu ve düşüncesiyle örtüşen bir format ve muhtevada.. Kendi iklimini kuranlara ihanetle, kendi iklimine düşman olanlara muhabbetin nerelere kadar varabileceğinin belgeleri.. Tabii bu iklimin insanları iseler…