Nüzûl-İ ‘Îsâ Aleyhisselâm Üzerinde Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytânî Vesveseler

Nüzûl-İ ‘Îsâ Aleyhisselâm Üzerinde Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytânî Vesveseler\[1]

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Hüseyin Avnî

 

Bundan sonra…

 

Bir Hadîs profesörü(!) İslâmiyat isimli mecmûada ‘Îsâ Aleyhisselâm’ı Gökten İndiren Hadîslerin Tenkîdi başlığı altında bir makâle yazmış, şu makâleye karşı, Ehl-i Sünnet gayreti ve müdâfaası sâikıyla samîmî ve gayretli bir mü’min kardeşimiz tarafından başka bir mecmûada cevâb verilmişdi. Biz de sözü edilen makâleye, nisbeten başka bir takım taraflardan kısmî cevâblar vermeyi münâsib gördük. Îsâ Aleyhisselâm’ı Gökten İndiren Hadîsler’in Tenkîdi başlığı; her şeyden evvel, ilmî vekar ve ciddiyetten mahrum, sulu, istihzâ damlayan seviyesiz bir başlık…

 

Yazının üslûbu da peşin fikir ihtivâ eden mübtezel bir üslûb olup sâhibinden haber vermekte… İstihzâ edilen, sözlerin sahibi olan Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve onları rivâyet eden ve benimseyen Ümmet’in tamâmı ve âlimleri… Diğer yandan da, Mahmûd Şeltût’un makalesinin intihâli/ondan çalınma bir yazı… Yüzü gözü makyajlanarak ve pudralanarak gûya kızlaştırılan bir kokana kocakarı…

 

Hakîkatte, şu makâle sâhibi tarafından da i’tiraf edildiği gibi, otuz küsûr Sahâbî’den yüz yetmiş küsûr rivâyetle gelen bir husûsun îmân eden akıllı kimseye göre tartışılır yanı olamaz. Hele buna İcmâ’ı eklerseniz, söylenilebilecek hiçbir şey kalmaz. Lâkin, îmân mevzûudur; tartışma götürmez, deyip saçma ve hezeyanlarına toz kondurmayan şarkıyyâtçı Hristiyanların ihdâs ettikleri -kesin îmân düstûrları da dâhil- istisnâsız İslâmî her mes’lede aslolan uydurma olmaktır, şeklindeki bilimsel dogma artık onların içimizdeki şâkirdlerince yeni bir îmân esâsı hâlini aldı. Nihâyet bu peşin ithâmın anaforundan kurtulmanız için sebebler âlemi size yetmeyecek kadar dardır. Vesvese bile olamayacak sebebler ileri sürülerek fâhişelik töhmetiyle yüzü kara edilmek istenen iffet âbidesi bir genç kıza, hadi fâhişe olmadığını isbât et, denildikten sonra, onun, töhmet dayanaklarına nisbetle yerden arş kadar yüksek olan hüccetlerinin bile yeterli delîl kabûl edilmediğini görüyoruz…

 

Makâledeki Bazı İddialara Kısa Cevâblar

 

İddia: Toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler, ya isyan veya sosyal patlamalar ya da başarının/zaferin ilâhî yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler…

 

Cevâb: Şu iddianın tutarsız birçok yanı varsa da, biz ikisi üzerinde duralım:

 

Birincisi: Nüzûl inancı’nı böyle bir sebebe bağlamanın ardındaki mesned, en iyimser bir ifâdeyle, mes’eleyi sosyo-psikolojik bir tahlîlle temellendirmek düşüncesidir. Şimdilik, îmânsızlıktır demiyoruz. Yani, Şer’î delîllerden ayrı ve müstakil bakışla bakıldığı farz edilirse, -ki öyle olmuştur- yapılan, en iyimser ifâdeyle mücerred bir sosyo-psikolojik tahlîldir.

 

Müstakım bir Profesör arkadaşın ifâdesiyle mesnedsiz ve gelişi güzel bir tahmîndir, denilmiyorsa tabîî. Mahza/salt sosyo-psikolojik tahlîller, yerine göre bir takım ipuçları verseler ve bir nisbette ufku açsalar da, pozitif ağırlığı ve isbât edilebilirlik yanı bulunmayan, hatta çoğu zamân ğâlib/ağırlıklı zann mertebesine bile ulaşamayan ihtimâllerden ibârettirler. Mantîkî mânada şekk,\[2] hatta vehim\[3] seviyesini dahî aşamazlar.

 

Bir yanda, Haber-i Âhâd’lara, belki, yerine göre haberlerin hepsine, birçok noktada kıymet vermeyen, diğer yanda da, şu, mücerred kanaatlerden ileri geçemeyecek iddiaları nelerin nelerin yıkılmasına mesned yapabilenlerin ilmî, hatta fikrî ma’lûliyyet ve zavallılıkları cidden ibret vericidir. İslâm âlimlerinin, Mefhûm-i Muhâlif\[4] ve benzeri fâsid istidlâller\[5] çerçevesinde zikrettikleri, hüküm çıkarmada temel dayanak kabûl edilen delîllendirme biçimlerine, ilim, hatta sırf fikir gözüyle dikkatlice bir bakarsanız bunların, ihtimâl dâiresinde ne kadar güçlü dayanaklar ve ne kadar mühim ipuçları olduğunu göreceksiniz. Ama buna rağmen, şu ihtimâller, aksine getirilebilecek, onlardan ağır, hatta onlara denk ihtimâller göz önünde bulundurularak bir hükmün isbâtı veya inkârı için bir çok fakîh tarafından başlı başına birer delîl kabûl edilmemişlerdir. Sadece ipucu olmakla kalmışlardır.

 

Şu fâsid istidlâllerin bir kısmı husûsundaki, âlimlerin, âlimce olan anlaşmazlıklarını lütfen kimse ileri sürmesin. Çünki, onların her birinin birçok nev’inin, delîl ileri sürmekte geçersiz olduğunda, hatta hasen ve daha üst mertebelerdeki rivâyetler karşısında hiç birinin mu’teber olamayacağında âlimlerce söz birliği vardır. Bu istidlâllerin/delîl getirmelerin, paralel bulundukları nassları te’yîd ve takviye edici oluşları ise karîne olmaktan ileri gitmeyen başka bir husûstur. Karşılarında onlardan daha kuvvetli, hatta onlara müsâvî/denk bir ihtimâl bulundukta, hattâ karşı delîl bulunmasa bile bunlarla ihticâc olunmaz,\[6] hüküm isbât etmekte delîl olmaya yetmezler.

 

İkincisi: Benzer, hatta aynı iddia, inkârcılar tarafından Allah celle celâlühû’ya inananların karşısında ileri attıkları bir iddiadır. Onlar da, Sizin Allah inancınız, acziyetiniz ve başarısızlığınızdan doğmaktadır. Aslında Allah (hâşâ) yoktur. Kendinizi avutuyorsunuz, hatta kandırıyorsunuz, demektedirler. Şu iddianın sizde bu seviyede olup olmadığını -kesin bir şekilde- bilmiyoruz. Ama görünen o ki, düşüncenizin kaynağı ve mantığı budur.

 

Şübhesiz ki, bâtıl din ve inanış sahibleri için bu iddia kısmen doğru olabilir. Allah inancı fıtrîdir/yaradılışta mevcûddur. Bu sebeble, yanlış gidişten dolayı puta, ağaca, güneşe, aya ve benzerlerine ilâh diye teveccüh edilmiş olabileceği gibi, âcizliğin, başarısızlığın ve avunma hissinin de bunda te’sîri bulunabilir. Ancak, gerçek Allah inancını, şu sosyo-psikolojik tahlîlle temellendirmek, olsa olsa îmânsızlık ve dinsizliktir. Bunun şu mes’elemizdeki iddiâ ile ne farkı vardır? Aslâ hiçbir farkı yoktur. Kendini Mü’min zanneden, veya insanları o şekilde kandıranlara sirâyet eden şu virüse iyi dikkat etmek lâzımdır.

 

İddia: Konuyla ilgili âyetler incelendiğinde bizzât görüleceği üzere ve birçok ilim adamının da ifâde ettiği gibi, Hz. Îsâ’nın göğe yükseltilip, bilâhare yeryüzüne indirileceği inancı, Kur’ân’da, tartışmaya mahal bırakmayacak netlik ve kesinlikte ifâde edilmiş değildir. Bilakis, ortada olan, Hz. Îsâ’nın inişinin leh ve aleyhindeki birçok âyetle ilgili filolojik îzâhlardan ve çok farklı te’vîl, tefsîr, yorum ve iddialardan başka bir şey değildir. Bu sebeble, Kur’ân açısından mes’elenin bir yorum ve dolayısıyla tercih mes’elesi olduğu söylenebilir…

 

Cevâb: Şu iddia, sadece kuru bir iddia. Kimdir, şu sözü edilen, birçok ilim adamının da ifâde ettiği gibi lafında geçen ilim adamları? Bunu söyleyen hesaba katılabilecek hiç bir ilim adamı asla yoktur. Varsa getirilsin. Kaldı ki, birileri tarafından tartışılmayan hiçbir imânî mevzû’ da yoktur. Eğer sâhâyı sınırsız tutarsanız, Allah inancı da dâhil, her îmân esasının birilerince mutlaka tartışıldığını görürsünüz. Her kesin îmân esası karşısında i’tirâzları olan bir veya daha çok inkârcı kesinlikle bulunur. Mühim olan, bu mes’elenin Mü’minler’in hakîkî Rebbânî âlimlerince tartışılmadan veya tartışıldıktan sonra kabûl edilip edilmemesidir.

 

Hatta, ikinci mertebedeki birçok îmân esasının teferruâtında dahî, İslâm âlimlerince tartışma olabilir.\[7] Bunun böyle olması onların aslını kökten inkâr etmemizi îcâb ettirmez. Kâfirlerin ve maşalarının Nüzûl-i Îsâ’yı tartışmaları, bu inancın net ve tartışmasız olmadığı ma’nâsına gelmez. Tekrâr ederek soruyoruz; bu inancı, kim tartıştı ve tartışıyor? Hiçbir âlim, bunu, geçmişte tartışmamıştır. Sahte peyğamberlerin, müsteşriklerin, masonların ve tohumlarının tartışmaları ise Mü’minler için mühim değildir ve bu İslâm Ümmetinin ve âlimlerinin icmâ’ına zarar vermez. Hâsılı, mü’minlerce inkârı mümkin olmayacak onca delîllerle berâber artık bu mes’ele Kur’ân açısından bir yorum mes’elesi değildir.

 

Hem, şu filolojik îzâh\[8] dedikleriniz nelerdir? Bir de siz yazsanız da bir daha görsek. İmâm Kevserî onu yapmaya kalkanların maskaralıklarını enfes bir şekilde sergilemişti. Bir de sizin boyunuzun ölçüsünü görsek.

 

İddia: Aslında Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ü mes’elesinde belirleyici olan rivâyetler/hadîsler konusunda da ihtilâflar ve tartışmalar yok değildir. Genelde konuyla ilgili rivâyetlerin Mütevâtir mi, Haber-i Âhâd mı olduğu noktasında yoğunlaşan tartışmalarda, bugüne kadar taraflar arasında bir uzlaşma sağlanamadığı görülmektedir. Bu tür kısır tartışmaların uzayıp gitmesinin temel sebebiyse, konuyla ilgili hadîslerin bilimsel bir titizlikle incelenmemiş olmasıdır…

 

Cevâb: Bir: Şu husûstaki rivâyetleri iyi inceleyen ilim ve basîret sahipleri göreceklerdir ki, bu iddia da tamamen ilim ve insâfla bağdaşmayan hilâf-i hakîkat gelişi güzel bir iddia… Çünki, Evvelâ, Nüzûl’ü tek belirleyici olan hadîsler değildir. Ortada âyetler ve İcmâ’ da vardır. Sonra, yine soruyoruz, şu varlığı iddia edilen tartışmayı kim yapmıştır? Hadîs âlimlerinden kim böyle bir tartışmada, Nüzûl hadîsleri Haber-i Âhâd’lardır yâhud uydurmadırlar demiştir? Bir tanesi getirilsin… Şimdiye kadar bunu getiren olmamıştır. Asla da getirilemez. Son devrin câhil ve zındıklarından başka bu husûsta çatlak ses kimseden çıkmamıştır. Hâsılı, âlimlerde iki taraf diye bir şey yoktur. Ortada tek bir taraf vardır ki, o da şu îmâna sâhib olan taraftır. Küfür cebhesi ve onların oyuncağı ve maşası olan müsteşrik tohumlarının aykırı görüşleri  ise mü’minlerce mühim değildir.

 

İki: Tartışmanın sebebi, hadîslerin ilmi ölçülerle incelenmemesidir iddiası doğrudur. Evet, onları Mü’minler ve âlimleri seviyesizce tartışmadı ve tartışmaz. Ancak tahlîl etmişlerdir ve ederler. Tartışan kâfirler, zındıklar, masonlar ve uşakları ise elbette ilmî ölçülerle tartışmadılar. Bunu tamâmen peşin fikirli olarak ve ideolojik bir bakış zâviyesiyle yaptılar. Şunun da asıl sebebi, inkârcılık mikrobunun kimilerine bulaşmış olmasıdır.

 

Üç: Hadîs ilimlerinden nasîbi olanlar kabûl ve teslîm ederler ki, şu mertebede râvîsi ve kaynağı olan hadîsler hiçbir cerh ve ta’dil (sakat ve sağlam bulma) tahlîline tâbi tutulmadan bir araya getirilseler, ilmî ölçülere yine de uyarlardı. Ama son devrin hakîkî âlimleri, pekiştirmeyi ve odun kafalıları da hesaba katarak, hadîslere ilâve olarak, şu rivâyetleri ilmî ölçülerle teker teker incelemişlerdir. Ya, hevâ (nefsin şiddetli arzusu), gözleri kör ettiği için hakîkat görülemiyor, veya kasden yalan söyleniyor. Dolayısıyla kimse, çoktan keşfedilen Amerika’yı ilk defa keşfediyorcasına, yeniden keşfetme nâmına gaza basıp gübre yığınına saplanmasın.

 

İddia: Bütün bunlar Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ü konusundaki rivâyetlerin metin tenkîdi açısından nasıl bir manzara arzettiğini gözler önüne sermeye yetecek nicelik ve nitelikte değerlendirmelerdir.\[9]

 

Cevâb: Geçtiğimiz sayımızdaki makâlemizden metîn tenkîdiyle alâkalı bir yeri buraya da almak istiyoruz: Metin Tenkîdinden maksadınızın ne olduğunu şu satırları okuyacak olanlar -bağışlasınlar- belki iyi anlayamayabilirler. Kendi kitâbınızdan bu husûsla alâkalı bir iktibâs yapalım, bir parça nakledelim ki, söz daha anlaşılır olsun; Metin tenkîdinin ne kadar lüzûmlu ve iyi bir şey olduğunu anlatma makamında, Mu’tezile âlimlerinden\[10] Amr b. Ubeyd’den, O’na hiçbir i’tiraz yapmadan, dolayısıyla beğenerek naklettiğiniz (küfür) sözler(i) şunlardır:

 

(Mü’minlere göre sahîh olan bir hadîs için)

 

“Bu hadîsi A’meş’ten işitseydim, onu yalancılıkla suçlardım. Zeyd b. Vehb’den işitseydim, ona cevâb bile vermezdim. Abdullah b. Mes’ud’dan işitseydim, onun sözünü kabûl etmezdim. Allah’ı böyle söylerken işitseydim, O’na sen bizden mîsâk’ı bu esas üzere almadın! derdim”.\[11]

 

(Yine başka bir hadîs için,)

 

“Resûlüllâh böyle bir şey söylemez. Eğer söylemişse ben onu yalanlıyorum. Eğer onu (bu konuda) yalanlamak günah ise, ben bunda ısrarlıyım”.\[12] Şu sözü söylediğine dâir rivâyetler sahîh ve sâbitse, kâfirliğin bundan ötesi olabilir mi?

 

Alternatifçinin kendisi de şöyle diyor:

 

“Bir sözün yanlış ve kabûl edilemez olması o sözün her zamân uydurma olmasını gerektirmeyebilir. Bu durum özellikle Hz. Peyğamberin çevresinden elde edip yeri geldiğinde aktardığı bazı bilgiler için söz konusu olabilir. Meselâ İsrâîloğulları’ndan bir adamın doksan dokuz kişiyi öldürdükten sonra bir din adamını da katletmesine rağmen tövbesinin kabûl edilip cennete girmesiyle ilgili bir hadîsin\[13]  kabûlü hayli zor hatta imkânsız unsurlar içerdiği için kolayca mevzu olduğuna hükmedilebilir.

 

Ancak mes’eleye bir başka açıdan bakmak da mümkündür: Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Peyğamber İsrâiloğullarından bir adamla ilgili bu hikâyeyi Medîne’deki Yahudilerden duymuş ve rivâyetteki bir takım tutarsızlıkları ve problemleri bir yana bırakıp rivâyetin ana fikri olan tövbe kapısının her zamân açık olduğunu ön plâna çıkararak bu hikâyeyi anlatmış olabilir.

 

Keza Hz. Peyğamber içinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak sağlık ve tedâvi konularında çevresinden edindiği o zamân için doğru kabûl edilen bazı bilgileri -Tıbb-ı Nebevi konusundaki rivâyetleri kastediyoruz- çevresindekilere aktarmış olabilir. Ancak sonraki yüz yıllarda, ilmen bu bilgilerin bazılarının doğru olmadığı ortaya çıkabilir.

 

Bu ve benzeri birçok durumla karşılaşıldığında -muhtevânın yanlış olmasına bakıp- hadîsin uydurma olduğuna hükmetmek yerine, hadîsin Hz. Peyğamberin sözü olduğunu; ancak ihtivâ ettiği bilgiler yanlış olduğu ortaya çıktığı için bizim için geçerli olmayacağını ileri sürmek daha isabetli görünmektedir… İsnad açısından Hz. Peyğambere aid görünen ama muhtevâ itibariyle yanlış olduğu anlaşılan ve dolayısıyla kabûlü mümkün olmayan hadîsler’…\[14]

 

Bu nakillerden sonra, Louis Massignon isimli bir İslâm düşmanı Müsteşrikten/Oryantalist’den de bir söz aktarmak istiyorum:

 

Onların\[15] her şeyini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler…\[16] (nakil bitti.)

 

Vah başımıza gelenlere… Değil Şâri’in/din sâhibinin sözleri, sıradan insanların sözlerinin bile metin tahlîline/kritiğine tâbi’ tutulması her hâl-ü kârda lüzûmlu, hatta câiz değildir. Aksine, metin tenkîdi zarûret veya ihtiyâc halinde olur. Bu zarûret ve ihtiyac da gelişi güzel olmaz. Zarûret halinde mecbûren, ihtiyac halinde ise çokça gerekli olur. Yani metinlerde aklî veya Şer’î, veya hem aklî hem de Şer’î imtinâ’/olamazlık mevcûd ise, veya kendileri ayarında veya kendilerinden daha üstün kuvvette başka nasslar ve rivâyetlerle aralarında çelişki varsa, veya umûmâta (genellik bildiren delîllere) ters iseler ve benzeri hallerde metin tenkîdi yapılır.

 

Nüzûl mes’elesinde bunlardan hiç birisi mevcûd değildir. Ortada aklî bir muhâl/imkânsız/olamaz mı var? Şer’î muhâl mi var? Iztırâb mı var? Bunlardan bir tanesini gösterin. Gösteremezsiniz; çünki bunların hiç birisi yok; olmayan şey nasıl gösterilsin? Evet yok…

 

Şöyle ki, Aklî muhâl yok; Çünki, İzâfiyet teorisi, uzay fiziği, âdî vasıtalarla (sıradan araçlarla) astronotların uzun zamânda uzayda durabilmeleri, bilgisayar teknolojisi, enformatik müdhiş gelişmeler ve benzerleri, bir zamân aklın ihtimalden uzak bulduğunu, başka bir zamân mümkin bulmakta olduğunu ve gördüğünü ortaya koymaktadır. Aklın bir şeyi ihtimâl ve imkândan uzak bulması ile imkânsız bilmesi farklı farklı şeylerdir.

 

Kollektif akıl bir mümkin’i/olabilir’i, bazen uzak bulsa da imkânsız bulmayabilir. Bazı zayıf akıllılar çoğu zamân ihtimâlden uzak gördüğünü imkânsız bulur ve gösterir. Fennî gelişmeler bunun inkâr edilmez isbâtlarıdır. Nüzûl’de Şer’î Muhâl de yoktur. Çünki o bir mu’cize, yani olağanüstü bir iştir. Mu’cize, Deterministler ve David Hum gibi maddeci felsefecilere göre olamaz bir şeyse de Mü’minlerce câiz ve vâkı’dir.\[17]

 

Nüzûl de bir mu’cize olduğuna göre, o dahî mümkindir. Îsâ aleyhisselâm’ın Allah celle celâlühû’nun izniyle ölüyü diriltmesi gibi. Evet… Nüzûl haberlerinde Şer’î Muhâl de yoktur…Çünki, Nüzûl haberleri, kendi kuvvetinden üstün, hatta kendi kuvveti seviyesinde, hatta kendinden daha zayıf olan hangi delîl ile  muhâl yani imkânsız bulunuyor? Bir tane bile gösterilemez. Nüzûl mes’elesinde, zıt hangi bir delîl/nass vardır ki, onunla Nüzûl teâruz etsin/çelişsin ve ortada ıztırab/çelişki bulunmuş olsun? Yok… Bulan getirsin. لا نبى بعدى/Lâ nebiye ba’dî/benden sonra hiçbir nebî yoktur, hadîsi haktır. Ancak bu bizim dediğimize zıd değildir.

 

Ne demek olduğu şunlarca anlaşılmamıştır. Nitekim îzâh yerinde edilmiştir. Nüzûl’ün/inişin nereye olacağı, mes’elesindeki ufak tefek farklılıklar, haberin aslıyla, yani gökten inmeyle çelişmez. Kaldı ki, Nüzûl, yani inmek kelimesi bir yerde inip orada konaklamak ma’nâsındadır. Gökten nüzûl (inme) olacağı gibi, falan yere bineğinden nüzûl (konup/konaklama) dahî olur. Bu yüzden şuraya nüzûl (inmek), buraya nüzûle mâni’ değildir.

 

Her râvî Nüzûl’ün olacağı yerlerden her birini hatırlamamış, bir kısmını veya birini hatırlamış da olabilir. Burada böyle değişikliklerde çelişki görülmez. Üstelik inmek husûsunda değil de, nereye ineceği husûsundaki rivâyetlerin hepsi aynı kuvvette değildir. Dolayısıyla ıztırab mevzû’-i bahis olmadan kuvvetli olan tercîh de edilebilir.\[18] Yâhud görünürde çelişki var kabûl edilse bile, te’lîf mümkin iken tercîhe gidilmeyebilir. Şurada içinden çıkılamayacak olan hiçbir çelişki yoktur.

 

Bu ma’nâda, yani nereye ineceği husûsundaki metin tenkîdi âlimlerce yapılmıştır ve mes’ele ilmî olarak halledilmiştir. Nitekim ileride bu çelişki iddiaları etraflıca ele alınacaktır. Bir şeyi körler de görecek diye bir şart yoktur. Göstermek ve görmek “görene; köre ne?” Lüzûmsuz metin tenkîdi/kritiği, daha doğrusu metin üzerinde oynamak âlimlerin değil, ard niyetlilerin veya câhillerin yâhud da hevâsının esiri sapıtmışların işidir. Hele bu metin, Şerîat sâhibine âidiyeti -zayıf olmak şöyle dursun- kuvvetli ihtimalle sâbit olan, hatta kesin olan bir metinse, bunda asla tenkîdî bir tasarruf olmaz…

 

İddia: Kaynak râvîlerin güvenilirliği açısından bu tabloya bakıldığında, Abdullah b. Mes’ud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahâbî hariç, rivâyetleri nakledenlerin veya naklettiği rivâyet edilenlerin büyük ekseriyetinin Hz. Peyğamberin yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür…

 

Cevâb: Bir: Bu haberler Nebî Aleyhisselâm’a yakın Sahâbîlerce gelmiştir. Aksi yalan veya cehâlettir. Hepsi yakın arkadaşlarıdır. Nitekim dikkatli bakılırsa bu görülür.

 

İki: Halifelerden hangisi altı temel îmân mes’elesinde kaç tane hadîs rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekir’den temel îmân esasları hakkında Kütüb-i Sitte’de ve Muvatta’da tek bir rivâyet -bildiğim kadarıyla- yoktur. Gözümden kaçan varsa bile bu ender cinsindendir. Hz. Ömer’den ise tâli îmân esasları hakkında çok az rivâyet vardır. Belki de yoktur. Benim bildiğime göre O’ndan ne Kütüb-i Sitte ve Muvatta’da Allah’a îmân, Allah’ın sıfatlarına, Âhiret’e îmân, Meleklere ve Nebîlere îmân husûsunda hiç bir rivâyete rastlamadım. Gözden kaçan varsa da çok nâdirdir. Keza; Hz. Osman ve Hz. Ali’den de bu husûstaki rivâyetler yok denecek kadar azdır. Bütün bunların böyle oluşu, akıllı ve ilimli mü’minlerce de kabûl ve teslîm edileceği gibi, îmân esasları husûsunda inkârımızı îcâb ettirmez.

 

Üç: Hem, böylesi bir istidlâl, kendi başına bir ipucu ve karîne bile değildir. Olsa bile, ondan daha kuvvetli, hatta onun kuvvetinde değişik mukâbil/karşıt ihtimaller yüzünden hüccet olmaktan uzaktır. İhtimâl geldiği zaman ihticâc bâtıl olur. Hatta bu, kesin delîllerle mutlak muhâldir/her bakımdan imkânsızdır. Öyle ki, ortada inkârı ilmen kabil olmayacak kuvvet ve sayıda nass varken, şunlar karîne bile olmaktan uzak vesveselerden başka bir şey değillerdir.

 

İddia: Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ü ile ilgili hadîsleri nakledenlerin başında gelen Ebû Hureyre, Cabir b. Abdillah, Huzeyfe b. el-Yeman, Ebû Sa’id el-Hudrî, Abdullah b. Abbâs vb. isimlere gelince… Başta Ebû Hureyre ve Abdullah b. Abbâs olmak üzere, bunların bazılarının geç Müslüman olmuş olması veya Hz. Peyğamber zamânında yaşlarının küçük olması vb. sebeblerle, zabt açısından ciddî eleştirilere maruz kaldıkları…(iddia edilmektedir.)

 

Cevâb: Şu ismi geçen sahâbîler Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yakın çevresinde yer alan arkadaşları olduğunda aklı başında hiç kimsenin şübhesi yoktur. Ebû Hüreyre, Nebî aleyhisselâm’ın duâsını almış yakın arkadaşlarından olup, Ümmet’in hadîs hâfızıdır. Ona, dinsizler, müsteşrikler ve onların oltalarındaki yem solucanları olan Mahmûd Ebû Reyye ve benzerleri düşman olabilirler. Ebû Hanîfeler, Mâlikler, Şâfiîler, Ahmed b. Hanbeller, Buhârîler, Müslimler ve diğer hadîs İmâmlarının kabûl ettiği koca Sahâbî’ye kim düşmansa veya onu beğenmiyorsa, canı cehenneme… Diğer sözü edilen Sahâbîler de, aynı şekilde Mü’minlerce mümtâz ve güvenilir âdil kimselerdir. Bunlara Müsteşriklerden başka kim zabt tenkîdinde bulunmuştur? Müsteşrikler ve tohumlarınca ise, güvenilmez olabilirler. Bu, Mü’minlerce mühim değildir.

 

Tenbîh: Kimi câhil zavallılar da, âdillik ile ma’sûmluk arasındaki farkı ya bilememekte veya kasden görmezden gelmektedirler. Sahâbe’nin tamâmı âdildir diyoruz. Bu, Hadîs Usûlü kitâblarının hepsinde mevcûddur. Yer göstermeye lüzûm yoktur. Sahâbî düşmanı Hâricî ve Şiîler’in ve bir kısım şâzların dışında buna zıd görüş sâhibi bilmiyoruz. Sahâbe mâ’sumdur demiyoruz. Haberlerinde güvenilir kimselerdirler, yalan söylemezler, diyoruz, hiçbir günah işlemezler demiyoruz. Lâkin onların sevâbları içindeki günahları denize düşüp kaybolan yağmur tânecikleri gibidir, diyoruz.

 

İddia: Ve (bu Sahâbîlerden bazılarının) isimlerinin bir takım İsrâiliyyât rivâyetlerine karıştığı…(söylenmekle şu Nüzûl rivâyetlerinin de isrâiliyyât’tan olma ihtimâli doğmaktadır.)

 

Cevâb: Bir: Böyle bir asılsız iddiadan kalkarak Nüzûl rivâyetlerinin İsrailiyyât rivâyetlerinden olduğu iddiası, mesnedsiz, yani aklî ve ilmî dayanağı olmayan bir da’vâdır. Kısmen de olsa, benzer olan bir takım rivâyetlerin şu andaki Kitâb-ı Mukaddes’te de bulunması, bunların isrâiliyyâttan olması ve uydurma olduğu ma’nâsına gelmez. Çünki bu günkü Kitâb-ı Mukaddes’te Allah’ın varlığına, öldükten sonra dirilmenin olacağına dâir ve bir çok Kur’ân âyeti meâlideki metinler de vardır. Onlar da mı hâşa uydurmadır?!.. “Aksine siz dünya hayatını tercîh ediyorsunuz. Halbuki Âhiret (dünyadan) daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Şübhesiz bu (hakîkatler) elbette ilk sahîfelerde, İbrâhîm ve Mûsâ’nın sahîfelerinde vardır.”\[19]

 

İki: Değildir ya, şu rivâyetlerin bir kısmının İsrâiliyyât rivâyetleri olduğu kabûl bile edilse, o yolla gelmeyen diğer sahîh rivâyetler paralelinde olduklarından bunların zararı değil kârı olur. İlmen de bunda bir mahzûr yoktur. Ehl-i Kitâb’dan anlatınız, aktarınız. Bunda bir darlık, zorluk (beis) yoktur…\[20] İbnü’l-Esîr, (kısa ve öz olarak) bunun, onlardan her bir yalanın anlatılabileceği ve nakledilebileceği ma’nâsında olmayıp, âlimler, râvîler ve târîhçiler tarafından nakledilen doğru rivâyetler, demek olduğunu söylemektedir.\[21]

 

Üç: Kur’ân’a ve Sünnet’e ters olmayan fakat başka kanallarla gelen rivâyetlerin ne doğru olduğunu ne de yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Zîrâ, Ehl-i Kitâb’ı ne tasdîk ediniz, ne de yalanlayınız\[22] emrine muhâtabız.

 

İddia: Bunların (Nüzûl râvîlerinin) bazılarının geç Müslüman olmuş olması veya Hz. Peyğamber zamânında yaşlarının küçük olması vb. (“gibi husûslar şu rivâyetlerin güvenilir olmadığını göstermektedir” denilmek isteniyor.)

 

Cevâb: Meselâ hangileri kaç yaşındaydı? Öyle ciddîyetsiz bir iddia ki, tamamen hayal veya kasd-ı mahsûsa mahsûlü mesnedsiz atışlardan ibâret. İsbâtlı konuşulsaydı bir şey olurdu ve cevâba değerdi. Lâkin mes’ele ma’lûm. Ciddî bir kişi, ciddî bir makalede böylesi bir da’vâ ileri sürse, da’vâsını, sözü edilen Sahâbîlerin yaşlarını, ricâl kitâblarından bulup ortaya koyarak isbât ederdi. Değilse, söylenenler, ciddîye bile alınmayacak laflar olmaktan öteye gidemez ve başkaları için hak etse de, kendileri için karşı bir ciddî cevâbı hak etmez.

 

İddia: Mesela, Hemmam b. Münebbih’in Sahife’si, Ebû Yûsuf’un (ö. 182) eserleri, İmâm Muhammed’in (ö. 189) eserleri, Malik’in el-Muvatta’sı, Şafii’nin (ö. 204) eserleri, Abdürrazzak’ın (ö. 211) el-Musannef’i gibi ilk kaynaklarda konuyla ilgili rivâyetlere hiç rastlanmazken…

 

Cevâb: Böyle bir mülâhaza ile Nüzûl hadîslerinin uydurma olduğunu isbâta yeltenmek ilmî değil, sadece klinik bir vak’a olabilir…  Zîrâ İmâmeyn’in kitâblarında îmânla alâkalı hemen hemen hiçbir rivâyet yoktur. O halde îmân husûsunda gelen mu’teber rivâyetleri inkâr mı edelim? Hattâ onlarda, çoğu fıkhî mes’eleye dâir sahîh hadîs rivâyetleri bile yok.

 

Onları da uydurma mı ilan edelim? Bu nasıl bir delîl ileri sürme? Vesvese ile hücceti karıştıracak kadar ilmîlik, her halde çağdaş akademisyenlerin mümeyyiz/ayırıcı vasfı olsa gerek. Üstelik… Abdurrezzak’ın Nüzûl hakkında bir değil, bir çok rivâyeti vardır. Hem de, ondan önceki musanniflerden Ma’mer İbn-i Râşid el-Ezdî’nin el-Câmi’inden rivâyet ederek. Abdürrezzâk, sözü edilen el-Câmi’ isimli eserin râvîsidir ve bu rivâyetler, basılı olan el-Musannef’de mevcûddur.\[23] Ayrıca tefsîrinde de vardır.\[24]

 

Şu da gösteriyor ki, Bay Profesör, şu eserlerde Nüzûl rivâyetleri yoktur, derken, ya bakmadan, okumadan ve araştırmadan, gelişi güzel hareket etmekte, veya birilerinin dolduruşuyla konuşmaktadır. Dolayısıyla diğer kaynaklar hakkında da bu yanıltma kuvvetle muhtemeldir. Burada bir ibretlik nokta daha vardır ki,  o da, Nüzûl ile alâkalı yazılan eserlerde, Abdü’r-Rezzâk’tan nakiller varken onun yoktur demesidir. Bu da, ya o kitâbları bile okumadığını veya okuduğu halde onlara kayıdsız kaldığını göstermektedir.

 

Bir Muhakkık/araştırmacı için, ikisi de affedilmez bir lâkaydîliktir. Üstelik, yukarıda da geçtiği gibi sözü edilen rivâyetler basılı olan Musannef ile Tefsîr’inde yer almıştır. Bu yapılan tıpkı Fazlurrahmân’ın tavrı gibi birşey… Nitekim, böyle bir kaynak bilgisini/bilincini(!) ve ona dayalı istidlâli, Fazlurrahman da, kim kasden bana yalan iftirâ ederse cehennemdeki yerini hazırlasın meâlindeki Mütevâtir hadîsin uydurma olduğunu isbât(!) sadedinde yapmıştı. O, bu hadîs Ebû Yûsuf’un kitâbında yoktur. (Öyleyse uydurmadır.) mealindeki ifâdesiyle müthiş bir ilmîlik(!) sergilemişti.\[25] Halbuki şu rivâyet,  Ebû Yûsuf’un el-Âsâr’ında vardı.\[26]

 

Bay Profesör de, şu bizim mes’elemizde usûl bakımından, isim vermeden, Fazlurrahmân’ı taklîd etmiştir. İ’tirâf etmiyorsa da O’nun hadîs ilimleri metodolojisinin temel ilkelerinden birini benimsemiş, onunla amel etmiştir. O’nun mezhebini taklîd etmiştir. Her ikisinde de aynı ciddiyetsizlik, aynı sığlık, aynı lâubâlîlik… Ebû Hanîfe’nin akîde kitâblarından Fıkh-ı Ekber’inde de hiçbir hadîs rivâyeti yok. Ne diyeceksiniz? Sübhanellah!.. Maksad, onlara güvenmek olmayıp, onlarla bunları, bunlarla da onları yıkmak. Yoksa şu eserlerde bu rivâyetler bulunsaydı kabûl mu göreceklerdi? Kesinlikle hayır. Çünki, yapılmakta olan, i’dâm ettikten sonra güldüren ve ağlatan zâlim  bir muhâkeme… Âdil bir muhâkeme yaparak, âdil bir i’dâm değil…

 

İddia: Kaynaklarla ilgili olarak işâret edilmesi gereken diğer bir husûs ise, bu rivâyetlerin yer aldığı, hadîs kaynağı bile olmayan (tarih, tabakat, rical, cerh-tadil, tefsîr, delail vb. türü) eserlerin, tablodaki toplam eserlerin yaklaşık yarısını oluşturmasıdır. Her türlü rivâyeti -sağlam çürük demeden- alan ve çoğunluğu problemli rivâyetlerden oluşan bu tür eserlere bilimsel bir ihtiyat ile yaklaşmak gerektiğini burada vurgulamak gerekir.\[27]

 

Cevâb: Nüzûl böylesi, kaynaklarda da bulunsun; ne olmuş? Bu rivâyetler sadece şu tür kitâblarda bile olsa ve başka kitâblarda bulunmasa, bu bile uydurma delîli olmaz idi. İlim ölçülerine göre, bu tür toptancı temellendirme yeterli bir zayıflık delîli olamayacağı gibi, kâfî bir karîne bile olamaz. Nerde kaldı uydurma delîli olsun. Tam aksine bu, zikredilen hadîslerin sübûtunu, var olduğunu kuvvetlendirir. Şu makale sahibi tarafından inkâr edilmez olduğunu zannettiğimiz îmân esaslarının ve diğer hakîkatların, meselâ târîh kitâblarında da yer alması onların uydurma olduğunun delîli mi sayılacak?  Bu nasıl bir ilim ciddiyeti?!… Şu ciddiyetsizliğe, esasen ilmî ölçülerde verilebilecek ciddî cevâblar -başka kimseler ve hüccet ikâmesi hesaba katılmazsa- zâyi’dir.

 

İddia: Bu noktada dikkat çekmek istediğimiz husûs, bu eserdeki rivâyetlerin tamamının Hz. Peyğamber’e nispet edilen (merfû’) hadîsler olmadığıdır. Bilakis toplam yüz yetmiş sekiz rivâyetin yaklaşık altmışı mürsel, mevkuf ve maktu rivâyetlerden oluşmaktadır ki, bu azımsanmayacak bir sayıdır. Bir başka ifâdeyle, delîl olarak kullanılan rivâyetlerin 1/3’ü Hz. Peyğamber’e izafe edilen rivâyetler değildir; başkalarının (sahâbî, tabii vd.) şahsi kanaatlerini yansıtan ve dini açıdan bağlayıcı olmayan nakillerden ibârettir.

 

Cevâb: Bir: İlim sahibleri bilir ve teslîm ederler ki, şu mevzû’daki mevkûf olan, merfû’ olmayan hadîsler merfû’, yani Nebî aleyhisselâm’a dayandırılan hadîsler hükmündedirler. Dolayısıyla ortada müdhiş bir câhillik veya kandırma vardır.

 

İki: Üstelik mevkûf rivâyetler, sâbit olan merfû’ rivâyetleri te’yîd/pekiştirme sadedinde olunca, ictihâd ile bilinebilecek türden bile olsalar, hiçbir sâhada mücerred şahsî kanâat hükmünde olmazlar. Şu mes’elede ise, mevkûflar te’yîd ve takviye edici olarak gelmişlerdir. Dolayısıyla, i’tirâza hiç bir cihetten mahal kalmaz.

 

Üç: Bir de, kendi ifâdesiyle, yüzleri aşkın merfû’ rivâyetin yanında altmışa yakın mevkûf rivâyetin de yer alması, zayıflık sebebi mi olur, sahîhlik vesilesi mi? Söyleyin ey akıl sahibleri!…

 

Dört: Hem, (meâlen) bu mevkûflar (Sahâbî sözleri) şahsi kanaatlerdir, dolayısıyla bağlayıcı değildirler, işe yaramazlar da, sizinkisi ise vahiydir (!) Dolayısıyla kesin delîldir. Öyle mi?

 

Beş: Kaldı ki, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim bir şeye kesin inanıyorsa, ve ona inandıkları kesin delîllerle sübût bulmuşsa, o şeye Mü’minler kesin inanmaya mecbûrdurlar. Başka delîl bulunsun bulunmasın, fark etmez… Çünki ictihâd sâhası dışındaki mes’eleler, bilhassa bir ğaybî husûs olan îmân mes’elesi işitmeye bağlıdır.

 

İddia: İslâm düşünce tarihinde hadîsler etrafında ortaya çıkan tartışmalara vakıf olanlar da pek ala bilirler ki, herhangi bir inancı, düşünceyi veya kanaati hadîslere dayanarak savunmak ve buna karşı çıkanları ilzam edip susturmak için en sık başvurulan yol, konuyla ilgili hadîslerin Mütevâtir olduğunu ileri sürmek olmuştur.

 

Cevâb: Şu süflî düşünceye sahip olan alçaklar bulunabilirse de, böylesi bir karayı Ehl-i Sünnet âlimlerinin tamamına veya bir kısmına sürmeye kalkışanlar sadece kendi yüzlerini karartırlar. Bu iddia, Ehl-i Sünnet âlimleri hakkında bühtân-ı azîmdir. Şu bühtân, seviyesizce bir çamur atma çamurluğudur. Aksine, İslâm’da sâbit olan bir inancı yıkmak isteyen alçaklar, Mütevâtir olan rivâyetleri tevâtür derecesinden aşağı indirmeye, hatta uydurma olduklarını i’lân etmeye çaba sarf ederler. Bunu yaparlarken ilmî değil de, sadece şeytânî vesveseleri mesned edinirler. Sözün doğrusu işte budur. İslâm düşünce târîhini değil de, İslâm ilim târîhini incelerseniz bunun böyle olduğunu göreceksiniz.\[28]

 

İddia: Daha önceki tablolarda görüldüğü gibi, konuyla ilgili hadîsleri nakletmiş görünen birinci tabakadaki kaynak râvîlerin sayısı otuz üçtür. Bu otuz üç kişinin gerçekten Hz. Peyğamber’den bu hadîsleri işittiklerini varsaysak bile, bu sayı acaba yalan üzere ittifak etmeleri imkânsız olan bir kalabalık anlamına gelir mi? Kanâatimizce bu sayıdaki bir insan topluluğunun, bir konuda yalan söylemek üzere ittifak etmeleri imkânsız değildir.

 

Cevâb: Bir: Yalan üzere ittifak etmeleri imkânsız olan bir kalabalık biçimindeki ta’rîfin doğrusu, Yalan üzere ittifak etmelerini âdetin imkânsız bulduğu bir kalabalık tarafından rivâyet edilmiş olmak şeklindedir. İki ta’rîf arasında, ilimden nasîbi olanlarca çok mühim farklar vardır.

 

Biz yine de kendimizin getirdiği miz ta’rîfin kastedildiği hüsn-i zannında bulunmuş olalım. Buna göre diyoruz ve soruyoruz ki; Eğer bu imkânsızlık/imtinâ’, sırf mücerred aklî imtinâ’ ise, bunu kimse söylememiştir. Mütevâtir’in ta’rîfinde bahsi geçen imkânsızlık, âdet’in imkânsız bulmasıdır.\[29] Yoksa, akıl, değil otuz üç, otuz üç bin kişinin bile yalanda söz birliği etmesini imkânsız/muhâl bulmaz; aksine Mümkin bulabilir. Lâkin (âdeten vukû’ bulma ve benzeri) delîllerden doğmayan mücerred aklî ihtimaller hiçbir akıllı ve âlim tarafından mu’teber kabûl edilmemiştir.

 

Nitekim Allâme Ğazi Muhammed Ekrem en-Nasbûri es-Sindî, İm’ânü’n-Nazar’ında şöyle demektedir: “Zîrâ, her ne kadar sayı çok yüksek rakamlara ulaşsa bile aklın kendi başına (belli bir kalabalığın yalanda söz birliği etmesini) câiz/mümkin bulması kalkmaz.\[30] O halde kim bu imkânsız bulmayı akla isnâd ederse, onun (aklın, böylesi bir topluluğun yalanda ittifak etmesini) âdet bakımından câiz bulmadığını kasdetmiştir.”\[31]

 

Yine Allâme Seyyid Abdülhâdî Necâ el-Ebyârî rahimehullah şöyle diyor: “Şunda şübhe yoktur ki, yalan üzere söz birliği yapılmasından emîn olunan sayı insanların değişikliğiyle farklı olur. ‘Âdet’in muhâl/imkânsız bulduğu’ ifâdesi, bu husûsta âdet’e dayanılacağını göstermektedir. Bunu muhakkıklardan birçoğu açıkça ifâde ettiler. Öyleyse, mes’elede akla dayanılması bir yanlışlıktır. Veyâhud (‘âdet bakımından’ kaydıyla) te’vîl edilen bir sözdür. Bunu Şeyhülislâm söylemiştir.

 

Yani, akıl âdet’e bakarak imkânsızlıkla hükmeder. Yoksa âdet’ten mücerred olarak aklın câiz bulmasına bakmaz. Zîrâ bu sayı ne kadar yüksek olursa olsun, (yalanda sözbirliği etme imkânı ortadan) kalkmaz. Ancak bu câiz bulma âdet’le alâkalı ilmin hâsıl olmasına mâni’ olmaz.”\[32] Şu halde burada ya, aklın muhâl bulması ile âdet’in muhâl bulmasının farkı bilinmiyor, veya muğâlata yapılmak isteniyor. Hangi âdet böylesi bir kalabalığın birbirlerinden habersiz ve meşveresiz olarak bir yalanda birleşmelerini mümkin bulabilir? Hele Ashâb gibi âyetlerle ve hadîslerle nihâyet mertebede övülen ve Allah celle celâlühû’nun …Hepsine de Allah Hüsnâ’yı (cenneti) va’d etti\[33] buyurduğu pâk kimseler için bu imkânı nasıl bulabilir?!…

 

İki: Demek, kanaatinizce otuz üç Sahâbî yalan söyler ve yalanda söz birliği eder, bu mümkindir, öyle mi? Ne diyelim?!.. Allah celle celâlühû îmân versin. Bizim kanaatimizce ise, sizin şu kanaatiniz beş para etmeyen şeytânî bir vesveseden ibârettir. Biz, değil otuz üç Sahâbî’nin, tek bir Sahâbî’nin bile yalan söyleyebileceğine inanmayız. Bunu büyük bir edebsizlik ve îmân zayıflığı, sayarız.\[34] İnanmak istemeyenler için, değil otuz üç Sahâbî’nin rivâyeti, üçyüz otuz üç Sahâbî’nin rivâyetinin, hatta, yüz dört kitâbın tamamının hükmü ve haberinin bile bir kıymet ifâde etmeyeceğini bilenler bilir. Mühim olan, kıymet-i harbiyyesi olmayan vehimler değil, İslâm âlimlerinin ve müstakim Mü’minler’in inancıdır. Gerisi boş…

 

İddia: Muhtemelen bu durum, konuyla ilgili hadîslerin Mütevâtir olduğunu iddia edenler tarafından da fark edilmiş olmalıdır ki, bu iddia sahipleri, konuyla ilgili hadîslerin gerçek anlamda Mütevâtir olmadığı yolundaki i’tirâzlar karşısında geri adım atarak, bu hadîslerin lafzî Mütevâtir, yani gerçek Mütevâtir değil, ma’nevî Mütevâtir oldukları iddiasına başvurmak zorunda kalmışlardır.

 

Cevâb: Burada büyük bir cehâlet ve açık bir iftirâ var.  Cehâlet şu: Şu hadîslerle alâkalı Ma’nevî Mütevâtirlik hükmü istenilen sayıyı elde edememek sebebiyle değildir. Bu da’vâ/tez dahî her da’vâ gibi (şahıslar ve târîhler de gösterilerek) isbât isterdi. Böyle bir şey ise yapılmamıştır. Şu halde kat’î hakîkatlara zıt olan bu delîlden doğmayan ihtimâl sırtına yüklenilen ağır söz bir gürültüden ibârettir.

 

Kuvvetli zannlar mukâbilinde bile olsaydı, yine de aynı olurdu. Şunlara nihâyet ma’nen mütevâtirdirler diyen İslâm âlimlerinden hiçbir kimse, önce, Nüzûl rivâyetleri lafız bakımından Mütevâtir’dirler, deyip, sonra da, yan çizerek, ma’nevî Mütevâtirdirler dememiştir. Aksini iddia eden, kendinde zerre mikdârı ilim emâneti ve şahsiyet kırıntısı varsa, bunu şahıslar ve târîhleriyle isbât eder. Ama heyhat… Yapılan, sadece ihtimaller vâdisinde şaşkın şaşkın dolanmaktan ibâret…

 

Doğrusu, İslâm âlimleri şu rivâyetlerin mütevâtir olduklarından veya tevâtür ettiklerinden söz etmişlerdir. Bu Mütevâtir oluş veya tevâtür ediş cinsinin lafzî Mütevâtir veya lafzî tevâtür ile Ma’nevî Mütevâtir veya ma’nevî tevâtür ediş nev’ileri(türleri)nin olduğunu ilimden az çok nasibi olanlar bilirler. Sözü edilen Nüzûl rivâyetleri için, Mütevâtir’dirler diyenler, yani mutlak ifâde kullananlar, elbette ma’nevîlik i’tibârî kaydını muhâfaza etmişlerdir.\[35] Ma’nevîlik kaydını getirenler ise, -Allahu a’lem- biraz da câhilleri ve ard niyetlileri hesaba katarak şu cinsin nev’ini/türünü dahî ifâde ettiler. Şu âlimler, şimdiki zamânımızın câhil ve geri zekalıları gibi rakkaslar değillerdi. Öyleyse neden onlar gibi raksedip kıvırtmış olsunlardı. Câhiller kendi hallerine yansınlar.

 

İddia: Üstelik, tevâtüre dâir daha önce verilen örneklerde de görüleceği üzere, tevâtürde asıl olan, kesinlik ve netliktir. Halbuki Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üyle ilgili rivâyetler, detaylarda birbirini tutmamakta, çoğu zamân birbirleriyle çelişmektedir.

 

Cevâb: Bir: Burada sözü edilen kesinlik ve netlik sübûtta ise, doğru; tevâtürde bu lâzımdır. Ancak ma’nâyı göstermekde ise, yanlış. Tevâtür için bu gerekli değildir… Zîrâ, bazı Mütevâtirler’in ma’nâsı veya hükmü kesin ve net olmayabilir. Mütevâtir olan misvak hadîsinin, farzlık mı, vâciblik mi, sünnetlik mi veya müstehablık mı bildireceği gibi.

 

İki: Kaldı ki, şu rivâyetler hakkında ileri sürülen kesin ve net olmamak ve detaylarda birbirini tutmamak…şeklindeki ifâdeler, isbâta muhtaç iki da’vâdır. Lâkin sened ve dayanakları yoktur. Zîrâ, Detaylarda (çelişki ifâde edecek bir) birbirini tutmamakta oluşları sırf bir iddiadan ibârettir. Öyle ki, te’lîf edilebilir lafız farklılıklarının Iztırâb ve çelişki olmadığını, âlimler, hatta yeni ilim talebeleri dahî bilirler.

 

Şu rivâyetlerde hangi barıştırılamayacak ve altından kalkılmayacak detay çelişkisi vardır? Yoook… Varsa gösterilsin. İmâm Leknevî vâsıtasıyla İbn-i Hacer’den birkaç kez naklettik ki, aralarında ıztırâb/çelişkili farklılıklar bulunan rivâyetlerde zayıf olanları sahîh olanlarını zayıf hâle getirmez. Yani teferruatlardaki/detaylardaki her farklılık kesinliğe mâni’ değildir. 

 

Nitekim, Kur’ân’daki birçok kıssa değişik münâsebetlerle, farklı lafızlar ve ifâdelerle gelmiştir. İblîsin secde etmeme hâdisesi, Mûsâ aleyhisselâm’ın Fir’avn ile olan mâcerâları gibi… Bir defâsında hâdisenin şu yanı ön plana çıkarılmak murâd edilmiş orası geniş anlatılıp başka taraflar kısa verilmiş, başka bir zaman da başka bir yanı öne çıkarılmak istenmiş, genişçe anlatılıp deminki etraflıca anlatılan taraf kısa geçilmiş  olabilir. Bunu, Kur’ân okuyan, onu anlayan ve ona inanan herkes bilir. Dolayısıyla şunu, ancak inkârcılar veya câhillik sarhoşları çelişki zan ve ilân edebilir.

 

İddia: Bu Haber-i Âhâd hadîslerin sayısının çok olması, onları hiçbir zamân Mütevâtir derecesine çıkarmaz, olsa olsa meşhûr veya müstefîz derecesine yükseltebilir.

 

Cevâb: Burada da birçok câhillik ve yanlışlıklar var. Çünki,

 

Birincisi: Şâyet Mütevâtir ıstılâhı, Bay Profesör’ün kendince ayrı bir ma’nâya geliyorsa, yani kendine göre farklı bir ıstılâhı/terimi varsa, bu O’nun bileceği bir iştir. Ancak şu takdirde O’nun bu ıstılâhı  başkalarını bağlamaz, onunla başkalarını hata etmekle suçlayamaz. Mütevâtir ta’rîfinde ulemânın cumhûru söz birliği hâlindedirler: Yalan söylemekde ittifaklarını âdetin imkânsız bulacağı bir kalabalık tarafından yapılan ve isnâdın her tabakasında şu şartı bulunduran rivâyet.  Hanefîler de şu husûsta sözü edilen Cumhûr’a dâhildir.  Yalnız onlara göre rivâyetler, Mütevâtir, Meşhûr ve Haber-i Âhâd olmak üzere üç çeşittir.\[36]

 

İkincisi: Birinci maddede de kısmen ifâde ettiğimiz gibi, Meşhûr veya Müstefîz hadîs de âlimlerin çoğuna göre Haber-i Âhâd cümlesindendir. Hanefîlerin çoğuna göre Haber-i Vâhid’in üstünde Mütevâtir’in altındadır. Cessâs, Cürcânî ve birtakımlarına göre ise, Mütevâtirin bir türü olup Mütevâtir hükmündedir.\[37] Bir metin bazılarına göre üç, bazılarına göre üçten çok isnâdla gelirse âlimlerin çoğuna göre Meşhûr Haber-i Vâhid olur. Yoksa, haberi vâhid çok olmakla meşhûr olur sözü câhilliktir ve katıksız bir yanlıştır.

 

Üçüncüsü: Doğrusu isnâdların (belli şartlarla beraber) çok oluşu bir haberi Mütevâtir yapar. Bu çokluktaki isnâdlardan her biri diğerleri göz önünde bulundurulmazsa elbette Haber-i Vâhid hükmünde kalır. Ama şu çok isnâdlar hiçbir zamân ayrı ayrı düşünülmeyeceğinden, onların her birine Haber-i Vâhid ismi verilmez. Dolayısıyla şu ifâde\[38] hadîs ve hadîs usûlü ilminden haberi olmayan bir kimsenin gelişi güzel ve câhilâne sarfetmiş olduğu bir sözüdür. Başka değil…

 

Hatta, bir çok defa da ifâde edildiği gibi, İbn-i Salâh’a göre bir haberin Buhârî ve Müslim’in rivâyeti olması onu kesin kılar. Bazıları, Buhârî ve Müslim’in rivâyetine bazı husûsların ilâvesi ile bunların kesinlik ifâde ettiğini söyler. Hatta, biz kabûl etmesek de Hadîsçilerden bir çoğu yani İbn-i Hazm ve onun gibi düşünenlere göre her sahîh rivâyet, Haber-i Vâhid bile olsa, kesinlik bildirir.

 

İddia: Meselâ, Hz. Îsâ’nın ikinci dönüşüyle ilgili rivâyetlere hakim olan fikir, onun bu dönüşünde icraat olarak domuzu öldüreceği, haçı kıracağı ve cizyeyi/haracı kaldıracağı husûsudur. Bu durumda insan, Hz. Îsâ gibi bir şahsiyetin yapacağı en önemli icraatın niçin domuz katliamı veya haçların kırılmasından ibâret olduğunu, yapacak daha önemli işlerin olup olmadığını sormadan edememektedir. Daha ilginci ise, bugün mevcûd olmayan, dolayısıyla, zâten kaldırılmış bulunan cizye ve haracı, Hz. Îsâ’nın nasıl kaldıracağı mes’elesidir.

 

Cevâb

 

Bir: Şu sözler, dînî esaslara ortaçağ mahsûlü yakıştırması yapan din düşmanlarının, cîfe kokan ağızlarında çiğneye çiğneye çürüttükleri ve iyice kokuşturdukları necâset kokan sakıza benzemektedir. Hakîkaten bir vahiy mahsûlü olan şu pak sözün neresi ortaçağı hatırlatıyor?.. O bir açıklanıverse bari…

 

İki: Hakîkî ma’nâsı ile domuz öldürme, domuz sever domuz aşıklarının kalbini sıkıştırsa da, hem eski, hem orta, hem de yeni çağda, hem mevziî veya sürek avları, hem de domuz kasapları vasıtasıyla olmuştur, olmaktadır ve ileride de Nüzûl-i Mesîh vukû’ bulana ve domuzları yok edene kadar -Allahu a’lem- olacaktır. Buna katliâm veya başka bir isim vermek işi değiştirmez.

 

Üç: Kaldı ki bu domuzu öldürmek ta’bîri, domuzdan yana olmak, domuz severlik, domuz âşıklığı, domuz etini helal kabûl etmek ve domuzluk anlayış ve tatbikatlarının yok edilmesi gibi mecâzlara da yorulmuştur ve yorulabilir. Ğâliba orta çağ benzetmesi şeklindeki domuzdan yana\[39] infiâlin (tepkinin) sebebi de bu olsa gerektir.

 

Dört: Domuzun öldürülmesini yukarıda aktardığımız ve benzeri mecâzî ma’nâlara yoran İslâm âlimlerinin çoğu ortaçağda yaşamışlar idi. Ancak, onların bu hakîkî değil de, mecâzî ma’nâda olan te’vîllerini/yorumlarını göz ardı etmek ve illâ da hakîkî ma’nâya tutunmakta ısrar etmek, eski çağ ile câhiliyye çağını ve şunların inadını hatırlatmaktadır.

 

Beş: Allah celle celâlühû’nun, öldürülmediğini ve asılmadığını haber verdiği Îsâ aleyhisselâm’ın asılışını ve teslîsi remzeden/simgeleyen Haç’ın hem maddî olarak hakîkaten, hem de ma’nevî olarak\[40] rûhen ve ma’nen kırılmasına orta çağ damgasını ancak Kur’ân düşmanları ve fanatik Hristiyanlar, meselâ Bush’lar, yandaşları ve çorbacıları vurabilir. Bu Haç’ı kırma işine Mü’minler ancak sevinir.

 

Altı: Cizyenin kaldırılacağı ifâdesi, Kur’ân’daki ve Sünnet’teki açık cizye hükmünün müddetinin şu vakte kadar devam edeceğinin Sünnet’le açıklanması, veya tek bir İslâm Ümmeti’nin var olacağı o günde, cizye verecek kimsenin kalmayacağı ma’nâsındadır. Bunda ortaçağı hatırlatan ne vardır?

 

Cizyenin kendisi mi? Evet, Kur’ân düşmanları böyle diyorlar, ama Mü’minler asla… Üstelik, yazıda bir yanda Cizye’yi Allah ve Resûlü’nden başka kim kaldırabilir? denilirken, diğer yanda ise, zâten kaldırılmış bulunduğundan söz ediliyor. Cizyenin kaldırıldığı iddiası doğruysa, Allah ve Resûlü onu ne zaman ve hangi âyetle ve hangi hadîsle kaldırdı?

 

Hem öldürücü hem de güldürücü  bir tenâkuz/çelişki sergileniyor. Kur’ân’ın hükmü olan cizye, Mü’minlere göre henüz kalkmamıştır; hükmü duruyor. Yalnız, Mü’minler’in zayıflık ve perişanlığı yüzünden Mustafa Reşîd Paşa’ya i’lân ettirilen Gülhâne Hatt-ı Humâyunu ile tatbîkattan zulmen kaldırılmıştır. Lâkin şu anda tatbîki yoksa da, ileride olmayacağını kim söyledi, nereden bildiniz? Yüreğinde zerre kadar îmân olan her Mü’min Allah celle celâlühû’nun hükmünün henüz uygulanamıyorsa da, bir gün mutlaka uygulanması sevdasıyla yanar kavrulur.

 

Kaldı ki, olacağı haber verilen bu kaldırma, hem hükmünün hem de tatbîkinin kaldırılması olabileceği gibi, sadece hükmünün kaldırılması ma’nâsında da olmuş olabilir. Dolayısıyla henüz tatbîk ediliyor olmaması hükmünün kaldırılması ile ters düşmez. Kaldıran da, Allah’ın emriyle Resûlü… Kime ne? Söylenenler ilimle alâkasız vesveselerden başka bir şey değil.

 

İddia: Bazı rivâyetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Peyğamber ve Ashâb’ı, Hz. Îsâ’nın Nüzûl’ünü o kadar yakın görmektedirler ki, bazıları ona selâm bile gönderebilmektedir. Bu ise, Hz. Îsâ’nın inişinin Kıyâmet’e yakın gerçekleşecek bir Kıyâmet alâmeti olduğu düşüncesiyle çelişmektedir. Bu durum, söz konusu rivâyetlerin, râvîlerin kendi tarihsel perspektiflerini yansıttığına dâir kuşkuları gündeme getirmektedir.\[41]

 

Cevâb: Konuşma ve yazma sanatından haberi olmayanlar işte böylegelişi güzel konuşurlar. Değişik hitâb şekilleri vardır:

 

Bir: Birilerine hitâb edilir, onunla o muhâtablar değil, onların geçmişleri kasdedilir. “(Ey İsrâîl oğulları!..) Hani sizi Âl-i Fir’avn’dan kurtardık…”\[42] âyetinde olduğu gibi. Burada siz denilen muhâtablar, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamânındaki Yehûdîler ise de, esas kasdedilenler onlar değil, onların Fir’avn zamânındaki atalarıydı. Çünki Âl-i Fir’avn’dan kurtarılanlar atalarıydı, kendileri, yani Kur’ân’ın muhâtabları olan Devr-i Saâdet Yehûdîler’i değil.

 

İki: Birilerine hitâb edilir, onların bir kısmı kasdedilir. Âmm (umûmî/genel) bir şekilde yapılıp ta bazı ferdler kasdedilen hitâblar gibi. Zikr-i âmm irâde-i hâss\[43] veya zikr-i küll irâde-i cüz\[44] yoluyla gelen hitâblar… Ey îmân edenler!  size oruç farz kılındı\[45] veya üzerinize kıtâl farz kılındı\[46] misâli âyetlerde geçtiği gibi, hitâb edilen Mü’minlerin hepsine değil de, şartlarını bulunduran bir kısmına farz kılındığı diğer delîllerden bellidir..

 

Üç: Birilerine hitâb edilir, hepsi kasdedilir. Çoğu kez hitablar böyle olur.

 

Dört: Birilerine hitâb edilir, hiç biri kasdedilmez, yanındaki başkaları kasdedilir. Ta’rîz yollu ifâdeler gibi.

 

(Ey Resûlüm!) Yemîn olsun ki, eğer şirk koşarsan, amelin elbette boşa gider…\[47] âyeti ile, Bana ne oluyor ki beni yaradana ibâdet etmeyeceğim…\[48] âyeti buna misâl verilebilir. Zîrâ, Allah celle celâlühû, geçmiş ve gelecek günahlarını sana Allah’ın bağışlaması için sana apaçık bir fetih verdik\[49] müjdesi verdiği masum bir peyğamberine, kendisini kasdederek, şirke girmeyeceğini bile bile şirke girersen amelin boşa gider, demez. Dediyse, O’nu değil  başkasını kasdetmiştir. Nitekim Habîb-i Neccâr da başkasını kasdetmişti. Buna edebiyâtta geniş ma’nâsıyla ta’rîz/dolaylı lâf dokundurma, denir ki, aslında ta’rîz, kinâye’nin bir çeşididir.\[50]

 

Beş: Bir kişiye hitâb edilir, aynı inanç ve ehliyyette olan herkes kasdedilir. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimize yapılan hitâbların çoğu gibi.

 

Altı: Birilerine hitâb edilir, onlar değil de onların gelecek nesilleri yâhud gelecekte onların yolunda olacak olanlar kasdedilir. Kesinlikle, karış karış sizden öncekilerin izlerinden gideceksiniz,\[51] hadîsinde, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’e hitâb edilip sonrakiler kasdedildiği gibi. Münkirler kabûl etmeseler de, biz Mü’minler’in, geleceğini kabûl ettiğimiz Deccâl’dan, Îsâ aleyhisselâm’dan, Mehdî aleyhisselâm’dan ve bazı ileriki hadîselerden bahseden bir çok sahîh rivâyette, muhâtablar görünürde Sahâbe ise de, hakîkatte yüzlerce hatta belki binlerce yıl sonraki Mü’minlerdir.

 

Kısacası, asırlar sonrasına o zamânki kişiler muhâtab alınarak selam yollanır. Ve ona diriltileceği günde selâm olsun\[52] âyetinde olduğu gibi. Ancak, konuşmayı bilmeyenlere ve konuşulanı anlamaktan  âciz olanlara  ne denir? Üstelik, hadîslerde, Sizden kim onunla karşılaşırsa veya sizden biri eğer onunla karşılaşırsa gibi ifâdeler kullanılıyor. O, Âhir Zamân peyğamberi olduğunu biliyordu. Kıyâmet’in kopuş zamânının da yakın olduğunu Allah celle celâlühû’dan öğrenmişti. Kur’ân öyle söylüyordu; Ne bilirsin, belki de Kıyâmet’in kopuşu çok yakındır.\[53]

 

Hâsılı O, Kıyâmet’in kopacağını, bunun pek yakın olduğunu biliyor ve bunlara îmân ediyordu ama, yıl, ay, saat ve dakikasını bilmiyordu. Çünki O’na sen nerden bileceksin, o’nun (zamânının) bilgisini? Yani, Kıyâmet’in kopuş zamânını nereden bileceksin? denilmiştir.\[54] Kıyâmet’in büyük ve küçük alâmetleri O’na bildirildiği için onları biliyordu. Ancak, kesin ânı bildirilmediği için zamânlarını bilmiyordu.

 

Bu yüzden şu noktalarda gelen vahiy kaynaklı sözlerinin ma’nâsını kesin bir zamân olarak bilmiyor, ihtimalli ifâdeler kullandığı oluyordu. Kesin ânın bilinmesi de, kimileri için şımarıklık ve azgınlığa götüren i’timâd/güven, kimileri için de hayatı felç edecek olan güvensizlik doğurmak gibi tehlikeler bulunabilirdi. Böylesi mahzûrların ortaya çıkmaması gibi sonsuz hikmetlerle şu kesin vakit gizli tutuluyor olabilirdi. Kime ne? Evet, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, Bu gün hiç bir canlı yoktur ki, üzerinden yüz sene geçsin de, o günde canlı kalsın\[55] buyurdu.

 

Îsâ aleyhisselâm’ın Kıyâmet’in kopmasından evvel ineceği, onun inişinin Kıyâmet’in kopuşu için elbette bir alâmet olduğu, kendisine Allah celle celâlühû tarafından haber verilmişti. Ama bunun ne zamân olacağı, yılı, ayı, günü ve saati ile ona bildirilmediği için, bunu bilmiyordu. Olabilirdi ki, bu yüz sene içinde, belki ölümünden birkaç sene sonra gelebilirdi. Ashâbı’ndan kimileri O’na ulaşabilir ve selâmını ulaştırabilirdi. Bunda değil âlimler, sıradan Mü’minler, hatta yeter seviyede akıllı olanlar ve geri zekalı olmayanlar için bile içinden çıkılamayacak küçük bir şübhe dahî yoktur.

 

Nerde kaldı Nüzûl hadîslerinin uydurma olduğuna dâir, hüccet ve bürhan bulunsun. Dolayısıyla, Nüzûl’ün çok yakında olacağı ihtimâli ile Kıyâmet’in kopuşunun işâreti olması arasında tenâkuz/çelişki yoktur. Müşkil/problem, îmân, ilim ve kavrayış yokluğu veyâ kıtlığındadır, vesselâm. De ki, (ey Resûlüm, veya ey Mü’minler!), ve selâm (Allah’ın) seçtiklerine olsun…\[56] Yani, geçmiş veya gelecek tüm sâlihlere olsun. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’den sonra peyğamber olmayan Allah celle celâlühû tarafından seçilen seçkin kullar gelmeyeceğini nereden bildiniz?

 

İddia: Hz. Îsâ’nın nereye ineceği konusu da problem arz etmektedir. Çünki rivâyetlere bakılırsa, Dimeşk’in doğusundaki beyaz minareye veya beyaz köprüye, Kudüs’e, Şâm’a, Ürdün’e veya Müslümanların karargâhına inecektir. Onun nereye ineceğine dâir bu çelişkili ifâdelerin, Hz. Peyğamber’den kaynaklanması mümkün müdür? Bize göre bu durumu, bu hadîsleri piyasaya sürenlerin farkında olmadan içine düştükleri bir çelişki olarak yorumlamak, Hz. Peyğamber’i çelişkili bir konuma düşürmekten hem aklen hem de vicdanen daha evladır. Hz. Peyğamber zamânında beyaz minare diye bir şeyin olmayışı da, nasılsa (!) dikkatlerden kaçmıştır.

 

Cevâb: Bu vesveselere bir çok âlim tarafından nice eserlerle cevâb verilmiştir. Bir ilim adamı ciddiyeti ile bu cevâblara karşı cevâb verilip her biri teker teker çürütülseydi olmaz mıydı? Onlar okunmadı. Çünki iyi biliniyordu ki, okunsaydı onlara cevâb verilemezdi. Bu süâlimize, en saçma sözlere bile cevâb veren Kur’ân’ı kendine rehber yapması îcab eden bir Mü’min, o cevâblar cevâba değmezdi şekliyle cevâb veremez. Nitekim, açık saçmalıklara karşı verilen, sözünü ettiğimiz o cevâblar ve bizim şu cevâblarımız Kur’ân’ın şu düstûruna uyularak verilmiştir. Zîrâ, biz Mü’minler inanırız ki, Allah celle celâlühû ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in söylediklerinde, çoğu zamân aklımızla kavrayamayacağımız hikmetler ve incelikler de bulunabilir. Aklımız bilgi, tecribe, hidâyet yokluğu veya eksikliği yanında, nefsânî arzu, şartlanmışlıklar ve saplantıların ablukası altındayken yeterli çalışmayabilir. Bu yüzden de bir çok şeyi kavrayamayabilir. Sayılan şu müsbet değerleri tastamam bulundurduğunu, menfî değerden ise büsbütün sâlim olduğunu kim iddiâ edebilir?!.. Şükür ki, nâmütenâhîyi/sınırsızı, bazen tamamıyla bazen de hiçbir şekilde mütenâhî/sınırlı olan aklımıza sığdıramayacağımızı bilecek kadar aklımız ve îmânımız var. İşte bu çerçevede cevâb veriyor ve diyoruz:

 

Bir: Nereye ineceği ve indikten sonra ne kadar kalacağı ile alâkalı olarak ileri sürülen çelişki iddiaları aslâ doğru değildir. … Şu iddiâ da tamamen uydurma bir iddiâdır…

 

Yukarıda da geçtiği gibi rivâyetlerdeki her farklılık, Iztırâb ve çelişki sebebi değildir. Yoksa, hâşa, Kur’ân’da bile, inkârcı kâfirlerin dediği gibi, çelişki ve Iztırâb bulunmuş olurdu.

 

Görülmüyor mu ki, geçmiş kişi ve kavimlerin kıssaları, Kur’ân’ın değişik yerlerinde, değişik değişik şekillerde anlatılıyor. Aynı kıssanın, sıradan kişilerce bile, değişik anlatılmasında, çelişki olmayabilir. Allah celle celâlühû’nun kelâmı olan Kur’ân’da ise kat’iyyen olmaz.

 

Bu Iztırâb (çelişkiyi gerektirecek farklılık), arası hiçbir şekilde bulunamayacak farklılıklar ve zıdlıklarda bahis mevzû’u olabilir. Aksi takdirde, bir husûs, bazen şu noktasına dikkat çekilmek istendiği için, bu noktası, bazen de bu noktasına tenbîhte bulunmak için, şu noktası anlatılmadan nakledilir. Elverir ki, ortada, çözümü olmayan bir içinden çıkılmaz hal bulunmasın. Şu beyitte ne güzel denmiş…

 

Nice ayıblayanlar vardır doğru bir sözü,

 

Belâsıdır yanlış anlayanın ma’nevî gözü.

 

Peki, Nüzûl haberlerinde, halli/çözülmesi imkânsız olan bir Iztırâb var mıdır, varsa, nedir? İnkârcılara göre elbette vardır: Nereye ineceği ve yeryüzünde ne kadar kalacağındaki farklılıklar…

 

Nüzûl haberlerine inanan Müslümanlara göre ise, ortada, bir çok sebebin içinde bilhassa şu dört sebeble Iztırâb ve çelişki yoktur;

 

Birinci Sebeb: Farklılıklar, mes’elenin, aslında ve özünde olmayıp, bir takım teferruatlarda/ayrıntılardadır ve görüldüğü gibi yok denecek kadar azdır. Nerede inecek, ne kadar kalacak?. Bu, mes’elenin sübûtuna (var olmasına) mâni’ değildir. Bu tür, teferruattaki farklılıkları, ilim sâhibleri, Iztırâb ve çelişki sebebi olarak kabûl etmemişlerdir.

 

İkinci Sebeb: Sübûtu, Tevâtür derecesinde kesinleşmiş bir rivâyet, başka, zayıf, hatta sahîh rivâyetlerdeki çelişki ve Iztırâb sebebi olabilecek farklılıklarla, yani, Münker ve Şâzz rivâyetlerle, asla Muztarib olmaz ve düşmez. Iztırâbın gerçekleşmesi için, farklı rivâyetlerin sahîhlik derecelerinin denk olması gerekir. Burada, böyle bir şey yoktur. Öyleyse, daha sahîh olan rivâyet alınır, diğeri de atılır.

 

Üçüncü Sebeb: Kimilerinin zannettiği gibi, şu tartışmalı noktalarda Mevkûf olan, yani Sahâbe’den gelen sözler, değersiz değildir. Zîrâ, onlar, Ehl-i Kitâb’tan alındıklarına dâir alâmet olmadığı takdirde, Merfû’ (Nebî aleyhisselâm’dan alınma) hükmündedirler.

 

Dördüncü Sebeb: Kaldı ki, detaylardakı farklılıklar, arası barıştırılamaz farklılıklar değildir. Nitekim, Şu anda yaşayan Pâkistânlı büyük fıkıh ve hadîs âlimi,

 

Takıyyüddîn el-Usmânî, şöyle diyor:

 

Beyaz Minare’nin yanında, Dimeşk’in doğusunda, Beyt-i Makdis’de, Ürdün’de, Müslümanlar’ın toplanmış ordularında inecektir, gibi değişik ifâdeler, içinden çıkılmaz bir çelişki midir? Hayır… Âlimler, bunu Îzâh etmişlerdir. Bu, değişik ve çelişik gibi gözüken rivâyetleri onlar, birkaç şekilde, te’vîl ve te’lîf etmişlerdir.\[57]

 

Birincisi: Dimeşk’tır. Nevevî ve Berzencî\[58]

 

İkincisi: En meşhûr rivâyet, bu (Dimeşk’in doğusunda, Beyaz Minare’nin yanında) rivâyet(i)dir.

 

Üçüncüsü: Kuvvetli ihtimalle, İbn-i Mâce’de geçen Beyt-i Makdis’te inecektir rivâyetidir. Bu, diğerleriyle çelişmez. Çünki, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in doğusudur. Müslümanlar’ın o zamânki ordular topluluğu oradadır. Ürdün, Sıhâh(lügatın)’da olduğu gibi, Kevre’nin (veya Küre’nin) ismidir. Beyt-i Makdis, onun içindedir. Rivâyetler, böylece birleşmiş oldu. Şu anda, (Süyûtî zamânında), Beyaz Minare yoksa da, Nüzûl’den önce mutlaka olacak, yani Kûdüs’e inecektir. Süyûtî. (Misbâhu’z-Zucâce)

 

Reşîd Ahmed Cüncûhî de,

 

Kudüs’e inecektir, demiştir. Yalnız, Cüncûhî’nin te’vîli şöyledir:

 

Nüzûl, Beyt-i Makdis’te olacak. Ama, doğu tarafında. Beyt-i Makdis’in doğusu, çok geniş olduğundan, çok yerleri ihtimalde bulundurur. Bu yüzden, bedel getirmek veya (cümlede atf-ı) beyan ile, Dimeşk (lafzı) getirildi. Böylece ma’nâ, Doğunun Dimeşk bölgesinde veya doğuda, yani Dimeşk’te inecek, şeklinde olur. Dimeşk’in doğusunda değil, Beyt-i Makdis’in doğusunda, yani Dimeşk’te inecektir. (Cüncûhî’nin sözü bitti)\[59]

 

Cuncûhî’ye göre, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in batısında, Süyûtî’ye göre ise doğusunda, olmuş oluyor. Açığı o ki, Cuncûhî’nin te’vîl’i daha kuvvetlidir. Zîrâ, Beyt-i Makdis, Dimeşk’in doğusunda değil, güneybatısında, Dimeşk de, kuzeydoğusundadır. Bölge haritasının da böyle olması, Cüncûhî’yi te’yîd etmektedir.

 

Dördüncüsü: Böyle bir te’vîl, Müslim hadîsindeki, Şarkiyye Dimeşk sözüne zorakilikle uyuyor. Zîrâ, bu hadîste, Beyt-i Makdis’in sözü geçmiyor ki, Beyt-i Makdis’in doğusunda Dimeşk’te inecek şeklinde anlaşılsın.

 

Süyûtî, Cüncûhî ve onların te’lîfini benimseyenler, bu hadîsi böyle bir te’vîle, Nüzûl-i ‘Îsâ aleyhisselâm’ın Beyt-i Makdis’te olacağını iddia ettikleri hadîsten dolayı ihtiyaç duymuşlardır. Bunu, hadîslerde bulamadım. Herhalde İbn-i Mâce’deki, hadîsi kasdetmişlerdir. Ancak, bu ma’nâ, anılan İbn-i Mâce hadîsinde açık değildir. Sözü edilen Hadîs’in lafzı şöyledir:

 

Ümm-i Şureyk şöyle dedi: Ya Resûlallah! Harp o zamân nerde olacak? Resûlullah da, Arabların çoğu o gün, Beyt-i Makdis’de olacak. İmâmları onlara sabah namazını kıldırmak üzere öne geçince bir de ne görsünler ki, Meryem oğlu ‘Îsâ aleyhisselâm inecek… buyurdu.

 

Bu hadîsde anlatılan, Arabların çoğunun o gün Beyt-i Makdis’de oluşu ve İmâmlarının salih bir kimse olduğudur. Sonra, ‘Îsâ aleyhisselâm’ın inişini yeni başlayan bir cümle ile zikretti ve o cümlede iniş yeri zikredilmedi. İniş yeri Beyti’l-Makdis de olabilir, bir başka yer de… Bu yüzden, bu hadîs, Dimeşk’in doğusunda ineceğini haber veren Müslim’deki hadîse ters değildir. Bu sebeble te’vîle hacet yoktur.\[60]

 

‘Îsâ aleyhisselâm’ın yeryüzüne indikten sonra ne kadar kalacağı husûsundaki rivâyet değişikliklerine gelince… Burada da, içinden çıkılmaz bir hal yok. Zîrâ, kırk sene, kırk beş sene ve yedi sene kalacak, rivâyetleri âlimler tarafından te’lîf edilmiştir. Kimileri, semaya kaldırılmadan evvel otuz üç, indikten sonra da yedi sene olmak üzere toplam kırk sene kalacağını, İmâm Berzencî ise böyle bir te’vîl’e hacet olmadığını, zîrâ (tahsis yoksa), azın çoğa mâni olmayacağını, kırk rivâyetinin de küsurun atılmasıyla söylenmiş olabileceğini\[61] söylemiştir.\[62]

 

Ben (Hüseyin Avnî) de derim ki, âciz kanaatime göre, bu te’lîf bazı rivâyetlerin sebebsiz heder olmaması maksadına dayanmaktadır. Şunların ısrârla sâbit olmadığı farzedilse bile, böyle bir îzâha da lüzûm kalmayabilir. Çünki kırk sene müddeti bildiren rivâyetler hem daha çok hem de daha kuvvetli olduğundan kesinleşen kanaatin bu olması îcâb eder.

 

Hem, bu nokta, Nüzûl-i ‘Îsâ aleyhisselâm’ın sübûtuna mâni’ olamayacak ayrıntılardan biridir. Böyle bir ayrıntı ile sıhhate engel olabilecek ıztırâb gerçekleşmez. Bu, ard niyetli olmayan ilim erbâbına ma’lûmdur.

 

İki: Haberlerin cevherinde ve aslında değil de teferruâtındaki değişiklikler, ne zamândan beri, hangi ilim sahibine göre, her hâl ü kârda onların aslının sâbit olmadığının delîli oldu? Tamamen câhilce ve münkirâne bir söz. Kaldı ki, bu iniş seyri içinde, değişik yerlere inip konaklamak da, oraya inmek veya konmak olarak ifâde edilmiş olabilir. Öyle ya, ne hadîsler ne de onlara îmân eden Mü’minlerden hiçbir kimse, tek bir yere inmek ve oraya çakılıp kalmaktan söz etmemiştir. Elbette bazı yerlere gidecek.

 

Kimi râvîler bu yerlerden birini, diğerleri de başkalarını hatırlamış olabilir ki, bunlar birbirini tamamlarlar. Şu Nüzûl haberinin, Ma’nevî Mütevâtir olduğunu söyleyen âlimler, bunların her teferruâtı (ayrıntısı) bakımından değil de, aslı ve cevheri olan iniş itibarıyla Mütevâtir olduğunu söylemişlerdir. Zâten Mütevâtirin ma’nevî oluşu da bundandır. Yoksa, Ma’nevî değil de, Lâfzî Mütevâtir olurdu.

 

Üç: Âdil râvîler için kullanılan hadîsleri piyasaya sürenler biçimindeki süflî ve mübtezel ifâde, söz sâhibinin şahsiyet, edeb ve terbiyesinin net bir röntgeni… Birilerince piyasaya sürülenlerin, ilimle ve edeble bağdaşmayan  piyasaya sürdükleri şu sözlere bakınız!…

 

Dört: Beyaz minâre’nin o zamân bulunmaması ileride de olmayacağı ma’nâsına mı gelir? Elbette ki gelmez. Aksine bu ifâde, gösterilen mu’cizenin ayrı bir buûdunu da ortaya koymaktadır. Gûya bir çelişki yakalamanın kof ve câhilce hava atmaları… Dolayısıyla, şurada hem koyu bir câhillik, hem de muğalâtadan (demagojiden) öteye gitmeyen, hatta muğalâta haysiyetinde bile olmayan şeytânî bir vesveseyle karşı karşıyayız. Kaldı ki, lafızlardan anlaşılan ma’nâlar her zaman aynı olmayabilir. Dolayısıyla, minâreden o zaman anlaşılan belki şimdi anladığımız değildir?… Böylesi ihtimâllerin olduğu yerde onca insanı yalancı i’lân etmek iyi niyyet ve ilimle ne kadar bağdaşır?

 

İddia: Bazı rivâyetlere göre, Hz. Îsâ’nın nefesi, gözünün gördüğü son noktaya kadar erişmekte ve eriştiği insanı öldürmektedir. Bu anlatımın da mucize kavramıyla bile îzâh edilemeyecek kadar ‘mitolojik’ bir nitelik taşıdığı ortadadır.

 

Cevâb: Şu ifâdelerde örtülü, hatta açık bir mu’cize inkârının yatmakta olduğu, gözü görenler, zevk-i selîm ve üslûb âşinâlığına sahib hemen hemen herkes tarafından sezilebilir; hatta açıkça görülebilir.  Anlayacağınız, mes’ele, mu’cize inkârı mes’elesi… Merhûm Şeyhü’l-İslâm Mustafâ Sabrî Efendi, ömrünü âdeta mu’cizeyi inkâr eden Mısır’lı âlim kılıklı sapık ve zındıklara cevâb vermekle geçirmiştir.

 

Mevkıfu’l-‘Akl’ini okuyacak olanlar, bunu açıkça göreceklerdir. Biz, bir anlık da olsa, bu mes’ele, mu’cize inkârı mes’elesidir şeklindeki sezgimizde yanıldığımızı var sayalım ve soralım; Söyler misiniz, mu’cizeye inanıyor musunuz? Mu’cizenin ölçüsü ve sınırı nedir? Şu soruların cevâbını lütfedip bir şekilde açıklasaydınız, işimiz biraz daha kolaylaşacaktı. Ama, neyse biz muhtemel bir muhâli/olamazı bekleme sevdâsını bir yana koyup işimize bakalım; Her halde şu mitolojik olmakla yaftalanan husûsiyyet, ümitsiz hastaları sebeblere tutunmaksızın fizik üstü yollarla iyileştirmekten\[63] daha akıl almaz değildir. Ölüyü diriltmekten, Topraktan kuş şeklinde bir şey yapıp ona  rûh üfleyip onu kuş yapmaktan\[64] daha zor değildir.

 

Kesilen, kıyma yapılan, kıymaları yoğrulan kuşlardan değişik dağların başına konduktan sonra, onları çağırınca, o çağıran nefesle onları bi iznillâh diriltmekten\[65] daha imkânsız değildir. Göz açıp kapayacak kadar bir mikdardan da az bir zamânda Belkıs’ın Yemen’deki tahtını Şâm’a getirmekten\[66] fazla bir şey değildir.\[67] Basit bir teknolojik aletle onlarca, hatta binlerce kilometre ötesini yakabilen insanoğlunun bu gücünün gerisinde kalacak olan bir mu’cize ne kadar mu’cize olur?… Mitoloji, hayâl, masal veya esâtîr gibi birçok vasfı kadîm gâvurlar öteden beri  Mü’minler için her zamân yakıştıragelmişlerdir. Bunlar eskimiş ve kokuşmuş yaftalardır. Bunun böyle olduğunu Kur’ân okuyanlar çok iyi bilir. Kimse bunları Kur’ân’da ve Sünnet’te aramasın… Sübhanellah!.. Ne dehşet benzerlik… Kalpleri birbirine benzedi.\[68] Dolayısıyla işleri de…

 

İddia: Ortaçağ İslâm ulemâsı, bu hadîsleri piyasaya sürenlerle aynı veya yakın tarihsel şartlarda yaşadıkları ve o çağda dogmatik ve mitolojik zihniyet egemen olduğu için, bunu gerçekleştirememiş olabilirler.

 

Cevâb: Piyasaya sürmek bayağı ve süflî ifâdesi yakıştırılan koca bir Ümmet namına, esas piyasaya sürülen, şu süflî yakıştırmaların sâhibleri ve iblisvârî vesveseleridir, denilse bizim çelebilerimiz ne der, bilemiyorum?!… Hele şu doğmatik’lik!… Dogme (doğma): Akîde, i’tikâd, mezheb, rey. Bu kelime ekseriya sözü hüccet, sened addedilen bir zât tarafından tahakküm yoluyla kabûl ettirilen ve her türlü tedkîk ve tenkîdin üstünde tutulan rey/görüş ve fikir ma’nâsında kullanılmıştır. Dogmatigue (doğmatik): Kesin inanmakla alâkalı, taklîdle alâkalı.

 

Philasophie=Felsefe-i îkâniyye (kesin inanç felsefesi), i’tirâz kabûl etmeyen bir takım mebâdî’yi (mebde’leri/başlangıçları) kabûl eden felsefe ki, her şeyin şübheli olduğunu ve isbât edilmemiş olduğunu söyleyen lâ edriyye/bilmiyorumculuk, reybiye (Scepticisme/şübhecilik) mezhebi ile aklın salâhiyetini tedkîk eden tenkîdiyye (criticisme)/tenkîdçilik mezhebinin mukâbili/karşıtıdır. Dogmatisme (doğmatizm): Taklîdçilik, tahakkümcülük, kesin inanmacılık, kesincilik. Kendi görüşünü delîl getirmeden kesin nass/delîl gibi kabûl etmek, yâhud, muhakkıkların sözünde böyle gelmiştir diyerek kendi söz ve tezini tahakküm edercesine te’yîd etme mesleği, delîlsiz tasdîk mezhebi. \[69]

 

Yani, günümüzdeki kullanıldığı biçimiyle ve daha açığıyla, bir şeyin doğru olduğunu tartışmasız kabûl etmek ve ona inanmak, dîn ve îmân asabiyyeti sahibi olmak biçiminde ifâde edilebilecek suçlama, îmânını ve dînini tartışma mevzû’u yapmayan Mü’minlere, îmânsızlardan gelen süflî bir ayıplama ise de, bu, ayıplanan Mü’minler için haddi zâtında bir şereftir. Bu, bâtıl inanışlarını ve süflî saplantılarını kesin doğrular kabûl eden ilâhî, ama tahrîf edilmiş semâvî veya semâvî olmayan dinlere, yani ideoloji ve zihniyetlere mensûb kimseler için bahis mevzû’u olacak olan doğmatiklik ise, hakîkaten affedilmeyecek bir kusurdur. Lâkin şu sözü kullananlar çoğu zamân, îmânını ve Müslümanlığını münâkaşa/tartışma mevzû’u yapmaya yanaşmayan Mü’minleri karalamayı hedeflemişlerdir; diğerlerini değil.

 

Keza, mitolojiklik, suçlaması dahî öyle…Mythologıe (mitoloji): Öncekilerin uydurmaları ilmi, câhiliyye masalları ilmi, eski zamân putperestlerinin ilâhlarına dâir hikâyeleri.\[70] Dolaylı, hatta doğrudan İslâm âlimlerine yakıştırılan bu edebsizce ve terbiyesizce ifâde karşısında hangi kibârlık budalası çelebimiz bizden ifâde nezâheti ve muâmele nezâketi bekleyebilir? Unutmamak lâzımdır ki, sözü edilen İslâm âlimleri İslâm dünyasında yaşıyorlardı; zamâne akademisyenlerinin çoğu gibi dolaylı veya dolaysız, doğmatikliğin asıl sâhibi Oryantalistlerin rahle-i tedrîsinde tornadan geçirilmiyorlardı. Şu söz Kur’ân’ın ifâdesiyle, inkârcılarca Kur’ân’a ve Sünnet’e yakıştırılan bir yaftadır. Yoksa, yaftalanan, gerçek mitoloji olan hâli hâzır mevcûd bulunan Ehl-i Kitâb ve beşeri ideoloji hurafeciliği değil…

 

Şu inkârcı ağzı Mü’mine yakışmaz. Birkaç Grekçe asıllı kelimeyle entellektüel bilmem nelik yapmak îmân ile barışmaz. Lütfen aklımızı başımıza alalım… O zamânki âlimler, her türlü bâtıla ve yanlışa karşı çelik sedler oluşturuyor, onlarla mücâdele etmeyi hayatlarının çok mühim bir ğayesi biliyorlardı. Ha, o zamânlarda da sırtını zâlim idârecilere dayayıp Ehl-i Sünnet Müslümanlara kan kusturan beslemeler vardı. Mu’tezile ve benzerleri gibi… Ne var ki onlar, eserleriyle beraber târîhin çöplüğüne fırlatıldılar ve çoktan unutuldular. Mü’minler’in müktesebâtında artık onlardan bir şey yok, merak etmeyin. Ancak küfür cephesinin kadrolu çöpçüleri, şu günlerde o çöplüklerde eşinmekte, sözü geçenlerin -bağışlayınız- necâsetlerinde burunlarının uçlarıyla boncuk aramaktadırlar… Y

 

azık… Binlerce yazık… Geçmişe göre, inkârcılığı yanında zâlimliği ve merhametsizliği kat kat artan ve katmerli hale gelen atmosfer içinde, zulme, zâlime, küfre ve kâfire karşı mücâdele etmek şöyle dursun, onlara yaranmaya çalışan, maşalık yapan, kuyruk sallayan ve  yaltaklanan şimdiki alçak hokkabazlara ne diyeceksiniz?… Zâlim avcıların cins köpeklerine ne söyleyeceksiniz?.. Demek, orta çağlarda doğmatik ve mitolojik zihniyet hâkim olduğu için, o zamânki veya o zamâna yakın olan âlimler doğru ve gerekli bir işi gerçekleştiremediler. Bu hurâfelerin hurâfeliğini tesbit edemediler. Ettilerse de i’lân edemediler? Öyle mi?..

 

Onları, küfür otoriteleri olan zâlim avcıların sadık köpekliğini hayatının vazgeçilmez ğâyesi bilen, sâhibinin sesi çorbacı şaklabanlar mı sanmıştınız, yoksa?…Onları, dünyaları için, hatta bir hiç uğruna, harcamadığı, satmadığı, hatta hibe etmediği bulunmayan, hatta sırtlanmadığı alçaklık bırakmayan alçaklara mı benzettiniz, yoksa?…Onlar, dinlerine zarar dokunur korkusuyla dünya ve dünyalıklardan uzak olmak yüzünden can verdiler, şimdinin onlara çamur atan çamurlarıysa dünyayı elde etmek için şahsiyetlerini ve îmânlarını vermekteler…Ya, şirk ve putperestlik doğmatizmi ve mitolojisi atmosferinde yaşayıp, onların patronlarının âzâd kabûl etmeyen köleliğini benimseyen, hazmeden ve içselleştiren âlimlikle alâkası olmayan ilim değil de bilim adamları(!)… Onların doğruyu tesbît ve i’lân edebilme şansları ne kadardır, dersiniz?.. Mütaffiflik yapmadan,\[71] kara çalmakta olduğunuz kimselere karşı kullandığınız ölçü ve terazinizle bunu da bir ölçüp tartınız isterseniz… “Bize Allah yeter. O ne güzel vekîldir…”

 

İddia: Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üyle ilgili hadîslerin son derece problemli, hatta Hz. Peyğamber’e aidiyeti kuşkulu oldukları, bunların büyük ihtimalle, Yahudi ve Hristiyan kültürü başta olmak üzere, çevre kültürlerden etkilenerek ortaya atıldıkları da söylenebilir.

 

Cevâb: İsbâtı olmayan, delîli bulunmayan süflî ve câhilce bir tahmin… İlim ve akıl ölçüleriyle alâkası olmayan vehim ve hayâl mahsûlü bir zırva… Kahrolsun (ileri seviyede zanna dayalı) çokça yalan söyleyenler!…\[72] Müslümanım diyen ve mümkin mertebe İslâm’ı yaşamaya çalışan bir kimseye, senin, dinsizlerin, îmânsızların, namussuzların, itlerin ve ipsizlerin atmosferi içinde olmakla, onlardan te’sîrlenerek onlardan olma ihtimalin var deyip buna dayalı hüküm verene ne denir? Şu delîlden doğmayan mücerred ihtimâlin hangi ilmî kıymeti olabilir? Bu rivâyetlerin Yehûdî kültüründen te’sîrlenerek ortaya çıkmadığı, aksine, O, öldü ve gelmeyecek inancının Yehûdîliğin has görüşü olduğu, âyetlerle, hadîslerle, Ümmet’in inancı, târîhi hakîkatler ve akl-ı selîm ile kesin bir şekilde bilinmektedir.

 

Şurada yapılmakta olan, yavuz hırsızın ev sahibini yakalamasıdır; başkası değildir. Mevzû’ ile alâkalı hadîs rivâyetlerinin Hristiyan kültürünün te’sîri ile yapılmadığının kat’î delîllerinden birisi de şu rivâyetlerde yer alan ve Hristiyanların, yem olarak harcanması düşünülemeyecek seviyede kendilerince vazgeçilmez olan (bâtıl) inançlarını temelinden yıkan açık ifâdelerdir. Kaldı ki, Hristiyanlık’ta bozulmamış doğrular bulunabileceği gibi, kısmen veya büyük ölçüde değiştirilerek bozulan doğru kırıntıları da bulunabilir. Her şeyde olduğu gibi, bunun da temel ölçüsü, kesin ve son belirleyici Kur’ân ve Sünnet’tir. Zîrâ; Şübhesiz ki; o (Kur’ân), elbette bir kavl-i fasldır\[73]. \[74]

 

Geçmiş Yehûdî ve Îsevî Şerîatları hakkında bizim Şerîatımızın hükmü nedir? O Şerîatlerin (hükümler, emirler ve yasakların) Allah celle celâlühû’dan olduğu, ya Kur’ân ve Sünnet’le sâbittir, ya da değildir. Sâbit ise, Kur’ân ve Sünnet onların Allah celle celâlühû’dan geldiğini ve hak olduğunu tasdîk eder.

 

Mü’minler de onlara îmân eder, onların Hak’dan geldiğini ve hak olduğunu kabûl ve tasdîk ederler. Kur’ân ve Sünnet, Hak’tan geldiğini ve hak olduğunu tasdîk ettiği o şeraitlerin, ya o zamânla sınırlı olduğunu, Ümmet-i Muhammed zamânı için ise hükmün başka olduğunu bildirir, yâhud da bildirmez. Yani, Kur’ân ve Sünnet, o geçmiş Şeriatleri, Ya nesheder, veya neshetmez.

 

Neshetmezse, O Şerîatler bizim de Şerîatımız olur. Neshederse, Ya tamamen nesheder veya kısmen nesheder. Tamâmen neshederse, O şerîatler, artık, ilâhî irade ile, hükmü belli bir zamânla sınırlı kılınan ve tatbîk müddeti sona erdiği sâhibince haber verilen hak Şerîatler olmakla, bizim için, mer’iyyetten (yürürlükten) kalkmış olur. Kısmen neshederse, Neshedilen miktarının hükmü ilâhî irade ile sona ermiş, neshedilmeyen miktarı ve kısmı ise bizim de şerîatimiz olarak kalmış olur. Allah celle celâlühû’nun iradesine ambargo koyup, Nesh olmaz diyen ve bunu, Kur’ân’ın diğer kitâbları Musaddık/tasdîk edici oluşuyla çelişkili gören Abduh ve Reşîd Rızâ gibi hasta beyinli ve yürekli -esasen muhâtab alınmaya bile değmeyecek- kimseler olup, İslâm düşmanı siyaset odaklarının maşalarıdırlar.

 

Ne var ki, avâmı ve bilgisizleri de hesaba katmak lâzım oluyor. Başka bir ifâdeyle, Geçmiş Şerîatler Kur’ân ve Sünnet’le ya çelişirler veya çelişmezler. Çelişirlerse, Onları kabûl etmez, reddederiz. Çelişmezlerse, Ya Kur’ân ve Sünnet kanalıyla gelirler, ya başka kanallarla gelirler. Kurân ve sâbit Sünnet kanalıyla gelirler ve hükümlerinin müddetinin sona erdiği yine Kur’ân ve Sünnet’le bildirilmişse, onlar bizim Şerîatimiz olmazlar. Kur’ân ve Sünnet’le müddetlerinin sona erdiği açıklanmazsa, o zamân onlar bizim de Şerîatimiz olurlar. Kur’ân ve Sünnetle gelmezlerse, Onları ne inkâr ederiz ne de kabûl ederiz. Haklarında susarız. Zîrâ, “Ehl-i Kitâbı ne tasdîk ediniz ne de yalanlayınız”\[75] emrinin muhâtablarıyız. Îsâ aleyhisselâm öldü ve gelmeyecek inancının ilk ve asıl sâhibleri olan Yehûdîlerin kültürünün, hatta zâlim siyâsetinin te’sîri altındaki zavallılara ve paragöz karagözlere ya ne demeli?

 

İddia: Yine konuyla ilgili bazı hadîslerde Mesîh’in Deccal’i öldüreceği, adaletle hükmedeceği, yeryüzüne güvenliğin hakim olacağı, dolayısıyla aslanların develerle, kaplanların ineklerle, kurtların koyunlarla bir arada yaşayacağı, bebeklerin ellerini yılanların ağzına sokacakları, ama yılanların onları sokmayacakları anlatılmaktadır. M.Ö. VIII. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Benî İsrail peyğamberlerinden İşaya’nın kitâbında kurtarıcı Mesîh hakkında anlatılanlar da neredeyse aynıdır.

 

Cevâb: Şu mübtezel ifâdeler bize, bir takım âyetleri hatırlattı. …Ve (O Muhammedü’l emîn aleyhissalâtu vesselâm birileri tarafından) öğretilen bir mecnûndur, dediler.\[76] Kâfirler diyeceklerdir ki, bu, sadece, geçmişlerin masalları ve uydurmalarıdır. (mitolojik haberlerdir.)\[77] Onlara, Rabbiniz ne indirdi, denildiğinde, öncekilerinin (mitolojik) masallarıdır, dediler.\[78] Bu, öncekilerin (mitolojik) uydurmalarından başka bir şey değildir.\[79] Dediler ki, (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem) onları yazdı.\[80] Hâsılı, şu mitolojiklik ve uyduruk masal sözü tanıdık bir söz, âşinâ olduğumuz bir suçlama… Şu sözü ve karalamayı, kâfirler ve müşrikler, geçmişten günümüze, sürekli Kur’ân için kullanageldiler.

 

Bu vasfı hak eden sözler çok çeşitli olsa da, onlar bunu hemen hemen sadece Kur’ân ve Sünnet için kullandılar. Şimdilerde ise, Müslüman olduğunu iddia eden ve Müslümanlardan, hatta âlimlerinden olduğu zannedilen kimselerce sahîh, hatta Mütevâtir Sünnet ve Ümmet’in icmâı ile sâbit i’tikadları için kullanılmaktadır.

 

Ellerinde, beş para etmeyen akıllarından başka bir mesned, ucu müsteşriklere dayanan şeytânî ve bâtıl vesveselerden başka hiçbir dayanacakları şeyleri de yoktur. Ama hayâ etmeden kesin ifâdeleri kullanmaktan da geri kalmamaktadırlar. Evet, âlimlerce tesbît edilen bir takım uydurma rivâyetler, hakîkaten geçmişlerin veya şimdikilerin uydurmalarındandır. Lâkin bunun tesbîti ve ta’yîni için sağlam ilmî ve aklî ölçüler olmalı.

 

Şâyet şu noktada elimizde bir ölçü bulunmaz da, uğraşmakta olduğumuz câhillerin ölçüsüzlük ölçüsüyle hareket edecek olursak, iş, içinden çıkılmaz hâl alır. Şu ifâde ve suçlama birilerince Kur’ân için de kullanılır hâle gelir. Öyleyse, bu ölçünün ne olduğuna cevâb vermeden önce, ne olmadığına iyi dikkat etmeliyiz. Bu ölçüler; Küfür cephesinin kurduğu ve geliştirdiği müesseselerde ekilen, çimlenen ve büyütüldükten sonra, müsteşriklerin rahlesinde, onların solukları altında, onlara âid fikirlerle ve anlayışlarla yetiştirilen beslemelerin tesbît ettiği ölçüler olamaz. Bu ölçülerin ne olacağında ise aklı başında ilim sâhibi Mü’minler tereddüt etmezler.

 

Bunlar elbette Ehl-i Sünnet’in Rebbânî âlimlerinin eserlerinin gösterdiği ölçülerdir. Hakkın hikmetine bakın ki, İslâmî hakîkatlere karşı harb i’lân eden müsteşrik tohumlarının tamamının, makamları, mevkileri ve rütbeleri ne olursa olsun, akılları ve gözleri, önlerine konulmuş çanakta… Kafalarında sekiz yaşındaki çocuğun bile akıl ve muhâkemesi yok. İlim ise, Hak getire… Her bakımdan ümmî kimseler…

 

Şu iddianın sahibine, Senin bu iddian yaklaşık yüz elli seneyi aşkın bir zamân önce keşişler tarafından Hindistan’daki Müslüman âlimlere karşı ileri sürülen, müsteşrikler tarafından ortaya atılan iddialarla yer yer kelimesi kelimesine aynı.\[81] Senin hadîsler hakkındaki, şübhe ve vesveselerin Kaitâno’nun dedikleriyle nerdeyse aynı.\[82] Senin şu ölçüne göre, buna ne cevâb verirsin? şeklinde bir süâl sorulsa, ne cevâb verirdi bilemiyorum.

 

İddia: Peki Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üne adeta dinini savunurcasına, tutkuyla ve Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üne inanmayanlara kafir diyecek kadar hırsla savunan el-Keşmîrî, Muhammed Şefi’ ve el-Kevserî gibi çağdaş ulemâya ne demeli? Hasımlarını her vesileyle, hem de uzun bir dille eleştirmekten, hatta bununla yetinmeyip yargılamaktan ayrı bir zevk duyan el-Kevserî, bu eleştirel tavrını niye Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üyle ilgili hadîsler karşısında sergileyememiştir? Bunun cevâbı açık ve nettir: Dogmatik, taklitçi ve katı gelenekçi zihniyet!

 

Cevâb

 

Bir: Dînini savunurcasına ifâdesi yanlış. Onlar, dinlerini ve dinlerinin kaynaklarını savunuyorlardı; ca’sı fazla. Ğayb ile alâkalı bir peyğamberî mu’cizeye îmân etmeyi ve mu’cize sâhibini savunuyorlardı. Kimse müsteşriklerin ve papazların avukatlığına soyunanların ve onlara maşalık yapanların dediklerine bakmasın…

 

İki: Kevserî, hasmını her vesîleyle tenkîd etmezdi. Bu, ona atılan ve atanın suratına dönecek olan haksız bir çamur… Aksine O, hasmını çoğu kez haklı vesîleyle tenkîd ederdi. Bir beşer olarak bazen yanıldığı da olabilir. Ancak, her vesîleyle değil.

 

Üç: Öyle bir zâta uzun dilli sıfatını yakıştırma edeb seviyesine karşı biz de, bu yakıştırma bir sivri dilliliktir veya çatal dilliliktir desek, bizim bu tavrımız çok mu sivri dillilik olur? Olur, diyorsanız, hadi, demeyelim.

 

Dört: Hatta yargılamak… ne demek? İlmî tenkîdler, zamân zamân, hatta her zamân bir nev’i yargılamayı zâten içinde bulundururlar. İleri seviyede bir tenkîdden bahsettikten sonra, hatta yargılamak..tan söz etmek, dil bilmemeyi de gösterir. Onların bu tavrı, Mü’minler’in îmânı, İslâm’ı ve bunların kaynaklarına yapılan ğâfilce veya hâince ve alçakça hücûmun karşısında gösterilen bir dîn gayreti ve îmân hassasiyetinden başka bir şey değildi. Doğrusu, Kevserîlere yapılan suçlama ve atılan çamur, müsteşrik tohumlarının ve küfrî düşüncelere sahib olanların doğmatikliği, taklitçiliği ve müsteşriklerin İslâm’a yapageldikleri saldırının katı gelenekçi zihniyetinden ibârettir.

 

Hem sizin yaptığınız nedir? Bütün bir Ümmet’i ve âlimlerini delilsiz yargılayıp i’dâm değil de nedir?..

 

İddia: Hz. Îsâ’nın Nüzûl’üne dâir hadîslerin beslendiği kaynakların başında gelen Daniel ve İşaya kitâbı başta olmak üzere, İslâm öncesi din ve kültürlerin literatürü, ta İslâm öncesi dönemlerden beri var olduğu halde, muhaddislerimiz ve sâir ulemâmız, bizim burada gerçekleştirmeye çalıştığımız mukayesenin bir benzerini bugüne kadar niçin yapamamışlardır?

 

Cevâb: Cevâb basit… Bunu bilemeyecek ne var… Allah celle celâlühû’ya karşı sen bizden ahdi böyle almamıştın gibi sözlerle meydan okumakta sizin kadar cesûr ve yiğit olmadıklarından ve O’ndan korktuklarından. Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e de karşı gelemediklerinden, dediyse de inanmıyorum, bu bir günah ise de bu günahta ısrarlıyım diyebilecek kadar edebsiz, küstah ve dinsiz olmadıklarından…

 

Sonra, Nüzûl rivâyetlerinin şu kaynaklardan beslendiği iddiası, ya kısmî benzerliklerdendir, ya değildir. Değilse, ihtimallerle geçiştirilemeyecek olan bu iddianın isbâta ihtiyâcı vardır. Halbuki şu makalede bu da’vâyı isbâta yarar şeytânî vesveselerin ötesinde ilmî hiç bir dayanak göremedik. Dayanak, eğer kısmî benzerliklerse -ki sözün akışından öyle anlaşılmaktadır- bu, Kur’ân için de bahis mevzû’udur. Ona ne denilecek? Allah îmân ve akıl vere…

 

İslâm ulemâsı yapılması îcâb edeni yaptı, ısmarlananı değil. Çünki onlar, devşirilerek Ehl-i Küfr’ün Enderûnlarında yetiştirilen ve ısmarlananı yapmakla vazîfeli olan çorbacı beslemeler değillerdi. Kur’ân’daki bir çok âyet, zamân zamân aynen, zamân zamân da kısmî bir şekilde şu andaki tahrîf edilmiş Tevrât ve İncîl’in bir takım âyetlerine uymaktadır. Bu benzerlikler âyetlerin onlardan alınma olduğu ma’nâsına mı gelmektedir ve onları inkâr etmemizi mi gerektirmektedir? Hâsılı, Selef’in ve Sünnet çizgisindeki Rebbânî âlimlerin yolundan gitmeyi bilimsellikleriyle bağdaştıramadığı halde, müsteşriklerin çizgisinden sapmadan, sâdıkâne yürüyebilenlerin, ilmî, fikrî ve hatta îmânî sefâletleri ve mübtezellikleri cidden kahredici ve ibret vericidir. Anlayacağınız, Mahmûd Şeltût’un makalesi isim verilmeden değişik cümlelerle tekrâr yazılıb şerhedilmiş ve bir takım ilâvelerle uzâtılmış. Böylece, mâşâellah akademik(!) bir makâle ortaya çıkmış…

 

وَصَلَّى الله عَلَىسيدنامحمد وَ عَلَى اَلِه وصحبه كلما ذكره الذاِكرون وغفل عن ذكره الغافلون

 

 وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَِين

 

\[1]     Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, İslâmiyyat Dergisi, Ankara, Ekim-Aralık-2000, 111, sy, 4.

\[2]     Olup olmayacağına, denk bir nisbetle inanma.

\[3]     Olacağına olan inanma olmayacağına inanmadan zayıf olan bir inanma.

\[4]     Sözün ifâde ettiği ma’nânın tersinden ma’nâ çıkarmak ve delîl getirmek.

\[5]     Doğru olmayan ma’nâ çıkarma ve delîl getirme yolları.

\[6]     Hüccet seviyesinde delîl getirilmezler

\[7]     İbn-i Teymiyye şöyle demiştir:

Ahkâmdaki ihtilâflara gelince… Onlar, tesbit edilemeyecek kadar çoktur. İki Müslüman bir şeyde, her anlaşmazlığa düştüğünde küsüşüp birbirinden ayrılacak olsalardı, Müslümanlar arasında ma’sûmluk da kalmazdı, kardeşlik de… Ebû Bekr ve Ömer radıyallâhu anhümâ bir çok şeyde tartışırlardı, ama, ancak hayrı murâd ederlerdi…

\[İbn-i Teymiyye sonra, Benî Kureyza hadîsini anlattı ve şöyle dedi]:

Bu, her ne kadar ahkâm hakkında ise de, mühim temel îmânî mes’elelerden olmayan (ta’lî îmânî) mes’eleler de, (hükümde) ahkâma mülhaktır (katılmıştır). \[İbn-i Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ:24/173], Edîb el-Kemdânî, Bid’atü Terki’l-Mezâhibi’l-Fıkhiyye/Fıkhî Mezheblerin Terk Edilmesi Bid’at’ı: 33, Dâiretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûnü’l-İslâmiyye-İdâretü’l-İftâ ve’l-Buhûs -Kısmu’l-Buhûs. Hangi Devletin Dâiretü’l-Evkâf’ı olduğu ile kitâbın baskı yeri ve târihi belli değilse de zararı yok; kaynakları belli.

\[8]      Dil tahlîlleri demek istiyor. Anlarsınız ya, böylesi Avrupâî ifâdeler daha bir kültürlü olduğumuzu gösteriyor; ne edelim?

\[9]     Hadîsler metin tenkîdine tabi tutulmadı, denilmek isteniyor.

\[10]    Daha doğrusu, -rivâyetler sahîh ve sâbitse- şeytanlarından.

\[11]    \[Hatîb-i Bağdâdî, Târîh-i Bağdât: 12/172 ve Zehebî, Mîzânü’l İ’tidâl: 3/278]. M.Hayri Kırbaşoğlu,

\[12]    \[Dârekutnî, Ahbâru ‘Amr b. Ubeyd, s.12, no: 7], M. Hayri Kırbaşoğlu, Alternatif Hadîs Metodolojisi: 202-203.

\[13]    \[Buhârî, es-Sahîh, 59….   Ahmed, el-Müsned, 3/20,27] M. Hayri Kırbaşoğlu,

\[14]    Kırbaşoğlu, Alternatif Hadîs Metodolojisi:130-131.

\[15]    Müslüman (!) akademisyenlerin, âlim olarak bilinen çorbacıların…

\[16]    Dr. Mustafa Sibâî, Oryantalizm ve Oryantalistler, Trc: Doç. Dr. Muctebâ Uğur, Beyan Yayınları 1993.

\[17]    Olabilir ve de olan bir şeydir.

\[18]    Önceden de geçtiği gibi Abdü’l-Hayy el-Leknevî, İbn-Hacer el-Askalânî’den şöyle dediğini naklediyor:

Bu rivâyetin, lafızlarının farklılığı sebebiyle ta’nedilmesine/zayıflıkla tenkîd edilmesine gelince, zayıf rivâyetlerin kuvvetli rivâyetlere hiçbir te’sîri olmaz;Kıssada (Burada mes’elede) sahîh olana i’timâd edilir/dayanılır. Zaferu’l-Emânî:484

\[19]    A’lâ:16-19

\[20]    Buhârî: 3461, Muslim: 3004, Tirmizî: 2669, Ebû Dâvûd: 3662

\[21]    İbnü’l-Esîr, Eş-Şâfî Şerhu Müsnedi’ş-Şâfiî: 5/566.

\[22]    Buhârî’den naklen el-Fevzü’l-Kebîr: 2/551

\[23]    Abdürrazzâk, Musannef: 11/399-402.

\[24]    Tefsîru Abdi’r-Rezzâk, 1/395.

\[25]    \[Fazlurrahmân, Târîh Boyunca:50], Başka bir yerden naklen.

\[26]    İmâm Ebû Yûsuf, Âsâr: 207, H: 922.

\[27]    Öyleyse, Nüzûl rivâyetleri uydurmadır, demek istiyor.

\[28]    Tefekkür ile ilmin ve mütefekkir ile müctehidin veya fakîhin arasındaki farkı görememek, yâhud görmezden gelmek… İşte ilim ve irfan sâhasında dehşetle seyrettiğimiz saçmalıkların bir çoğunun temelinde yatan şaşkınlık ve cinnet!… Oysa, her bir müctehid ve fakîh, ayakları sağlam basan bir mütefekkir ise de, her bir mütefekkir, bir müctehid veya fakîh değildir. İlmî cehdin bezledilmesi ile fikrî cehdin bezledilmesi çok farklı şeylerdir ve netîceleri çoğu zamân tamamen veya kısmen farklı olur. Bunu hesaba katmayanlar, bu günki ilmî ve fikrî keşmekeşliğin kurbanlarından hatta mes’ullerindendirler.

\[29]    \[Âdet: Bir veyâhud bir takım insanların işleri birden fazla yapmalarına denir. Şu işler herkes tarafından yapılırsa buna “örf” ta’bîr edilir.], El-Müftî es-Seyyid Muhammed Âmîmü’l-İhsân el-Müceddidî el-Bereketî, Et-Ta’rîfatü’l-Fıkhiyye: 369, Karaçi/Pakistan, Üstâd Doktor Muhammed Revvâs Kal’acî, Mu’cemu’l-Fukaha: 269, Daru’n-Nefâis

\[30]    Kalabalık da olsa akıl onların yalan üzere birleşmelerini mümkin bulur.

\[31]    Ğazi Muhammed Ekrem en-Nasbûri es-Sindî, İm’ânü’n-Nazar:17-18, (Pakistan baskısı, Matbaa ve Tarih belli değil) Aynı hususa Allâme Leknevî bu yerden iktibas yaparak tenbîhte bulunmuştur: Zafer’ul Emânî/36. Mektebetü’l Matbuatü’l-İslâmiyye, Haleb.

\[32]    Allâme Seyyid Abdülhâdî Necâ, Neylü’l-Emânî Fî Tevzîhi Mukaddimeti’l-Kastallânî: 14, El Matbaatü’l-Meymûniyye, Mısır Târîhsiz

\[33]    Nisâ:94-95

\[34]    Yalan dedi tâ’bîri bazen yanlış söyledi ma’nâsına kullanılır. Dolayısıyla Mü’minler şeytânî vesveselere kanmamalıdır.

\[35]    Mantık ilminden haberi olanlar, i’tibârî kayıdlar mes’elesini bilirler.

\[36]    Şerhu’l-Muğnî: 1/325-326, İm’ânü’n-Nazar: 31, Zaferü’l-Emânî: 32-33

\[37]    Şerhu’l-Muğnî: 1/325-326.

\[38]    Bu Haber-i Âhâd hadîslerin sayısının çok olması, onları hiçbir zamân Mütevâtir derecesine çıkarmaz, olsa olsa meşhur veya müstefiz derecesine yükseltebilir şeklindeki söz.

\[39]    Hadi, domuzca olan, demeyelim; efendilik bizde kalsın.

\[40]    Hakîkatla mecâzın cem’ edilmesi değil de Umûm-i Mecâz yoluyla.

\[41]    Bu, Nüzûl rivâyetlerinin uydurma olduğunun delîlidir, denilmek isteniyor.

\[42]    Bakara: 49.

\[43]    Genel kasdedilib özel kasdedilmesi.

\[44]    Bütünü zikredip parçayı kasdetmek.

\[45]    Bakara: 183.

\[46]    Bakara: 216.

\[47]    Zümer: 65.

\[48]    Yâsîn: 22.

\[49]    Fetih: 2.

\[50]    Ancak, Ta’rîz, bazen kinâye değil de mecâz olur. Muhatabla beraber olan başka bir insanı kasdederek, muhataba, bana eziyet ettin, bileceksin! demen gibi. (Muhtasarü’l-Meânî: 189.)

\[51]    \[Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn-i Mâce Ebû Saîd’den. Hâkim Ebû Hureyre’den:], el-Fethu’l-Kebîr: 2/234 .

\[52]    Meryem: 15.

\[53]    Şûrâ: 17.

\[54]    Nâziât: 43.

\[55]    \[Ahmed, Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Câbir’den], El-Fethu’l-Kebîr: 2/347.

\[56]    Neml: 59.

\[57]    Ma’nâlandırmışlar ve barıştırmışlardır.

\[58]    El-İşâeh: 145.

\[59]    El-Kevkebû’d-Dürrî: 3/164

\[60]    Takıyyüddîn el-Usmânî, Fethu’l-Mülhim Tekmilesi: 6/385-386 kısaltarak ve biraz değiştirerek. 

\[61]    Yani, kırk beş diyecekken beşi atarak düz hesab kırk denildiğini.

\[62]    El-İşâeh:304

\[63]    Âl-İmrân: 49.

\[64]    Âl-İmrân: 49 

\[65]    Bakara: 260.

\[66]    Neml: 40

\[67]    Gerçi  birilerince şu âyetlerin akademik yorumlarla(!) ve moda ta’bîrle alegorik te’vîllerle tahrîf edilmesi  de ihtimalden uzak değildir.

\[68]    Bakara: 118.

\[69]    İsmâil Fennî, Lüğatçe-i Felsefe: 201-202

\[70]    Luğatçe-i Felsefe: 447.

\[71]    Alırken tam alıp, verirken eksik veren olmadan, çift terâzi kullanmadan.

\[72]    Zâriyât: 10

\[73]    Doğru ile yanlışı en mükemmel bir şekilde ayıracak olan bir söz ve hükümdür.

\[74]    Târık: 13.

\[75]    \[Buhârî, Ebû Hureyre’den], El-Fethu’l-Kebîr: 2/551

\[76]    Duhan: 14.

\[77]    Enfal: 31.

\[78]    Nahl: 24.

\[79]    Mü’minûn: 83.

\[80]    Furkan: 5.

\[81]    Papazların hadîslere karşı, ileri sürdükleri isnâd ve metin tenkîdleri’nden bazısı: …İkinci Şübhe: Hadîs kitâblarını yazanlar, Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem)’e âid halleri ve Ahmed(aleyhisselâm)’a âid mu’cizeleri gözleriyle görmediler. Muhammed(sallallâhu aleyhi ve selem)’in sözlerini ondan vâsıtasız işitmediler. Aksine onları Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefâtından yüz yâhud ikiyüz sene sonra kulaktan kulağa aktarılmak sûretiyle işittiler, topladılar ve yarı mikdârını mu’teber olmadıklarından attılar. Üçüncü Şübhe: Her akıllı taassubu terk edince, hadîslerin çoğunun ma’nâlarının hakîkate uymayacağını bilir. Dördüncü Şübhe: Bir çok hadîs Kur’ân’a terstir… Beşinci Şübhe: Hadîsler biribiriyle çelişmektedirler…(Rahmetüllah el-Hindî, Izhârü’l-Hakk: 361-380.) Amma ne benzerlik ve ne muazzam sâdık talebelik değil mi?!…

\[82]    Kaytâni, (veyâ Kaytâno olabilir. İtalyanca telaffuzunu bilmiyoruz. Mühim de değil.) İslâm Târîhi-Medhal: 68-136 ve devâmı.

 

Guraba Mecmuası

Reklamlar

SARIK RİSÂLESİ

SARIK RİSÂLESİ\[1]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Molla Aliyyü’l-Kârî

 

Tercüme: Ubeydullah Âdemoğlu

 

Rabbim, ey Kerîm olan Allah’ım ilmimi artır.

Bütün hamdler hâssaten ve ‘âmmeten mahlûkâtı yaratan ve onları tam bir hüccet ile geniş (Şerîat) caddesine hidâyet eden Allah celle celâlühû’ya mahsûstur. Salât ve selâm da bulutlar ile gölgelenen ve O’na yardım etmek için sarıklar ile alâmetlendirilmiş melekler indirilen Resûlüne ve O’nun izzet ve kerâmet sâhibi âline ve arkadaşlarına olsun.

Bundan sonra…

Bârî olan Rabbinin affına sığınan Ali İbn-i Sultân Muhammed el-Kârî -Allah onun günahlarını affetsin, ayıblarını örtsün- der ki: Bu risâle, sarık ve ‘azebe’nin/sarkıtılan ucunun ne kadar ve nasıl olduğu hakkında yazılan bir risaledir.

Evvelâ, şunu bil ki, Allah teâlâ, Sevgili’sinin mertebesinin kemâlini göstermek için şöyle buyurdu:

“De ki (Ey Resûlüm!), siz, Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi’ olunuz ki, Allah da sizi sevsin.”\[2]

 

Böylece O’na uymayı, kulun Allah celle celâlühû’yu sevmesinin sahîh olmasının şartı, Allah teâlâ’nın da kulu sevmesinin sebebi yaptı.

 

Allah teâlâ şöyle buyurdu:

 

“Şübhesiz ki sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar için Resûlüllah’da güzel bir nümûne vardır.”\[3]

 

Sonra… Bil ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendi isteyerek yaptığı ve uyulmaya elverişli olan işleri dört çeşittir: Mübah, müstehâb, vâcib ve farz.

 

Usûl âlimlerimizin açıkça ifâde ettiğine göre, biz Hanefîler topluluğunca sahîh olan, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in (Farz, Vâcib, Sünnet ve Mübâh’dan) belli bir şekilde yapılmış olan fiillerine, -onları o şekilde yerine getirmek husûsunda, kendine hâs olduklarına dâir delîl bulunmadığı müddetçe- uyarız. Zikri geçen dört şekilden hangi şekil üzere olduğunu bilmediğimiz işlerini, onların en aşağı mertebesi olan mübahlık üzere yaptığını söyleriz. Bu makamda kısaca şöyle deriz: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in işi, ikindi namazının iki rekatında selâm vermek gibi sehven olduğu, yemek, içmek, ayağa kalkmak ve bunlardan başka tabî’at îcâbı, yâhud teheccüd, kuşluk, nikahta dörtten fazla kadın almak ve başkaları gibi kendine hâs olduğu bilinirse, bize, O’na ittibâ’ lâzım gelmez.\[4]

 

Bunların dışındaki işler olursa, denilmiştir ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e bunları, mübahlık, mendûbluk ve vâciblik şekillerinden hangi şekil üzere işlediği ortaya çıkana kadar beklemek gerekir. Çünki uymak, fiilin sıfatının bilinmesinden önce gerçekleşmez. Denilmiştir ki; yasaklık delîli bulunmadıkça ona uymak vâcibtir. Çünki Allah teâlâ, Allah’a ve Resûlüne itaat ediniz,\[5] buyurdu. İ’timâd edilen görüş, vâcibliği, veya mendûbluğu gösteren delil bulunmadıkça, O’nun hakkında kesinleşmesi sebebiyle mübahlığa i’tikâd etmektir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir.

 

Sonra… Bil ki; haberlerde ve eserlerde Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarık sardığı, neredeyse ma’nen mütevâtir olacak şekilde sâbit olmuştur. Kezâ, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarık sarmaya teşvik ettiği de birçok hadîsle sâbit olmuştur. Bunlar, zayıf yollarla gelmiş olsalar da, tamamından, onları hasenlik hatta sahîhlik mertebesine ulaştıracak ve sarığın müstehâblığını ifâde edecek bir kuvvet hâsıl olacaktır.

 

Sarığı Teşvîk Eden Hadîslerden Bir Takımı

 

Bir: اعتموا تزدادوا حلما   (رواه الطبرانى والحاكم عن ابن عباس رضى الله عنه مرفوعا)

 

Sarık sarınız ki hilminiz artsın.\[6]

 

İki:  اعتموا خالفوا الامم قبلكم   (رواه البيهقى ن خالد ابن معدان مرسلا)

 

Sarık sarınız, sizden önceki ümmetlere muhâlefet ediniz.\[7]

 

Üç: اعتموا تزدادوا  حلما والعمائم تيجان العرب (رواه ابن عدى والبيهقى عن اسامة ابن عمير رضى اللع عنه)

 

Sarık sarınız ki, hilminiz artsın. Sarıklar, Arabların tâclarıdır.\[8]

 

Dört:   ان الله تعالى اكرم هذه الامة بالعمائم واللالوية. (رواه ابن وضاح عن خالد بن معدان مرسلا)

 

Şübhe yok ki, Allah teâlâ bu ümmete sarıklar ve sancaklarla ikrâmda bulundu.\[9]

 

Beş: لا تزال امتى عتى الفطرة ما لبسوا العمائم على القلنسوة. (واه الديلمى عن ر كانة)

 

Ümmetim takkeler üzerinde sarıkları giydiği müddetçe fıtrat (İslâm) üzere olmaya devam edeceklerdir.\[10]

 

Altı: فرق ما بيننا وبين المشركين العمائم عتى القلانس. ( رواه ابو داود و الترمذى عن ركانة)

 

Bizimle müşrikler arasındaki fark, takkeler üzerindeki sarıklardır.\[11]

 

Yedi: العمامة على القلنسوة فصل بيننا و بين المشركين يعطى المئؤمنين يوم القيامة بكل كرة يدورها على رأسه نورا.( رواه الباوردى عن ركانة)

 

Takke üzerindeki sarık bizimle müşrikler arasındaki ayırıcıdır. Mü’minlere, başlarına sardıkları her bir sarık dolamadan dolayı kıyâmet gününde bir nûr verilecektir.\[12]

 

Başka bir rivâyette,  ومن اعتم فله بكل كورة حسنة فاذا حط فله بكل حطةٍ حطُ خطيئة.

 

Kim sarık sararsa her sardığı sarım için ona bir sevâb verilir. Onu çözerken de onun için her bir çözüşte bir günâhın silinmesi vardır.

 

Bu hadîsin şiddetli zayıflığı olmasaydı sarıkların büyütülmesi için bir hüccet olacaktı.

 

Sekiz: ركعتان بعمامة خير من سبعين ركعة بلا عمامة. (روا الديلمى فى مسند الفردوس عن جابر رضى الله عنه)

 

Sarıkla kılınan iki rek’at, sarıksız kılınan yetmiş rek’attan daha hayırlıdır.\[13]

 

Dokuz: صلوة تطوع او فريضة بعمامة تعدل خمسا و عشرين صلوة بلا عمامة و جمعة بعمامة تعدل  سبعين  جمعة بلا عمامة. (رواه ابن عساكر رضى الله عنهما)

 

Sarıkla kılınan bir nâfile yâhud farz namaz, sarıksız kılınan yirmibeş namaza denktir. Sarıkla kılınan bir Cum’a namazı, sarıksız kılınan yetmiş cumaya muâdildir/denktir..\[14]

 

On: ان الله ومليئكته يستغفر للابس العمائم يوم الجمعة. (كذا رواه بعضهم)

 

Hiç şüphesiz ki Allah ve melekleri Cum’a günü sarık takanlar için istiğfar eder.\[15]

 

On bir: ان الله تعالى و مليئكته يصلون على اصحاب العمائم يوم الجمعة.       (كذا رواه بعضهم)

 

Hiç şüphesiz ki, Allah ve melekleri Cum’a günü sarıklı olanlara salât ederler.\[16]

 

On iki: العمائم وقار المؤمن وعز للعرب فاذا وضعت العرب عمائمهم وضعت عزها. (ديلمى عمران ابن الحصين رضى الله عنه)

 

Sarıklar mü’minin vekârı, ‘Arab’ın ‘izzetidir. ‘Arablar sarıklarını çıkarınca ‘izzetlerini atmış olurlar.\[17]

 

Onüç: العمائم تيجان العرب…(رواه القضاعى والديلمى عن عتى المرتضى رضى الله عنه)

 

Sarıklar Arabların tâclarıdır….\[18]

 

Ondört: العمائم تيجان المسلمين (رواه ابن عدى عن عتى رضى الله عنه)

 

Sarıklar Müslümanların tâclarıdır.\[19]

 

On Beş: (Nebîmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem, harbte beyaza mâil kulaklı yemâni takkeler giyerdi. Bazen takkesini çıkarır ve önünde sütre yapardı.\[20]

 

“Yehûdîlere muhalefet ediniz, bu yüzden sarık sarmayınız, zîrâ sarıkların muhkem bağlanması Ehl-i Kitâb’ın kıyâfetindendir” ve “Sağır olan sarıktan Allah’a sığınırım” sözlerine gelince… Hafız Süyûtî bu iki rivâyetin aslının olmadığını söylemiştir.

 

Sarığın Uzunluğu Ne Kadardır?

 

Hâfızlardan bir topluluk şöyle demişlerdir:

 

Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığının uzunluğu ve genişliği hakkında elimizde bir bilgi yoktur. İşte bundan dolayı bu husûs Hâfız Abdülğanî’ye sorulunca, bu hususta bir şey göstermemiştir.

 

Hâfız Abdülğanî, şöyle demiştir:

 

Sonradan gelen hadîs hâfızlarından birisi şöyle demiştir: Hazreti ‘Âişe radıyallâhu anhâ’ya şu sözü nisbet edeni gördüm: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığı yolculukta beyaz, yolcu değilken kara ve yünden, genişliği yedi zirâ’/arşın, ucu yolculukta sarıktan ayrı, yolcu değilken de sarıktan bir parça idi. \[‘Âişe anamızın sözü bitti.] Bu bilmediğimiz bir şeydir. (Hâfız ‘Abdülğanî’nin sözü son buldu).

 

Sarığın Rengi Nasıldır?

 

Bu nakledilen ibâreden ortaya çıkmıştır ki; -her ne kadar Medhal sâhibi onu (‘Âişe radıyallâhu anhâ’dan şu naklî yapanı) taklîd ettiyse de- Hazreti ‘Âişe radıyallâhu anhâ’dan yapılan rivayetin aslı yoktur. Zîrâ, seferde beyaz, hazerde de siyah (sarık giyilmesi) mevzû’un ters yüz edilmesi, tabiat îcâbı olanın aksi ve Şerîat’ta bilinenin zıddıdır. Zîrâ, haberde gelmiştir ki; Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’nin fethi senesinde Mekke’ye başında kara sarık olduğu halde girmiştir. Denilmiştir ki, bu hakîkati üzeredir. Ve yine denilmiştir ki, bununla anlatılmak istenen, miğferden karardığıdır. Çünki, bir rivâyete göre sarık miğferin üzerindeydi. Yine bir başka rivayet sebebiyle denilmiştir ki; bu karalık kirden, tozlardan yâhud saçların yağlarından dolayı idi.\[21]

 

Âlimlerimizden olan Zeylâî’nin Kenz Şerhi’nde, hakkında hadîs bulunduğundan dolayı kara giyilmesi(nin câizliği) vardır. Ondan başka âlimler de, -beyaz giymek efdal olsa da- bu hadîsle kara giymenin câizliğine delîl getirmişlerdir. Çünki, sahîh hadîste sâbit olmuştur ki, elbiselerimizin en hayırlısı beyazdır. Demişlerdir ki; Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem karayı, câizliğini göstermek için giymiştir. Nitekim bunu İmâm Nevevî, Müslim Şerhi’nde zikretmiştir. Nevevî, Er-Ravda isimli kitabda, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in Mekke’nin fethi gününden başka bir günde kara giymediğini zikretmiştir.

 

Sarığın Uzunluğu Ve Genişliği Ne Kadardır?

 

Muhaddis Seyyîd Cemâleddîn’in Ravdatü’l-Ahbâb isimli kitabında açıkça ifâde ettiğine göre ne hadîslerden, ne de siyerden bu hususta bir şey bilinmemektedir. Lâkin, bazı Hanefî âlimleri daima giyilen sarığın yedi, cum’a ve bayram günleri giyilecek sarığın da on iki zirâ’ olduğunu söylemişlerdir. İmâm Cezerî’nin el-Mesâbih tashîhinde zikretmiş olduğu şu söz de bunu te’yîd etmektedir: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığının ne kadar olduğuna vâkıf olmak için kitâbları tetebbu’ ettim/okudum, siyer ve târîh kitâblarını araştırdım; hiçbir şeye vâkıf olamadım. Nihâyet kendisine güveneceğim birisi Şeyh Muhyiddîn en-Nevevî’nin kelâmında bir şeye vâkıf olduğunu haber verdi. Onda Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in, bir kısa, bir de uzun sarığının olduğunu, kısanın yedi zirâ’, uzunun da on iki zirâ’ olduğunu anlattı. Allah celle celâlühû en iyisini bilir.

 

Böylece kesinlikle bilinmiş oldu ki, sarığın uzunluğu ve genişliği hakkında i’timâd edilebilecek bir şey gelmemiştir. Bu yüzden, insan bulunmuş olduğu yerde sakin olan emsallerinin çoğunluğunun âdetlerini gözeterek kendine lâyık olacak olan ile yetinsin. Kısaca, ortaya çıkmıştır ki; Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarığı arkadaşlarımızın hâlinde görüldüğü gibi taşınması eziyet verecek, kişiyi zayıf bırakacak ve onu afetlere hedef yapacak şekilde büyük ve başı sıcaktan ve soğuktan koruyamayacak kadar da küçük olmayıp ikisinin arasında idi.

 

Sarık Sarmanın Fazîletinin Delîli Nedir, Sarıksız Olmaz mı?

 

Sonra… Sarık giyinmek hakkında gelen fazîletler, Allah Teâlâ’nın, her secde anında zînetlerinizi takınınız\[22] âyeti celîlesinden alınmadır. Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in bazı zamanlar takke ile yetindiğine dâir gelen rivâyete gelince bu, harâret ve benzeri zarûretlere ve evindeki istirahata, yâhud ashâbı arasında bunun câizliğini açıklamak için oturmasına, yâhud namazın dışındaki hale, yâhud da nafile namazdaki hale yorulur. Bu İmâm Gazâlî’nin, namazdan önce sıcaklıktan dolayı sarığın çıkarılmasında bir beis yoktur şeklindeki sözünün kısa ifâdesidir.

 

Zamanımızın fakihlerinin tutundukları mescide büyük sarıkla gelip, sonra da onu küçük bir bezin içerisine koymaları ve sarıksız kılmalarına gelince… Bu son derece mekrûh bir şeydir. Keşke onlar boyun bağlarıyla sarık sarsalardı. Zîrâ, -her ne kadar Örf-i ‘Amm’da mu’teber değilse de- zâhir olan odur ki; bununla (da) lugatın gerektirdiğine ve Şerîatın zâhirine göre sarık sarmanın aslının sevabı, hâsıl olur. Sonra… İmâmın Şerhu Şir’ati’l-İslâm’da, cemaat namazının sarıkla kılınması bugün müstehâbtır şeklindeki sözünü gördüm.

 

Vâsıle İbn-i Eska’ Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Şübhe yok ki melekler Cum’a gününde sarıklılara salât ederler.”

 

Hadîs-i şerîfte şöyle gelmiştir:

 

“Sarıkla kılınan bir Cum’a sarıksız kılınan yetmiş namazdan daha efdaldir.”

 

Eğer, sıcaklık kişiyi daralttıysa, namazdan önce ve sonra onun çıkarmasında beis yoktur. Fakat, ne evinden Cum’a’ya gidene kadar yürümek, ne de namaz vaktinde, ne imâm minbere çıkarken ve ne de hutbe halinde çıkarmaz.

 

İmâm Tirmizî, Ebû Kebşe el-Enmârî’den şöyle rivâyet etmiştir:

 

كانت كمام اصحاب النبى صلى الله عليه و سلم بطحاء (رواه  الترمذى عن ابي كبشة الانمارى)

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ashâbının takkeleri (sivri olmayıp başlarına yapışık ve aşırı olmayan bir) geniş(likte) idi.\[23]

 

Başka bir rivayette,

 

Yani onlar, takkeler dikili ve sivri değil, genişliğine yayılıydı.

 

Hazreti ‘Âişe radıyallâhu teâlâ anhâ’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

 

كانت له كمة بيضاء.(رواه الدارقطني)

 

O’nun beyaz bir takkesi vardı.\[24]

 

Bazısının vehmettiği gibi kümâm, Ekumm’un cem’i değildir. Bu sebeble kimi Yemen âlimlerinin uzun külahları seçmesi ve çok kere onlarla iktifâ etmesi yerleşik Sünnet’e ve devamlı olan yola terstir. Bazılarının bunu Ka’be örtüsünden yapması da ne şaşırtıcı bir çirkinliktir. Zîrâ bu, ipekten olduğundan söz birliğiyle haramdır. Bununla berâber mülk edinilmesinde (âlimlerce) anlaşmazlık vardır.

 

Kıyâfetin ve şeklin güzelleştirilmesi

 

Kıyâfetin ve şeklin güzelleştirilmesi, bedende ve elbisede süslenmektir.

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Ashâb’ının yanına çıkmak istediği zaman suya bakar, sarığını ve saçlarını düzeltir, ‘Âişe ona sen bunu yapar mısın, deyince de evet, hiç şübesiz ki Allah kulun, yanlarına çıktığında kardaşları için süslenmesini sever.

 

Sahîh hadîsde gelmiştir ki,

 

ان الله جميل يحب الجمال(رواه مسلم والترمذى والطبرانى والحاكم عن ابن عمر رضى الله عنهما)

 

Allah güzeldir; güzel(leşmey)i sever. \[25]

 

Başka bir hadîste de,

 

ان الله نظيف يحب النظافة (رواه….)

 

Allah temizdir; temizliği sever, buyrulmaktadır.

 

Câbir radıyallâhu anh hadîsinde şöyle vardır: (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem veya Câbir) üzerinde kirli elbiseler olan birini gördü de, bu adam şu kirleri yıkayacak şey bulmamıştı, dedi. \[26]

 

Sünen’de şöyle bir hadîs vardır:

 

ان الله يحب ان يرى اثر نعمته عتى عبده (السنن.رواه الترمذى والحاكم عن ابن عمر ابن العاص رضى الله عنه و قال الترمذى حسن)

 

Allah ni’metinin eserini kulları üzerinde görmeyi sever.\[27]

 

İnsanların çoğu süslenmek ve çileli hayat sürmekde ifrât ve tefrîtin iki ucunda bulunmaktadırlar.

 

Akâid, hâller ve diğer amellerin bütün hâllerinde de mu’teber olduğu gibi övülen orta ve mu’tedîl olandır. Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e uymaya muvâfık olan da budur.

 

Tirmizî ve Hâkim Muaz b. Enes radıyallâhu anh’dan merfû’ olarak rivâyet etmiştir:

 

من ترك الباس تواضعا لله تعالى وهو يقدر عليه دعاه الله تعالى يوم القيامة عتى رؤس الخلا ئق حتى يخيره من اى حلل الايماان شاء يلبسها (رواه الترمذى والحاكم عن معاذ ابن انس رضى الله عنه مرفوعا)

 

Kim Allah için tevâzû’ îcâbı, gücü yettiği halde (güzel) giyinmeyi terk ederse, Allah onu kıyâmet gününde mahlûkâtın başında çağıracaktır. Nihâyet onu îmân elbiselerinden dilediğini giymekte serbest bırakacaktır.\[28]

 

Şöyle bir hadîs gelmiştir:

 

احذروا شهرتين الصوف والخز (رواه ابو عبد الرحمن السلمى فى سنن الصوفية والديلمى فى مسند الفردوس عن عائشة رضى الله عنها)

 

İki şöhret elbisesi olan yünden ve ipekten\[29] (deniz koyunu isimli bir yabânî mahlûkun yahud tavşanın yününden yapılma elbiseden) sakının.\[30]

 

Ebû Hanîfe, dörtyüz dinara bir ridâ giymiştir. Talebelerine, size hakaret gözüyle bakılmaması için güzel giyinin, derdi. Fakat bu söz, insanlara ve bu arada bilhassa fakirlere/dervişlere ve sâlihlere karşı böbürlenmek ve büyüklenmeye değil. Güzelleşmek ve insanlardan müstağni olmak, ilme hürmet, ehl-i dünya olanlardan kibirlenenlere kibirli gibi gözükmek, zâlimlerden uzaklaşmak ve onlar gözünde zillete düşmekten uzaklaşmak maksadına yorulur. Şu halde işin aslı niyyeti güzel yapmak, maksadı süslemektir.

 

Hadîslerde gelmiştir:

 

Şübhesiz ki, Allah sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz. Aksine kalblerinize ve niyetlerinize bakar.”\[31] “Ameller ancak niyyetlerledir.”\[32] “Müminin niyyeti amelinden daha hayırlıdır.\[33]

 

Âlimlerimizin büyüklerinden birinin eseri olan Şir’atü’l-İslâm’da şöyle denilmektedir:

 

Şübhesiz ki İslâm’ın sünnetlerinden biri de eski, yırtılmış, kalın ve sert elbise giymektir.”                                                                   

 

Hadîsde  şöyle gelmiştir.

 

 (.من رق ثوبه رق د ينه (رواه.

 

Elbisesi ince olanın, dîni de ince olur.\[34]

 

Denilmiştir ki, “Ömer radıyallâhu anh bir adamın üzerinde iki ince elbise görünce kuru hurma dalıyla üzerine çıkar(ve onu döver)dı ve onu kadınlara bırakın, derdi.

 

Evet, Avârif’de yazıldığına göre, bunda zühdü iltizâm etmeyen ve Şerîat’ın ruhsatı üzerinde duracak kimse için ruhsat verilmiştir.

 

Rivâyet edildiğine göre, Abdullah b. Âmir bir bürde içinde Ebû Zerr’e gelip O’na zühd hakkında sorduğu zaman, avucuna yellenmeğe başladı ve ona sırtını çevirerek onunla konuşmadı. İbn-i Âmir kızdı ve bunu İbn-i Ömer’e şikayet etti. İbn-i Ömer de ona, Ebû Zerr’e şu elbiseler içinde gidiyorsun ve ona zühd hakkında süâl soruyorsun. Oysa onlar ince elbiselerin, fâsıkların elbiseleri olduğunu söylüyorlar. Şerhu’l-Hatîb’de böyle vardır.

 

Yumuşak giymeye gelince… Bu ancak, hâlini bilen, nefsinin sıfatlarını çok iyi gören nefsin isteklerini gizli bir araştırıcı olan bir kimse için elverişli olur. Bu hususta niyyet ettiği üzere, Allah’a hüsn-i niyyet ile kavuşur. Bu husûstaki hüsn-i niyyetin birçok şekli vardır ki onların anlatılması uzun zaman alır. Şeyh Ebû’n-Necîb es-Sühreverdî giyimin belli bir şekli ile bağlamazdı. Aksine (bazen) on dinarlık bir sarık, (bazen de) bir dinarlık bir sarık giyerdi. Meşâyıhdan işittiğime göre, Cüneyd günlerden birinde parlaklığın son noktasında, letâfetin de nihâyetinde pek pahalı yeşil yün giydiğinde O’na şu husûsta (kınayıcı) söz söylendi. O da bunun üzerine, dur, ey Allah’ın kulu! İ’tibâr Allah celle celâlühû’dan korkup dehşete düşmektedir, hırkaya değil, dedi.

 

Hâsılı, işin başındaki kimseye en münâsib olan, yenilen, içilen, giyeceği, meskeni ve bunların benzeri dünya işlerinden en aşağı mertebede olanı seçmesidir. Müntehî için de en fazîletli olanın böyle olmasıdır. Çünki bunda (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, sahabe radıyallâhu anhüm ve selef rahimehumullah’a) uymak vardır. Ancak kişi için güzel bir niyyet varsa bu ayrı…

 

Taylesâna gelince…

 

Süyûtî’nin Tayyu’l-Lisân an Zemmi’t-Taylesân ismini verdiği risâlesinde açıkladığına göre, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem onu kullanmıştır. Lâkin, Kâmus sâhibi’nin es-Sıratu’l-Mustakîm’de de zikrettiği gibi, bazıları onu zarûret hallerine hamletmiştir.

 

İbnu’l-Kayyim şöyle demiştir:

 

Şu heybeler gibi geniş ve uzun takkelere ve kale burçları gibi olan sarıklara gelince… Onları ne Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, ne de Ashâb’ı giymemiştir. Şunlar (O’nun) Sünnet’ine tersdirler. Câiz olmaları da söz kaldırır. Zîrâ bunlar böbürlenme cinsindendirler.

 

Medhal sâhibi şöyle demiştir:

 

Basîret sâhibine gizli kalmaz ki, bugün ilme nisbet edilen kimselerden kiminin takkesinde yasaklanmış olan mal zayi etme vardır. Çünki şu takkeden (küm) başkası için bir elbise artar. Kastalânî şöyle demiştir: Onların uzun yapılmasına dâir insanlar için yeni ıstılâh ortaya çıktı ve her nev’i insan için îfâ edecekleri bir şiâr ortaya çıktı. Bunlardan hangisi her ne zaman böbürlenme yolu üzere olursa onun haramlığında hiçbir şekk yoktur. Ancak âdet yolu üzere olanlara gelince, yasaklanan etek sürümeye varmadıkça onda haramlık yoktur.(Son buldu)

 

El-hâsıl, Sünnet mikdârından fazlası ya tahrîmen veya tenzîhen mekrûhdur. Öyleyse, nefse uymaktan ve (Sünnet’e) mukaddes uymayı terk etmekten son derece sakınılsın.

 

İbn-i Hacer, Erbaîn şerhinde garîb bir söz söyledi: “takkelerin genişletilmesi husûsunda âlimler ihtilâf ettiler. Kimileri bunu mekrûh, kimileri de sünnet saydılar.”( Son )

 

Sen bilmiştin ki, aleyhissalâtü vesselâm’ın ve Ashâbının takkeleri geniş yaptığı sâbit değildir. Öyleyse doğrusu “Bazıları da onu mübah kabûl ettiler” demektir.

 

‘Azebe hadisine gelince…

 

Bir: رايت النبي صلى الله عليه وسلم على المنبر وعليه عمامة سوداء قد ارخى طرفيها بين كتفيه (رواه مسلم و ابو دود عن عمر بن حريث)

 

Amr b. Hureys’den şöyle söylediği rivâyet edildi.

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’i minberin üzerinde gördüm. Başında kara bir sarık vardı. İki ucunu iki omuzu arasına sarkıtmıştı.\[35]

 

Müslim’in çoğu nüshalarında tarefeyha/iki ucunu şeklinde tesniye olarak, bazılarında da müfred olarak tarefeha/bir ucunu sarkıttı şeklinde gelmiştir. Kadı İyad, meşhûr ve ma’rûf olan/bilinen budur, dedi.

 

Kastalânî şöyle demiştir:

 

Müslim’in bir rivâyetinde, (ucunu) sarkıtmayı zikretmeden, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’ye siyah bir sarıkla girmiştir, denilmektedir.. Bu da gösteriyor ki, O, her zaman sarkıtmazdı.

 

İki: كان النبي  صلى الله وسلم اذا اعتم سدل عمامته بين كتفيه قال نافع وكان ابن عمر يفعل ذلك      (رواه الترمذي فى الشمائل عن ابن عمر)

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhuma’dan rivâyet edildiğine göre O, şöyle söyledi: Sallallâhu aleyhi ve sellem sarık sardığında sarığını(n ucunu) iki omuzu arasına sarkıtırdı. Nafi, İbn-i Ömer bunu yapardı, dedi.\[36]

 

Üç: عممنى رسول ا لله صلى الله عليه و سلم ف سدتها بين يدى و من خلفى (ابو داود عن عبد الرحمن ابن عوف)

 

Abdurrahman b. Avf’dan şöyle dediği rivâyet edildi: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem bana sarık sardı ve onu(n ucunu) önümden ve ardımdan sarkıttı.\[37]

 

Dört: عمم النبى صلى الله عليه و ستم عندالرحمن ابن عوف و ارخى اربع اصابع (طبرانى فى الاوسط عن شيخه مقدام ابن داود وهو ضعيف)

 

‘Âişe’den şöyle dediği rivâyet edildi:

 

Sallallâhu aleyhi ve sellem Abdurrahman İbn-i Avf’a sarık sardı ve dört parmak sarkıttı.\[38]

 

Beş: كان اذا اعتم ارخى عمامته بين يديه و من خلفه (طبرانى فى الاوسط عن ثوبان)

 

Sevbân radıyallâhu anhu’dan rivâyet edildiğine göre, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem sarık sardığı zaman sarığını önünden ve ardından sarkıtırdı.\[39]

 

Altı: ان النبى صلى الله عليه و سلم عمم عبد الرحمن بن عوف فارسل من خلفه اربع اصابع و نحوها ثم قال هكذا فاعتم فانه اعرب و احسن (طبرانى فى الاوسط عن ابن عمر واسناده حسن)

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhma’dan, şöyle rivâyet edildi: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Abdurrahman b. Avf’a sarık sardı ve arkasından dört parmak ve o kadar sarkıttı ve sonra böyle sarık sar. Zîrâ bu en güzeldir.\[40]

 

Bunda ‘azebeli sarığın en güzel olduğunun anlaştırılması vardır; bu da ‘azebesiz sarığın güzel olduğunu göstermektedir. Böylece onda ‘azebesiz sarığın mekrûh olduğuna hükmedenlere bir cevâb vardır.

 

Yedi: عن ابى عبد السلا قال قلت لابن عمر كيف كان رسول الله يعتم قال كان يدير كور العمامةعتى راسه و يغرزها من ورائه ويرسلها بين كتفيه (رواه الطبرانى فى الكبيرعن ابي عبد السلام عن ابن عمر. و اسناده على شرط الصحيح الا ابي عبد السلام وهو ثقة)

 

Ebû Abdisselâm’dan şöyle söylediği rivâyet edildi:

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhumâ’ya, Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem nasıl sarık sarardı, dediğimde şöyle dedi:

 

O, sarığı başına dolar ve arkasına sokar, iki omuzu arasından sarkıtırdı.\[41]

 

Sekiz: عن ابي موسى ان جبريل نزل على النبي عليهما السلام وعمامته سوداء قد ارخى ذؤابتها من ورائه (طبرانى فى الكبير وفيه عبد الله ابن عامر وهو ضعيف) 

 

Ebû Mûsâ radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre Cebrâil sarığı kara olduğu ve ucunu arkasından sarkıttığı haldeyken Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e indi.\[42]

 

Dokuz: عن السائب ابن يزبد قال رايت عمربن الخطاب قد ارخى عمامته من خلفه

 

Saib b. Yezîd’den rivâyet edildiğine göre O şöyle demiştir:

 

“Ömer b. Hattab’ı sarığını(n ucunu) ardından sarkıtmış olduğu haldeyken gördüm.”\[43]

 

Bunda (sarkıtmanın emîru’l-mü’minînlere) hâs olduğuna îmâ ve işâret vardır.

 

On: عن ابي امامة انه قال كان النبي صلى الله عليه و سلم لا يولى واليا حتى يعمم و يرخى له من جانب الايمن نحو الاذان (الطبرانى فى الكبير عن ابي امامة)

 

Ebû Umâme radıyallâhu anhu’dan, şöyle dediği rivâyet edildi: (Nebîmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem her ne zaman vali ta’yîn ederse, onun başına sarık sarar ve (ucunu) sağ yanından kulaklarına doğru sarkıtırdı.\[44]

 

Bunda, bu sarıkların, avâmdan ayrılmaları için ümmetin emîrlerine hâs olduğuna işâret vardır.

 

Onbir: بعث رسول الله صلى الله عليه و سلم عليا رضى الله عنه الى خيبر فعممه بعمامة سوداء ثم ارسلها من ورائه او قال على كتفيه (الطبرانى فى الكبيرو اسناده حسن)

 

Abdullah(b. Mes’ûd)’dan rivâyet edildiğine göre O, şöyle dedi: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Ali radıyallâhu anh’ı Hayber’e gönderdi ve ona sarık sararak (ucunu) arkasından veya omuzları üzerine sarkıttı.\[45]

 

On İki:عمم رسول الله صلى الله عتيه و سلم عبد الرحمن ابن عوف بفناء بيتي هذا وترك من عمامته مثت ورق العشرثم قال رايت اكثر المليئكة معتمين (ابن عساكرعن عائشة رضى الله  عنها)  

 

Hazreti ‘Âişe’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

 

Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Abdurrahman b. Avf’a şu evimin boşluğunda (önünde) sarık sardı ve sarıkdan ağaç yaprağı mislini bıraktı. Sonra da meleklerin çoğunu sarık sarmış olarak gördüm.\[46]

 

On Üç:  كان النبى صلى الله عليه و سلم يدير كور العمامة على رأسه و يغربها من ورائه و يرخى لها  ذؤابة بين كتفيه (رواه….عن ابن عمررضى الله عنه )

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anhumâ’dan şöyle dediği rivâyet edildi: Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem sarık sarardı. Sarığı başına sarar, onu arkasından uzatır ve ucunu iki omuzu arasından sarkıtırdı.\[47]

 

Vâsile ve İbn-i Zübeyr’den, sarığın ucunu arkalarından bir arşın  mikdârı sarkıttıkları (rivayeti) gelmiştir.\[48]

 

Hadîs hâfızlarından biri, (sarkıtılanın) uzunluğu hakında gelen en az mikdar dört parmak, en çok mikdâr bir zirâ’, bunların arasında da bir karış veya oturma yeri veya sırtın yarısıdır ki râzı olunan orta haldir. Bu da rivâyet edilenlerin tamamıdır.

 

Ondört: عممنى رسول الله صلى الله عليه و سلم يوم غديرخم بعمامة فسدلها خلفى  وفى لفظ فسدل طرفها على منكبي و قال ان الله امدنى يوم البدر و يوم حنين بمليئكة معتمين هذه العمة وقال ان العمامة حاجزة بين الكفر والايمان وفى لفظ بين المسلمين والمشركين (ابن ابي شيبة , بيهقى و الطيالسى عن على رضى الله عنه)

 

Hazreti Ali radıyallâhu anh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir (Hum) gününde bana sarık sardı ve onu arkamdan sarkıttı.

 

Başka bir lafızda denilmektedir: cunu omuzum üzerine sarkıttı ve hiç şübheniz olmasın ki Allah Bedir ve Huneyn gününde, şu sarıkları saran meleklerle bana yardım etti” buyurdu. Ve “Sarık küfür ile îmân arasında” başka bir lafızda da “Müslümanlarla müşrikler arasında bir perdedir” denilmiştir.\[49]

 

On Beş: عليكم بالعمائم فانها سيماء المليئكة و ارخو لها خلف ظهوركم (الطبرانى والبيهقى عبادة رضى الله عنه)

 

İbn-i Ömer radıyallâhu anh’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Sarıklara yapışın (sarıksız durmayın). Zîrâ sarık, meleklerin sîmâsıdır. Onların ucunu da arkanızdan sarkıtın.\[50]

 

On Altı: عن عبد اللاعلى ابن عبدى (؟) ان رسول الله صلى الله عليه و سلم دعى عليا فعممه و ارخى عذبة العمامة من خلفه ثم قال هكذا فاعتموا فان العمامة سيماء الاسلام و هى حاجزة بين المسلمين والمشركين (ديلمى)

 

Abdü’l-A’lâ’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

 

Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem Ali’yi çağırdı, ona sarık sardı ve sarığın ucunu arkasından sarkıttı ve sonra şöyle buyurdu: “İşte böyle sarık sarın. Zîrâ sarık İslâm sîmâsıdır. Bu Müslümanlarla müşrikler arasında bir perdedir.\[51]

 

Onyedi: عن على رضى الله عنه ان النبي صلى الله عليه وسلم عممه بيده فذنب العمامة من ورائه ومن بين يديه ثم قال له النبي صلى الله عليه و سلم ادبر فادبر ثم قال له اقبل فاقبل ثم اقبل النبي صلى الله عليه و سلم على اصحابه فقال هكذا تيجان المليئكة (ابن شادان فى مشيخته)   

 

Hazreti Ali radıyallâhu anh’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

 

Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ona sarık sardı ve arkasından ve önünden sarığa bir uç yaptı. Sonra Neb(îmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem O’na, arkaya dön buyurdu. O da ona doğru döndü. Sonra Nebî(miz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem hemen ashabına dönerek şöyle buyurdu:

 

Meleklerin tâcları işte böyledir.\[52]

 

Başka bir rivâyette de Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in sehâb/bulut diye isimlendirilen bir sarığı vardı. Onu O’na(Ali’ye) giydirdi ve ucunu sarkıttı.\[53]

 

İbnü Ebî Rezîn’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

 

Bir bayram günü Ali’yi sarık sarmış ve ucunu arkasından sarkıtmış olarak gördüm.\[54]

 

Bu rivayette, iki taraftan sarık ucu sarkıtmanın emirliğe ve harb hâline münâsib olduğuna, arkadan sarkıtmanın/büyük mahfelerde, büyük âlimlere ve insanların hatiblerine hâs olduğuna dâir işâret var. Önceki rivayette de Meleklerin Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e yardım etmek için indikleri zamandaki şiârlarına işâret vardır. Nitekim Allah teâlâ, size Rabbiniz, musevvimler ( tanınmaları için kendilerini veya atlarını işâretlemiş) olarak beşbin melekle meded eder…\[55] ayetiyle bunu haber vermiştir. Müsevvem, yani muallem/işâretlenmiş… Melekler alaca atlar üzerindeydiler. Başlarında omuzları üzerine sarkan sarı sarıklar vardı. İbn-i Abbâs’ın yaptığı bir rivâyete göre kara, Ebû Hureyre’nin yaptığı bir rivâyete göre de beyaz sarıklar vardı.

 

Sehâvî, Taberânî’nin Mu’cem-i Kebîr’inden hasen bir senedle yapılmış şöyle bir rivâyet nakletti: “Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Ali’yi Hayber’e gönderdi ve ona siyah bir sarık sarıp (ucunu) arkasından sarkıttı.” “sol omuz arkası üzerine” dedi ve bunda tereddüt etti. Bazen de sol omuz arkası üzerine ibaresini  kesin ifâde etti.\[56]

 

Hâfız Süyûtî, geçen hadîslerin bir kısmını zikrettikten sonra şöyle dedi: Bunlar şu anda aklımda olan ‘azebe hakkında olan hadîslerdir. O halde Şeyh Mecduddîn’in Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ‘azebesi vardı sözü doğrudur. Uzundu sözünü ise (rivayetlerde) görmedim. Lâkin bunun, iki omuzu arasından sarkıtılması rivâyetlerinden alınmış olması mümkindir. İki omuzu arasında sözü doğrudur. Nitekim geçti. Bazen omuzu üzerine sözünü, (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in) kendi giyinmesinden olarak görmedim; ancak giydirmesi vardır. Nitekim Ali veya Abdurrahman b. Avf radıyallâhu teâlâ anhümâ’ya sarık giydirmesi mes’elesinde geçti. Azebe’den hiç ayrılmadı, sözünü ise hiçbir hadîsde görmedim. Aksine Hedy sahibi, O’nun bazen ‘azebe ile bazen de ‘azebesiz sarık sardığını zikretti. (Süyûtî’nin sözü son buldu.)

 

İbn-i Hacer(-i Heytemî) de, (sözü, asıl sâhibi olan Süyûtî’ye) dayandırmadan O’na (Süyûtî’ye) uydu ve bu da merdûddur sözüyle (Şeyh Mecdüddîn hakkında) kötü konuştu.

 

Ben (Aliyyu’l-Kârî) derim ki; lâkin Mecd’den yapılan bu nakilde (onu hemen kabûl etmeden) bakıp iyi düşünmek lâzımdır. Zîrâ şu (nakil, Mecdüddîn’in) es-Sırâtü’l-Müstakim diye isimlendirilen kitâbında zikredilene uymamaktadır. (Mecdüddîn) orada şöyle dedi: (Nebîmiz Efendimiz) sallallâhu aleyhi ve sellem sarığının ucunu bazı zamanlar omuzları arasında sarkıtır, bazen de sarığı ‘azebesiz giyer, bazen tahnik eder, bazen sarığı takkesiz, bazen takkeyle giyerdi. Bazen de sarıksız takke giyerdi. Ekserî hallerde sarığının ucunu iki omuzu arasında sarkıtırdı. (Sırat-ı Müstakîm’den nakil bitti.)

 

Öyleyse sarığı hiçbir zaman ‘azebesiz yapmazdı, sözü, (sarığın ucunu sarkıtmaktaki)  devâmlılığa dâir bir mübâlağaya, veya çoğun bütün yerine konulmasına yorulur. Şu ifâde, ‘Âişe radıyallâhu anha’nın rivayetindeki Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem Şa’bân ayının tamamında oruç tutardı, şeklindeki söze benzemektedir.

 

İmâm Nevevî, Şerh-i Mühezzeb’de şöyle dedi: Sarığı, ucunu sarkıtarak da sarkıtmayarak da giymek câizdir. Bunlardan hiçbirinde kerâhet yoktur. Elbisenin sarkıtılmamasının yasaklandığına dâir sahîh bir şey yoktur. (Elbisenin sarkıtılması) böbürlenme îcâbı haram, böbürlenmesiz de mekrûh olur.

 

Çünki, İbn-i Ömer radıyallâhu anhuma’nın hadîsinde, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

 

الاسبال فى الازار والقميص والعمامة من جر منها شيأ خيلاء لم ينظر الله اليه يوم القيامة (رواه ابو داود والنسائى وابن ماجة باسناد صحيح)

 

Elbise sarkıtmak izarda, entaride ve sarıkta olur. Kim şunlardan bir şey sürürse Allah ona kıyâmet gününde bakmayacaktır.\[57]

 

Ancak kişi sarığın ucunu sarkıtma işinde Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e uyar da bundan dolayı ona böbürlenme gelirse onun ilacı ona (böbürlenmeye) sırt dönmek ve nefsini o böbürlenmeyi terk etmede tedavi etmektir. Bu, ‘azebeyi terk etmeyi îcâb ettirmez. Eğer o kibir ancak ‘azebeyi terk etmeyle yok olacaksa, olması için onu bir müddet terk etsin. Çünki ‘azebeyi terk etmek mekrûh değildir. Böbürlenmeyi yok etmek ise vacib(farz)dir. (Nevevînin sözü son buldu)

 

İbn-i Hacer şöyle dedi:

 

O’na (Nevevî’ye), riyâdan korktuğu bir farz veya nâfileyi de ayni şekilde bir müddet terk etmesi lâzım gelir. Ancak bunda durup düşünmek lâzımdır. (İbn-i Hacer’in sözü bitti.)

 

İbn-i Hacer, (o halde) Ona farzı terk etmek lâzım demekle, doğrudan uzaklaştı. Halbuki söz, ne bir farz ne de bir sünnet hakkında değil, aksine terki mekrûh olmayan bir ibâdet hakkındadır.

 

Sonra… İbnü Ebî Şerîf, Nevevî’yi şu şekilde tenkîd etti: Nevevî’nin sözünün açığı iki yanı denk olan mübah cinsinden olduğunu göstermektedir. Oysa böyle değildir. Aksine sarkıtmak müstehâb, sarkıtmamak da evlâ olanın hilâfıdır. Hattâb bunu böylece anlattı. Lâkin bunu, (İbnu Ebî Şerîf’in i’tirâzını hemen kabûl etmeyip) araştırmak lâzımdır. Çünki, sarığın ucunun sarkıtılması ve sarkıtılmamasında hiçbir mekrûhluk yoktur sözü, sarkıtmamayı yasaklayan bir delîl olmadığı esasına dayanmaktadır. Bu da sarkıtmanın müstehâb, sarkıtmamanın da hilâf-ı evlâ olduğuna ters değildir.

 

Bizim Hanefî âlimlerimiz de sarığın ucunu sarkıtmanın müstehâb olduğunu açıkça ifâde ettiler. Müstehâbı da, (Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz’in) kimi zamanlar yaptığı, kimi zamanlar da terk ettiği ameldir, diye ta’rîf ettiler. Sünnet bunun hilâfınadır. Zîrâ, sünnet nâdiren terk edilmekle berâber devamlı yapılmaktır. Önceden de geçmişti ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem kimi zamanlar sarığın ucunu sarkıtır, bazı vakitler de sarkıtmazdı.

 

Mir(ök) Şah’ın Şemâil Şerhi’nde şöyle denilmektedir:

 

“Sünnet’te sahîh rivâyetlerle sâbit olmuştur ki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, sarığın ucunu bazı zamanlar iki omuzu arasında sarkıtır, bazı vakitlerde de sarığı, sarkan ucu olmaksızın giyerdi. Böylece bilindi ki, bunlardan birini yapmak sünnettir.”(Son)

 

Sarkıtmamayı yasaklamaya gelince…

 

Bu, hiçbir hadîs isnâdında gelmedi.

 

Hanbelîlerden olan Şeyh Abdülkadir Ceylî’nin, sarkıtmanın sünnet, bir ucunu çene altına koymamanın da kerâhet olduğunu el-Ğunye kitâbında açıkça ifâde etmesi, bir hüccet değildir. Üstelik, sarkan ucu bulunan sarıklar hakkındaki hadîslerden bir kısmının açık(ma’nâs)ı şudur:  Bu ucu sarkan sarıklar emirler ve benzerlerine hastır. Bu da onların akranlarından ayrılmaları içindir. Belki de bu, mürşîd/manevî rehber olan meşâyıha ve müfîd/halka faydalı âlimlere en münâsib olandır.

 

Mâlikîlerden olan Medhal sâhibinin, azebesiz ve tahniksiz sarık mekrûh bir bid’attır; ikisini yaparsa bu en kâmil olandır; birini yaparsa bununla mekrûhdan çıkmış olur meâlindeki sözü, kusurlu bir sözdür. Çünki, Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in (bazen) sarık sarkıtmamasına rağmen, sarkıtmamanın bid’at olduğu nasıl düşünülebilir; sarkıtmamayı yasaklama bulunmamasına rağmen de nasıl mekrûh sayılabilir. Bununla berâber, Kâmûs sâhibinin zikrettiğinin dışındaki hadîslerde tahnik’den söz edilmemiştir. Bunun böyle olması, tahnîkin O’nun tarafından nâdiren işlendiğini gösterir.

 

Mevâhib sâhibi(Kastalânî)’nin Mâlikîlerden olan Abdu’l-Hak el-Eşbilî’den naklettiği Sarığın sarılmasından sonraki sünneti, ucunun sarkıtılması ve onunla tahnik yapılmasıdır. Sarığın sarkan ucu yoksa ve tahnik yapılmamışsa, bu Mâlikî âlimlerine göre mekrûh olur!.. dediğine, sonra da, “Mekrûhluğun şeklinde ve îzâhında ihtilâf edildi. Denilmiştir ki, sünnete ters düşmesi yüzünden, ve yine denilmiştir ki, şeytânın sarıkları olduğu için” (Kastalânînin sözü bitti) demesine gelince…\[58] İki sebeb bildirmekde de (onları hemen kabûl etmeyip) nazar/iyice bakmak gerekir. Çünki, ikincisi sâbit değildir. Bunu inkâr husûsunda âlimlerden birisi eser yazdı. Birincisine gelince… Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sarkıtmadığına dâir fiili sabittir; o yüzden terk edilmesi Sünnet’e ters olmaz.

 

İbnü Ebî Şerîf şöyle dedi:

 

Burada bir tenbîh vardır; o da, azebe’nin artık Sûfiyyenin efendilerinin ve büyük âlimlerin şiârı hâline geldiğidir. Herhangi bir âlim veya sûfî, başkasına üstünlük taslamak için onların açık şiârlarına bürünürse, bu maksadla ‘azebe edinmekle/sarığının ucunu sarkıtmakla günahkâr olur. O, sarkıtsa da, sarkıtmasa da, (sarkıttığı uç) uzun olsa da olmasa da günâha girer. (İbnü Ebî Şerîf’in sözü bitti.)

 

Bu sözün kısa ifâdesi şudur: Büyüklenme maksadı her bakımdan kınanan bir şeydir. Bu(nun böyle olması) da, bu (büyüklenme) maksadı(nı)n doğduğu sarkıtmanın terk edilmesiyle yapılacak tedâvîyi ortadan kaldırmaz. Bununla berâber onda (sarkıtmakta bazen) gösteriş, duysunlar, kendine verilmeyenle doymuş görünmek, yalan elbisesine bürünmek, yapmadığıyla öğünmek ve benzerleri bulunur. Çoğu memleketlerde âlimlerin ve sâlihlerinin ekserîsinin sarkıtmayı terk edişlerinin hikmeti ve îzâhı belki de budur.

 

Zerkeşî şöyle demiştir:

 

Sâlih olmayan bir kimsenin, sâlih olduğunu zannedip başkasını, kendisine (bir şeyler) vermesi için aldatmak maksadı bulunduğu zaman, sâlih bir kişinin kılığına bürünmesinin haram olması gerekir.

 

İbnü Abdisselâm’ın “fitneden korkmadığı müddetçe salâh elbisesi giymek, salâha zarar verir” sözü de bunu te’yîd etmektedir. İşte bundan dolayıdır ki, içlerinden birisi Ğazâlî olan âlimlerden bir topluluk açıkça şöyle dediler: Her kime, kendisinde var olduğu zannedilen bir sıfâttan dolayı bir şey verilirse, bu verilen şey gizli olmadıkça bunu kabûl etmek o kimseye câiz değildir. (Son)

 

Bütün bunlardan şu netice çıkmaktadır: Sefihler(câhil beyinsizler)den olan ve onun dışında babalarından biri âlimlerden olan kimsenin fakihlerin sarığını takmaya hakları yoktur.

 

İbn-i Hacer şöyle dedi:

 

İki omuz arasında ve sağ taraftan sarık sarkıtmak sâbittir. Birincisi daha iyidir. Çünki hadîsleri daha sahîhdir. Sol taraftan sarkıtılması ise sünnet değildir. İşte bundan dolayı kalb tarafı olduğu, Rabbinden başkasını kalbden boşaltmaya bakarak bunu tercih etmelerinde sûfîlere i’tirâz edildi. İşte bu yüzden sûfîlere kalb tarafı olduğuna ve rabbinden başkasını ondan (kalbden) boşaltmayı kendisine hatırlatmasına bakıp gelen(rivâyet)lere bakmamaları husûsunda i’tirâz edildi. Ancak bu gelen rivâyetlerin onlara ulaşmamış olduğu ile onlar içün özür aranması ayrı bir şeydir.

 

Ben (Aliyyü’l-Kârî) şöyle derim:

Sehâvî’nin naklettiği gibi, Taberânî’nin el-Mu’cemu’l-Kebîr’inde rivâyet ettiğine göre, Ali radıyallâhu anhu hadîsinde Nebîmiz Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem sarığın ucunu sol arka omuzu üzerinde sarkıttığı gelmiştir. Belki de onlar, kendilerine zuhûr eden nükte ve hikmet sebebiyle bu rivâyeti seçtiler. Bununla berâber bu şekil onların çoğu katında bilinen bir şey değildir ve kitâblarında zikredilmemiştir. Öyleyse, mutlak olarak/sınırlama getirmeden  kullanılmış olan sûfîyye ifadesi, bazıları şeklinde anlaşılmalıdır… \[59]

 

Bütün hamdler, sâlih amellerin, ni’metiyle tamamlandığı Allah’a aittir. Risâle(nin şu nüshasının yazılışı) 1125 senesi Cumade’l-Âhira’da son buldu.\[60]

\[1]        Aliyyu’l-Kârî’nin yazma olarak bulduğumuz El-Makâletü’l-‘Azbe Fi’l-‘İmâmeti ve’l-‘Azebe isimli risâlesi, esâsen iyi bir ilmî tahkîk’a muhtâcdır. Bulunacak değişik nüshaların karşılaştırılması, nakillerin sahiblerine nisbet edilip eserlerinden yerlerinin gösterilmesi ve hadîslerinin esaslı bir tahrîci ile hayli bir hizmet beklemektedir. Bizim burada yaptığımız onu basît bir şekilde istifâdeye arz etmekle sarık hakkında ileri geri konuşanların şu sözlerinin kıymeti harbiyelerinin ilmî olarak açıklık kazanmasını kısmen de olsa temin etmektir. Şunu da ilâve edelim ki, basit bir bakışla on civârında rivâyetin nerede olduğunu görüp gösteremeyişimiz, onların sâbit olmamaları ma’nâsına gelmez. Geniş bir tahkîk ile, inanıyorum ki, onların yerleri de inşâellah bulunacaktır.

Sarık mes’elesi, yine Hâfız Sâlihî’nin (Ö:942) Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd isimli tahkîk edilerek neşredilmiş olan büyük ve kıymetli eserinin uzunca bir kısmında (7/428-446) güzel bir şekilde işlenmiştir. Lâkin iki sebeble Şâfiî bir âlim olan Hâfız Sâlihî’nin eserini değil de bir Hanefî bir âlim olan Aliyyü’l-Kârî’nin eserini tercüme edip neşretmeyi dahâ münâsib gördük. Birincisi, elbise giymekle alâkalı ilâve bir takım ma’lûmât dahî vermiş olması, ikincisi böylece okuyucularımızın çoğuna hitâb etmiş olacaktık. Bununla berâber Sâlihî’ninkini de inşâellâh küçük haziflerle neşretmeyi düşünüyoruz.

Aliyyü’l-Kârî, husûsan sarığın fazîletlerine ve ‘azebe’ye dâir getirdiği rivâyetlerin hemen hemen tamâmını, muhtemelen Süyûtî’nin Câmi’-i Kebîr’inin tertîbi olan Kenzü’l-‘Ummâl’den veya el-Hâvîsî’nin şu mevzûyla alâkalı kısmından (1/468) almış ve sıhhat derecelerinin ayrı ayrı olarak zayıf olduğunu, ancak toplamları bakımından kuvvet kazandıklarını ifâde etmiştir. Fazîletler noktasında şunların tamâmı cumhûr nezdinde münâkaşasız bir kifâyet mertebesindedirler. O bakımdan her biri üzerinde ayrı ayrı durmadık; şu gözettiğimizi söylediğimiz hedefimiz noktasında şimdilik sıhhat derecelerini göstermeye lüzûm görmedik. Üstelik bir asır evveline kadar Ümmet’in âlimi ve avâmı ile tamâmının şu hadîsleri telakkî bî’l-kabûlleri de hadîslerin sübûtuna güç katan ayrı bir husûstur. Günümüz ayarı bozuklarına bakılarak yapılacak ayarlamalar ise sapıtmaktan ve saptırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. (Mütercim)

\[2]     Âl-i ‘İmrân:31

\[3]     Mümtehîne:6

\[4]     Hatta nikah gibi bazılarında câiz bile olmaz.

\[5]     Âl-i ‘İmrân:32, 132

\[6]     \[Taberânî Hâkim, İbn- ‘Abbâs radıyallâhu anhümâ’dan, Hâkim, sahîhdir dedi, Zehebî ise bu hükmü reddetti.],Münâvî,et-Teysîr:1/168

\[7]     \[Beyhekî Halid İbnü Ma’dan radıyallâhu anhu’dan mürsel olarak.], Kenzü’l-‘ummâl:15/306

\[8]     \[İbn-i Adiyy ve Beyhekî (Şa’ab’da), Usame İbnü Umeyr radıyallâhu anhu’dan. İbn-i Hacer, zayıfdır; lâkin zayıf bir şâhidi var,  yani onunla kuvvetlenir, dedi], Münâvî, et-Teysîr:1/168

\[9]     \[Bunu İbn-i Vaddâh Halid İbn-i Ma’dan’dan mürsel olarak], Kenzü’l-‘ummâl:15/30

\[10]    \[Deylemî Rükâne radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘ummâl:15/306

\[11]    \[Ebû Davud ve Tirmizî Rükane radıyallâhu anhu’dan.], Tirmizî ve Ebû Dâvudun İsnâdı bir çokları tarafından zayıf bulunduysa da İbn-i Teymiyye’nin de dediği gibi “Ebû Dâvuda göre en az Hasen mertebesindedir.”(İbn-i Teymiyye. İktizâu’s-Sırâtı’l-Müstakîm:86)

\[12]    \[El-Bâverdî Rükane radıyallâhu anh’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/305

\[13]    \[Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs Câbir radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/305:15/306

\[14]    \[Bunu İbn-i Asâkir, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ’dan rivâyet etmiştir.], Kenzü’l-‘Ummâl:15/306

\[15]    \[Bazıları bunu bu şekilde rivâyet ettiler.], Bulunamadı.

\[16]    \[Bazıları bunu bu şekilde rivâyet ettiler.], Bulunamadı.

\[17]    \[Deylemî ‘İmran İbn-i Husayn radıyallâhu anh’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/308

\[18]    \[Huzâî ve Deylemî Aliyyü’l-Murtezâ radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/305

\[19]    \[İbn-i Adiyy Ali radıyallâhu anhu’dan], Kenzü’l-‘Ummâl:15/307

\[20]    Bu lafızla bulunamadı. Benzeri, Ebû’ş-Şeyh’in İbn-i ‘Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyet ettiği hadîsde var. Sâlihî: Sübulü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd:7/448

\[21]    Burada okunamayan ve anlaşılamayan bir kelime ve muhtemel bir eksiklik vardır.

\[22]    A’râf:31           

\[23]             \[Tirmizî Ebû Kebşe el-Enmârî’den. Tirmizî, bu, münker bir hadîsdir, dedi. Bir çokları O’nu zayıf, İbn-i Hibbân, sağlam  buldular.],                 Tühfetü’l-Ahvezî:5/391-392

\[24]    \[Dârekutnî], Bulunamadı

\[25]    \[Müslim, Tirmizî, İbn-i Mes’ûd’dan, Taberânî, Ebû Ümâme’den ve Hâkim İbnü Ömer radıyallâhu anhumâ’dan.], Münâvî, et-Teysîr:1/250

\[26]    Bulunamadı.

\[27]    \[Tirmizî ve Hâkim Abdullah b. Amr b. Âs radıyallâhu anhumâ’dan. Tirmizî, hasendir, dedi]: Münâvî, et-Teysîr:1/271

\[28]    \[Tirmizî ve Hâkim Muâz b. Enes radıyallâhu anhu’dan merfû’ olarak. Hâkim sahîh olduğunu söyledi ve Zehebî O’nu tasdîk etti.], Münâvî, et-Teysîr:2/409

\[29]    Münâvî, et-Teysîr:1/44

\[30]    \[Ebû Abdırrahmân es-Sülemî, Es-Sünnenü’s-Sûfiyye ve Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, ‘Âişe radıyallâhu anha’dan rivâyet etmiştir.], Münâvî, et-Teysîr:1/44 Rivâyetin sıhhati hakkında bir şey görmedik. Mühim de değil.

\[31]    Hadîsin daha sahîh bir yolu, şübhe yok ki Allah, sizin ne sûretlerinize ve ne de mallarınıza bakmaz; lâkin kalblerinize ve amellernize bakar, Lafzıyla olan rivâyettir. (Ahmed, Müslim, İbnü Mâce, Ebû Hureyre’den, et-Teysîr:1/266)

\[32]    \[Mâlik, Muvatta (İmâm Muhammed rivâyeti), Buhârî vd.], Buhârînin ilk hadîsi.

\[33]    Taberânî, el-Kebîr, Sehl b. Sa’d’dan. ‘İrâkî bunu zayıf buldu.], Münâvî, et-Teysîr:2/462

\[34]    Bulunamamıştır.

\[35]    \[Müslim ve Ebû Dâvûd, İbnü Hibbân], Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd:7/431 Buradaki lafız, sanki Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e bakıyorum; başında, bir ucunu sarkıttığı sarık var. Ebû Dâvûd bu rivâyeti, minberin üstünde ilâvesini yaptı. Ya’nî, sanki Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e minberin üzerinde oturmuş haldeyken bakıyorum; başında bir ucunu sarkıttığı sarık var.

\[36]    \[Tirmizî, Şemâil, İbn-i Ömer radıyallâhu anhuma’dan], Cem’u’l-Vesâil:1/206

\[37]    \[Ebû Dâvûd, Abdurrahmân b. Avf radıyallâhu anh’dan], ‘Avnü’l-Ma’bûd:11/130

\[38]    Taberânî el-Evsât’da, şeyhi Mikdam b. Dâvûd’dan, o da zayıf bir râvîdir.

\[39]    \[Taberânî el-Evsât’da. Onda Haccac İbn-i Rişdîn vardır ki, o zayıf bir râvîdir.] ,Mecmâü’z-Zevâid 5/120

\[40]    \[Taberânî el-Evsât, isnâdı hasendir.], Mecma’u’z-Zevâid:5/120

\[41]    \[Taberânî el-Kebîr’de isnadı Ebû Abdisselâm’ın dışında sahîhin şartına göredir ki o da sağlamdır.], Mecma’u’z-Zevâid:5/120

\[42]    \[Taberânî el-Kebîr isnadında Abdullah b. Âmir vardır ki O zayıf biridir.],

\[43]             Bulunamadı.

\[44]    \[Taberânî el-Kebîr, Ebû Ümâme radıyallâhu anh’dan (senedinde metrûk bir râvî vardır.)], Mecma’u’z-Zevâid:5/120

\[45]    \[Taberânî el-Kebîr, isnâdı Hasen’dir.],Süyûtî, el-Hâvî:1/470

\[46]    \[İbn-i Asâkir, ‘Âişe radıyallâhu anhâ’dan], Süyûtî, el-Hâvî:1/470

\[47]    Yedi numaralı hadîsin tekrârı gibi olup farklı bir rivâyet ise bu lafzıyla bulunamadı.

\[48]    Bulunamamıştır.

\[49]    \[İbn-i Ebî Şeybe, Beyhekî ve Tayâlisi rivâyet etti.], Tayâlisî Müsned:23, Beyhakî, (bir parçasını)  Şu’ab: 5/174 H:6253

\[50]    \[Bunu Taberânî (el-Kebîr’de) rivâyet etmiştir. Keza Beyhekî de Ubade radıyallâhu anh’dan rivâyet etmiştir.], Kenzü’l-‘ummâl:15/306

\[51]    \[Bunu Deylemî rivâyet etti.], Bulunamadı.

\[52]    \[Bunu İbnü Şâzan Meşyeha’sında rivâyet etti.], Bulunamadı.

\[53]    Bulunamamıştır.

\[54]    Bulunamamıştır.

\[55]    Âl-i ‘mrân: 125

\[56]    Yani bir rivayetinde arkasından veya sol arkasından sarkıttı şeklinde veya kelimesiyle tereddütle, diğer bir rivayetinde de sol arkasından sarkıttı, şeklinde tereddütsüz olarak rivâyet etti.

\[57]    \[Ebû Dâvûd ve Nesâî ve İbn-i Mâce (sahîh bir isnâd ile. A.K.)], Kenzu’l-‘Ummâl:15/311

\[58]    Muhtemelen Risâle’nin burasında bir cümle eksikliği vardır.

\[59]    Risâlenin sonunda neredeyse tamâmının altıda birini tutacak bir mikdâr uzunlukta İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım hakkında lehde ve aleyhde uzun bir söz vardır ki, mes’elemizle alakası olmadığı düşüncesiyle tercüme edilmesinde lüzûm görülmemiş ve buraya alınmamıştır.

\[60]    Bir takım “yetkililer”in, “sarığın İslamla, dinle alakası yoktur” meâlindeki sözlerini bir ilim adamının ifâdeleri değil de, en azından utanılacak bir siyâsi ve ideolojik tavır olarak anlaşılmalıdır. Şu sözü edilen İslâm ve dîn ile anlatılmak istenen, Allahın gönderdiği İslâm ve dîn ise, sarık, Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in giymesi ve giydirmesi ile İslâm’da kesinlikle vardır. Bu, sahîh, hasen ve zayıf bir çok rivâyetin ortaya koyduğu bir hüküm olduğu gibi, Ümmetin dünden bu güne gelen bir tatbikatıyla da sâbittir.

Uydurma olan veya uydurma olduğu tartışılanları bir yana koyalım. Sarığın fazîletine dâir gelen zayıf yollarla da olsa bir çok rivâyet, Hadîs Usûlü ilmi açısından en azından hasen mertebesinde olup cumhûra göre fıkhen delîl olmaya elverişlidirler. Hasen mertebesine yükselmedikleri ve zayıf kaldıkları farzedilse bile, yine de bunun şu noktada bir zararının olmadığını ilim sâhibleri bilirler. Üstelik bunların Ümmetin Devr-i Seâdet’ten günümüze kadar gelen âlimlerince kabûl edilmeleri bile isnâda ihtiyâc bırakmayacak yeterli bir meşrûiyet ve müstehâblık delîlidir.

Yok, murâdları eğer, çerçevesini işlerine Allah’ı ve Resûlünü karıştırmayanların çizdiği İslâm ve dîn ise, şu dedikleri sarığın İslamla, dinle alakası yoktur sözü doğrudur. Lâkin mü’minlerin şu dîn ile bir işleri yoktur. Onu kim alırsa alsın. Bu kendi bileceği bir iştir. Ancak, lütfen mü’minlerin yakasından düşülsün…

Bu arada belli bir câmia içinde görülmesi sebebiyle (belki de hissîyat mahsûlu olarak) peşin bir hüsn-i zannımız ve i’timâdımız bulunan bir Profesör beyefendinin rastgele şâhid olduğumuz bir radyo proğramında duyduğumuz şaşırtıcı sözleri ilim nâmına cidden kahredici mâhiyetteydi:

 Aslında sarık, baş örtüsü gibi bir şeyle namaz kılınırken, şu örtünün, secdeye gitme esnasında namaz kılana rahatsızlık vermesi sebebiyle uçlarının arkaya bağlanmasıyla ortaya çıkmıştı(!)

Dil diye, lügat diye bir şey vardı.  Şu lügatta ayıb, utanma, hayâ diye bir şeyler yazılıydı. Kimilerince artık bunların hiç biri yok. Artık ayıbdır söylemesi karın ve bağırsak şişliklerini indirircesine konuşulabiliyor. ‘İmâme, azebe, taylesân, bütün bunlar hoşaf… Bunların artık lügatteki, vaz’daki ma’nâları mühim değildi. Şu saygısızlık kime karşı işleniyor bilemiyorum?.. İnsan yerine konulmayan dinleyicilere veya seyircilere mi, geçmiş İslâm âlimlerinin ve Ümmetin hepsine mi,  yoksa Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e mi?!… “Kendilerine mi?” diye sormayacağım; çünki, kendine saygıyı lâyık görmeyenlere biz ne diyebiliriz?…

 

Bu arada sevdiğimiz bir hoca efendinin ben namazlarımı sarıkla kılarım ama sarık hadîsleri zayıftır, demesi hepsinden üzücü… Kim demiş?.. Oysa sarık hadîslerinin bir çoğu, hadîs âlimlerince sahîh, bir çoğu da hasendir. Zayıf olanlar dahî varsa da, bunlar, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, Ashâb’ının ve değişik gazâlarda yardıma gelen meleklerin sarık takması hakkında gelen rivâyetler değil de, sarık takmanın fazîleti hakkında olanlardır. Hâfız Muhaddis Salihî’nin (Ö:942) Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd’ına (7/428-451) bakanlar bu dediğimizi göreceklerdir. Aslında i’timâdı hiçbir şekilde hak etmeyenlerin sözlerine dayanarak ezbere konuşmamak ve başkalarına mikrofon olmamak lâzım…